Kanatları kırılmış bir peri kızı dövmesi var sağ omuzumda, oturmuş ağlıyor...
Ne kadar çok yara aldı, nasıl da hırpalandı... Çok uzun zaman, üst üste, defalarca...
İnsanlara laf anlatmaktan usandım...
Haketmediğimi düşündüm hep yaşananları, yaşatılanları ama hakettim belki de,
çünkü izin verdim hırpalamalarına... Göz göre göre, yaralayacaklarını bile bile kaldım, gitmedim... Cesaret mi? değil.. Cesaretsizlik... Kalabilmem değil, gidememem cesaretsizliktendi, ne kadar da aptalcaymış... 22 yaşındayım daha ne kadar başı değil mi?
50 senelik ömrümde senin yaşadıklarını yaşasam dolu dolu 50 senem geçerdi, sen bunları 22 seneye nasıl, hangi ara sığdırdın da bir de üstesinden geldin diyorlar... Bilmiyorum... Alışınca hiç de katlanmak gibi gelmiyor aslında, hayat zaten öyleymiş gibi hissediyor insan, çektiğin bir şey yok yani, durum zaten hep böyleydi...
Aslında bir anıma bakıyordu herşey, fişi çekebilir, arkamı dönüp gidebilir, "yeter kardeşim!" diye yumruğumu masaya vurup ortalıktan yok olabilirdim.... Yaşadıklarımın hiç birine pişman değilim, bir sürü hayat var gözümün önünde, nerelerden nerelere sürüklenen, aslında olmaması gereken yerlerde olan bir sürü insan... Zamanı geldiğinde hepsini tek tek yazacağım, onlar şimdiden sabırsızlansa da herkes kafamda hikayesi oluşup, oturduğu an burada yerini alacak...
Ne diyordum?
Kalmak da elimdeydi aslında gitmek de... Ama ben hep kaldım, öylece, şapşal gibi kalakaldım her defasında... Hala farklı değil aslında, duruyorum olduğum yerde, saçma sapan şu düzenle, bana biçilmiş, biçilmek istenen, benim için hayal edilen rollerle boğuşmaya çalışıyorum... Kendim seçtim hepsini? Mutlu muyum yaşadıklarımdan? Hayır... Pişman mıyım peki? Ona da hayır... O kadar çok şey öğretti ki o yaşanılanlar, pişman olduğumu söylersem haksızlık etmiş olurum kendime... Ama suçlu muyum diye soracak olursam... Suçluyum kabul, mutsuz olduğum her ortamdan arkamı dönüp gitmeyi beceremedim bir türlü ama artık öğrendim... Yıkık dökük içimde birşeyler, enkaz gibi hissediyorum bazen, istediğim hiç birşey yok aslında, dokunmasalar bana, hiç birşey sormasalar, o lanet telefonlarım çalmasa, kimse bana ulaşamasa, bulamasa beni ve ben bi yerde, belki çok yakın, belki çok uzak ama kimsenin bana ulaşamayacağı bi yerde yorganın altından günlerce çıkmasam...Biraz yalnızlığa, biraz uzaklığa herkesin bazen ihtiyacı oluyor...
Duydum!
Ne mi var?
Nankör müyüm?
Ne?! Deli mi?
Daha ne mi istiyorum? Allahtan belamı mı??!
Belki de olabilir... Buna dair söylentiler var...
Hayatımda ne mi var??
Oooo...bende neler yok ki... Umut...Aşk...Sevinç...Mutluluk...Hiç biri yok?!
Dudak kenarlarımın biri sağda, biri solda, konuşuyorum... Geyik işte, makara... Gülüyor karşımdakiler, gülüyorum... Ne kadar kalender bir insanım ben, dünya benim valla hiç bir derdim yok...
İnanmayı çok isterdim somut birşeylere, birilerine... Gel gör ki yok... Somut birileri, birşeyler... İnsanlar birbirlerinden menfaat beklemeden birbirlerine yaklaşmayı, birbirlerini sevmeyi unutalı ne kadar uzun zaman olmuş, bu muydu o kadar özendiğim o büyümek...
İlkokuldayım, 1.sınıf galiba... Bir de Merthan var, o da 5. sınıfta, aynı servisteyiz, bembeyaz yüzlü pembe pembe yanaklı, güzel gülüşlü, uzun boylu bir çocuk.. O sibel diye bir kıza aşık, ben ona..Bütün yolculuk boyunca evlerimize bırakılana kadar sibel aşağı, sibel yukarı onu dinliyoruz... Birine kızdığı zaman habire tükürüyor ona pislik! Sibel Merthan'ın oturduğu mahalleden bir kız, Merthan arkadaşlarına tükürdüğü için sevmiyor onu, yüz vermiyor hiç...Oh olsun!
Ama çok kızıyorum ben sabah akşam Sibel'i anlatmasına... Bir fikir geliyor aklıma, Dicle diye bir arkadaşım var, diyorum ki;
-Merthan sibel diye bir kızı seviyormuş ya!
-Evet noollmmuş..
-Gel biz buna Sibel'den diyerek bir mektup yazalım aşk mektubu..?! Nasıl?!
Manyak mısın sen be?! diyerek dizime bir tekme atıyor, aynı anda bende ona...
Aptal kız! Kemiğime geldi...Ufff..! Çok acıdı be..!!
Neyse kovalamaç oynucakmışız gidiyorum ben... Yine o murat denilen manyak çocuk kovalıyor beni, bi dövücem bi gün şunu deli mi ne??!!
Ne zaman kovalamaç oynasak tazmanya canavarı gibi peşime düşüyor...!
Bütün ders düşünüyorum ne yazarım, nasıl yazarım diye... Derste roma rakamları öğretiliyor, neyse boşver zaten şunları bi ezberliyemiyorum...
Eve geldim, saat akşamın 8'i... Çalışan anne, babaların çocukları için özel pansiyonlu bir okul burası, sabah 8'den akşam 8'e kadar... Öyle sıkıcı ki...
Eve gelir gelmez Dicle'yi arıyorum,
-Yazıyor muyuz?!
-Öğretmen birşey demesin?
-Öğretmen nereden duyacak aptal!
-İyi yazalım.. Nasıl yazıcaz, ne diycez!!?
Bunlar bizden büyükler ama öyle büyük görüyorum ki ben onları 5. sınıftalar ya... Abi, abla...
Göya sibel yarın Merthan'ı okul çıkışı arabasının içinde bekliyor olacak.. Bak...bak...bak..
Nasıl bir hayalgücüyse...5.sınıfa giden kız, arabasıyla gelip sevgilisini ilkokulun önünde bekleyecek...pes...
Neyse 3 arkadaşız biz, Tülay, Dicle, Ben... En safımız Tülay... Sabah okula geliyoruz, Dicle bir heyecanla okuyor mektubu,
-Süper!! Süper!!
-Hemen bunu Tülay'a verelim o götürsün, başkası yapmaz!
-Ya tülay'da yapmazsa?
-O zaman döveriz onu!
-Tamam, hadi söyleyelim...
2. tenefüs Tülay gidiyor, Merthan'a mektubu veriyor. Tenefüs bitiyor biz derse giriyoruz. Öğretmen beni, dicle'yi ve tülay'ı yanına çağırıyor...
-5.sınıflardan Merthan adlı arkadaşınıza kim verdi bu mektubu?
-Ben verdim öğretmenim (Tülay)
-Neden?
-Duygu ile Dicle istedi öğretmenim...
-Kim yazdı bu mektubu?
-Duygu yazdı öğretmenim (Dicle)
Bende o ana kadar ses yok, şok olmuş durumda bir dicle'ye bir tülay'a bakıyorum... Nasıl da sattılar beni..! Eh ben size gösteririm..!!
-Sen mi yazdın bu mektubu duygu?
-Evet öğretmenim
-Neden?
-İşte?
-Ne demek işte?
-İşte demek
-Peki mektubun üzerinde ki bu adres kimin?
-Hangi adres?
-Bu, Menekşe caddesi, papatya sokak, çiçek apartmanı....
-Bilmiyorum öğretmenim
-Peki bu numara kimin?
-Bilmiyoru...
Elinin tersiyle bir tokat patlıyor ki suratımda, tahtaya çarptım ama az daha sıksaydı tahtayı delip geçebilirdim büyük ihtimal...
Ağlamıyorum.
Geçip yerime oturuyorum.
Servise biniyorum, Merthan geliyor... Kimbilir neler olacak?!
Beni görüyor...
ufff...yanıma geliyor...
Tükürmeye başlıyor pislik! Lama kılıklı şey! Sinirleniyorum ama ne zaman duracak!!
Beslenmemi geçiriyorum kafasına, gidip yerine oturuyor...
Ağlamaya başlıyorum bu sefer, artık yeter!
Servis şöförü elimden tutuyor beni tuvalete götürüyor,
-Evdekiler seni böyle ağlamış görmesin, çok ayıp, kocaman kızsın sen, gir elini yüzünü yıka bekliyorum ben.
- Tamam...
Elimi yüzümü yıkıyorum ama ağlamam durmuyor bir türlü, o sırada tuvalete iki kız geliyor, bir yandan sohbet edip, bir yandan saçlarını düzeltiyor, topluyorlar...
Ah bende bir büyüsemde saçlarımı kendim toplayabilsem....Hem büyürsem o bana vuran öğretmenide, Merthan'ı da dövebilirim!!...
O an bunları düşündüm, dün gibi gözümün önünde o resim, muslukların önünde ki fayanslara oturuyorum, saçlarını toplayıp, kıvırdıkları eteklerini aşağı indirişlerini izlerken...Büyüsem diyorum... Bir an önce büyüsem de kendi saçımı kendim toplasam, zaten nefret ediyorum kafamdaki şu beyaz, fiyonk, kuş yuvası, uzay mekiği karışımı tuhaf tokadan...
Büyüdüm... Artık saçımı istesem bile başkası ne tarıyor...ne topluyor...
Kırıldım...Eksildim... Parçalarımı kaybettim...
Eski cesaretim yok artık, eskiden hoşlandım mı...sevdim mi dan diye çıkar karşısına söylerdim, ister kabul etsin, ister etmesin... Hiç ters bi durumla karşılaşmadım, hatta hep umduğumdan daha iyisi oldu ama artık yapamıyorum... Belki de hep ben yaptığım içindir, şu şeytanın bacağını bu sefer kıracağım ama sanırım uzun süre beklemem gerekecek... Bu sefer de biri bana gelsin...
Ama geriye dönersek Hepsi mi fos çıkar be kardeşim!? Bir insan hiç mi istediğini, aradığını bulamaz? Herkes mi yarı yolda bırakır insanı? Hepsi mi giderken aynı kelimeleri söyler sana... Ne tuhaf...
Valla ben o depresiflerden değilim...değildim..sonradan oldum...
Gerçek birşeylere inanmak istiyorum, kendi gerçeğimi kendim yaratıp sonra ona sarılmak, onunla yaşamak, tek başıma birşeyleri yürütmekten yoruldum...
Sürekli sorgulamaktan usandım...
Öfkeyi, nefreti, kırgınlığı, kızgınlığımızı gösterirken bu kadar cömertiz de iş sevgimizi göstermeye gelince neden bencilleşiyoruz...??! Şöyle delikanlı gibi sevecek, gösterecek, söyleyebilecek biri yok mudur dünya üzerinde?!!
Sevilmeye ölesiye ihtiyacım var.
Ya sevmeye halim? Yok!
Bir dolu sözüm var.
Sözüm ona, kurallarım var.
Hepsi yalan....
Sığınacak bir kucak, benim için çarpan bir kalp tüm ihtiyacım.
Özledim... Çok özledim de... Bulamıyorum neyi özledim...
O kadar uzakta ki her şey, o kadar sinmiyor ki içime, o kadar kopuk ki, neyi özlediğimi bile unuttum...
Bu dünyanın prensiplerinden, tükenmez iştahından, samimiyetsizliğinden, iki yüzlü insanlarından bıktım. Ne kadar çok şey öğrettiniz, ne kadar kötü şeyler gösterdiniz bana daha bu yaşımda... Koskoca kadınlarla bile konuşurken, şaşırıyorlar konuşmalarıma, düşüncelerime, savunduklarıma, karşı çıktıklarıma, fikirlerime... Sadece kimlik yaşımmış 22 olan... öyle söyledi geçenlerde biri.. Gerçek yaşın 35 senin dedi... İstemiyorum ki ben bunu, hoşuma gitmiyor bunu duymak... Eğer şimdiden bunları duyuyorsam ve önümde ( gerçi bilmiyorum tabii yarın bile ölebilirim fakat bir aksilik olmazsa...) yaşayabileceğim minimum 35 sene gibi koskoca bir ömür varsa... Kimbilir daha nelerle karşılaşacağım ve kimbilir daha ne pislikler öğreneceğim!!
Biri beni saklayıp, kanatlarının altına alıp koruyamaz mı?
Bunlarla başetmekten korkuyorum... Yoruldum...
Kalmaktan..Gidememekten... Savaşmaktan yoruldum...Yorulmuştum...
Şimdi ise kalamamaktan yoruldum... Anında gitmek istiyorum...
Zamanında ben kalmıştım...Onlar kalmamıştı... Tüm sahteliklerini, numaralarını, acılarını, kanırtmalarını bana bıraktılar. Hepsi üstüme yapıştı, çıkaramıyorum...
Halbu ki sıcak bir gülümsemeye, gerçek bir 'Seni Seviyorum'a, hissederek el ele tutuşmalara tavdım... Korkarım ben bu sahteliklere az kaldım. Güzel bir yüz ve vücuttan daha fazlasıyım... Anlatamadım... Anlamayın... Artık uğraşmıyorum anlatmak için, uğraşmayacağım...
Kimse isteyerek silmedi gözyaşlarımı. Kimse egosunu okşamak için değil de, özlediği için yana yakıla çalmadı kapımı.
Benim böyle olmamam gerekirdi değil mi?
Benim suçum mu? Evet...
İzin verdim onlara...
Bir telefon yok beklediğim.
Bir ses çıkmıyor duymak istediğim.
SMS'lerle sınırlandırılmış aşklarımız.
Anlık zevklere satılmış duygularımız.
Kim kimi nasıl götürsem diye bakar olmuş...Midem bulanıyor...
Farkında mıyız?
Kovala, kovala, sonra amaçsızca savrul oradan oraya.
Bu muyuz ya?
Bu mu küçükken özendiğim şey?
Bu muydu beni bekleyenler...
Dünya ne kadar iğrençsin...
Kocaman hayallerim vardı.
Yüreğimde bitmeyeceğini sandığım sevgiler... Şimdi o kız kaçıyor her şeyden, herkesten... Aldatılmaktan ve kandırılmaktan yorgunum...
Yıpranmamış duygularımı, saflığımı, korkusuzluğumu özledim.
Herkesi güldürmekten sıkıldım.
Çözüm üretmekten daraldım.
Uzaylı istilasını beklemeye gerek yok; dünyanın sonu zaten gelmiş. Kötülük dört bir yanımızı sarmış, ben kime nasıl güveneyim?
Biri yardım etsin...
Şu omuzumda ki perinin ağlamasını biri durdursun artık çok bunaldım...
Cumartesi
Perşembe
...FAL...
23:30
Bir resim şövalyesi, beyaz bir sayfa... Bir palet, renkler, harflerim, cümlelerim... Bir model... İnsanlar, hikayeleri.... ve bir resim...
Her yerde rastlayabileceğin kadar çok ama yaşayanın kolay kolay anlatamayacağı, o günleri hatırlamak dahi istemeyeceği kadar acı veren, dört duvar arasında yaşanan, gizli, saklı hayatlar var tam dibimizde... Gözümüzün önünde... Her insan bir hikayedir aslında, kendini onun yerine koyman yeter ne kadar acı çektiğini bir nebze olsun anlayabilmek için.... Teşekkür ederim S.K...
-Aslan burcu bir erkek ile konuşman var haberin olsun bak, bak..bak.. aslan kafası bir de erkek var görüyor musun?
-Evet
-Karşısında ki sensin...
-Hadi bakalımmm... Kim bu aslan burcu bir bulsam artık!
-Neden bu kadar mutsuzsun be kızım sen?!
-Aman abla kendin görüp söylüyorsun işte neden mutlu olayım... Ucundan, köşesinden tutabileceğim ne var gözünü seveyim söyle bana!... bi söyle....
-Neler gördüm neler geçirdim, sen şimdi ki yaşadıklarını dert sanıyorsun, dert görmemişsin!! yat, kalk haline şükret insanlar neler yaşıyorlar... Öyle bir kötek lazım ki aslında sana, burnunu boka sokmasan ne kadar güzel gidecek hayatın ama nerde bela var oradan sen çıkıyorsun!!
-Abla yok ya! ne oluyorsa benim kontrolüm dışında oluyor... Valla bak...
-Hadi ordan..!! Eşşek!! Yok yok şöyle sağlam bi dövmek lazım seni gör bak o zaman bi daha...kıymet bilin kıymet....
50 yaşındayım ben...
Güzel bir çocukluk geçirdim, çok fakir bir aile değildik ama aman aman bir zenginliğimizde yoktu, orta halli işte..bildiğin gibi...
Annem, babam gözümüzün içine bakardı... Baba baya tutucu tabi o zamanlarda, hava kararmadan evde olmak zorundayız, öyle zırt pırt dışarı çıkmak, gezmek, tozmak yok, okuldan eve, evden okula...Sıradan bir hayat işte...
Annem dört dörtlük bir ev hanımıdır, üstümüze titrer bir dediğimizi iki etmezdi... Okumamı çok isterdi bilirim de bende pek istek yoktu biliyor musun... Sevmiyordum ben okumayı... Orta okulu da bitirdikten sonra istemedim okumak, bütün gün evde anneme yardım ediyorum, dikiş dikiyor, evi temizliyor, yemek yapıyoruz... Çok kafa kadındır annem, sohbetimiz, muhabbetimiz eksik olmazdı, çok fazla yaş farkı yoktur aramızda 15 yaşında doğurmuş beni, ne kadar genç düşünsene...Çok güzel kadındı zaten... Esmer, minyon, zayıf, beline kadar simsiyah saçları...Yay gibi kaşları vardı bir de kocaman kocaman kendiliğinden sürmeli simsiyah gözleri..Öyle güzel kadındı işte...O italyan kadınlarına benzerdi, asil bir kadındı da hiç hakettiği hayatı yaşayamadı... Hangimiz yaşıyoruz ki?...
Kötü birşey görmedim ailemde hiçbir zaman, ara sıra huzursuzluk olurdu o da babam çok çapkın bir adamdı... Annem de çok kıskanırdı onu, o yüzden arada tartışırlardı, başka da bi sorunumuz yoktu işte...
-Bak anlatayım sana...
15 yaşındayım, arada alışverişe çıkıyoruz, pazara, bakkala... Bir çocuk var mahallede ki kahvenin önünde, sandalyesini ters çevirmiş öyle oturuyor sandalye de, simsiyah deriye benzer mont tarzı birşey var üzerinde, nasıl da yakışıyor bir bilsen...ağzında da habire bir sigara, kağıt oynuyor sürekli... Gözleri kısık kısık bakıyor hep ağzında ki sigaranın dumanından, ben geçiyorum kahvenin önünden ama başımı yerden kaldırmıyorum, yine de görüyorum onu, o da beni... Oradan her geçişimde o kısılmış gözleri, dudaklarının arasında sigarası, kağıtlardan kafasını kaldırmadan, çatık kaşlarının altından bana bakıyor biliyorum..
Kalbim ağzımdan çıkacak nasıl atıyor, bacaklarım titriyor, gülesim geliyor dudaklarımı ısırıyorum, daha hızlı yürümeye başlıyorum... Bir an önce geçsem şurdan da şu tüm organlarımda oluşan tuhaf hisler geçse...ne ki bu böyle..!!
Bir yandan hoşuma gidiyor, bir yandan da nasıl kızıyorum kendime bi bilsen... Sırf gülmeyeceğim diye dudaklarımın içi kanıyor, öyle ısırıyorum... Yoksa sırıtıvericem adamın suratına... Ama bakıyor bana biliyorum, hemde nasıl bakıyor biliyor musun böyle gözleri sanki suratıma yapışmış öyle bakıyor... Kafam yerden kalkmıyor, onun da kağıtlardan kalkmıyor biliyorum ama ikimizde birbirimize bakıyoruz...hissediyorum... Şimdi şuracıkta yere bi yapışıcam rezil kepaze olup bir daha buradan geçemiycem, bir düzgün yürüyebilsem... Ateş bastı her tarafımı, bir de titriyor ki elim ayağım sorma... Gençlik işte...
Neyse, böyle git..gel...git...gel.. Tanışıyoruz zamanla, artık pazar da karşıma çıkıyor, ne işi varsa kahvede kağıt oynayan adamın pazar da... Bakkala gidiyorum, bakkala geliyor...Yanımda duruyor, sigara istiyor... Sigara,kahve, kolonya kokusu karışık kötü bir koku geliyor burnuma para vermek için kolunu uzattığında...
Yok be o kadar da kötü bir koku değil aslında... Hatta bu koku ona yakışıyor...
Böyle böyle o gizli bakışmalarımız apaçık hale geliyor, artık onu gördüğüm zaman selam bile veriyorum, gülümsüyorum...
Babam bir duysa neler olur... Ense kökümden vurur beni kesin ama umurumda değil, ona gülümserken,o bana kısılmış gözleriyle çatık kaşlarının altından bakıp, gülümsemekle gülümsememek arası selam verdiğinde hissettiklerim...
Kalbim...
Midem...
Bacaklarım...
Yanaklarım...
Allahım!! Kendinize gelin!!!
O hissettiklerim varya... Babamın beni ense kökümden vurmasına değerdi...
O zamanlar değer zannediyordum...
Bi gün eve dönüyorum, nerden hatırlamıyorum şimdi, çok zaman geçti... Mahallenin başında yolumu kesiyor, adını söylüyor elini uzatıyor, elimi uzatıyorum...elim titriyor...
Tokalaşıyoruz yarım yamalak... İlerleyen günlerde de ara sıra ben bir yerlere giderken yanımda eşlik ediyor, haftada bir iki kez mektuplar tutuşturuyor elime, ilk başlarda mektuplara cevap yazmıyordum, şimdi yazıyorum... Buluşuyoruz gizli kaçamak...
Sonunda evlenmeye karar verdik, nasıl mutluyum anlatamam, haftaya istemeye gelecekler beni, babama söylemiş annem... Avuçlarım terlemişti annem babama söylediği haberini verene kadar..
Tuhaf... Hiç bir tepki vermemiş babam... Tamam demiş, susmuş... Şaşırmadım desem yalan, bu sessizlik hiç iyi değil....!!!
Bir hafta sonra geliyorlar istemeye, baya gergin bir hava var evde, babamın ağzını bıçak açmıyor, kesin birşeyler olacak...
Nefesim kesiliyor, mideme bir sancı girdi şimdi bayılıcam...
Babam bu evliliğin olmayacağını, beni vermeyeceğini söyledi... Ahmet'in suratı bembeyaz,
benim ki ne renk bilmiyorum ama normal olmadığı kesin...
Babam bütün hafta orası senin, burası benim Ahmet'i araştırmış, soruşturmuş,
Neden baba!! Neden...!!!
Seviyorum ben onu neden!!!???
Lazmış onlar! E olsun bana ne zararları var?!
Hem o da beni seviyor!!
Kumar mı oynuyormuş?!
Evlenince oynamaz ki... Bırakır.. Ben söylerim ona, kırmaz beni bırakır vallahi bırakır babam ne olur yapma!!
Yok... Olmuyor... Ne söylediysem ikna olmuyor... Sevemem ki ben başka kimseyi, ölürüm..
3 gün geçti Ahmet'ten ses yok...
Babam geldi geçenlerde, Kansız Ahmet derlermiş ona kahvede...bunu söyledi...
Desinler... Banane... Yanlış tanıyorlar, öyle biri değil o!!
Bir tokat patladı ki suratımda...
Babama ilk kez bu ses tonuyla cevap verdim...
Babam ilk kez vurdu bana...
5 gün oldu...
Neden bir haber bile yollamıyor...Yok vazgeçmez benden bilirim ama neden hiç ses yok,
evden de çıkamıyorum ki...deliricem bütün gün odamda, pencereye yapıştım desem yeridir, camın kenarında ki macunlarda baya eskimiş...kas katı olmuş dökülüyorlar...
Küçük bi çocuk geldi camın kenarına, ufak bir kağıt parçası bıraktı koşa koşa gitti,
yarın gece herkes uyuduktan sonra pazarın kurulduğu yerde bekleyecekmiş beni, oh sonunda...
Kaçtım...
Son zamanlarda zaten cehennem gibi olmuştu ev, o gece pazar yerinde buluştuk, hemen evlerine götürdü beni, hoca bekliyormuş evde, imam nikahı kıyıldı... Artık evliyiz...
Ona kavuştum ya daha ne isterim artık ben...
Kıbrıs harekatı başlamış, evleneli daha 2 ay olmuştu ki askere aldılar Ahmet'imi...Ağla ağla gözlerim çıkacak yerinden, dayımın yanına geldim, bir süre onlarda kalacağım, babam
"sildim onu, benim öyle kızım yok" demiş... Yüreğim yandı, birşey de diyemedim, biliyorum çok kızgın bana.. Annem perişanmış, gece gündüz ağlıyormuş...
Ah anacığım nasıl özledim bilsen... Bir sarılsam, kokunu içime çeksem... Öyle özledim ki seni, sohbetlerimizi... Anlatacağım o kadar çok şey var ki sana, çok mutluyum ben, çok seviyoruz birbirimizi, keşke sizinde rızanızı alabilseydim de bu mutluluğumu hiç birşey gölgeleyemeseydi... Çok özledim...
Dayım benden haberler götürüyor biliyorum... Barıştırmaya da çalışıyor ama babam inatçıdır, nuh diyor, peygamber demiyormuş... Olsun...
6 ay kadar dayım ve yengemle beraber kaldım, sonra kayınvalidemin yanına geldim şimdi beraber yaşıyoruz, Ahmet'in gelmesine çok az kaldı, öyle çok özledim ki... Sürekli mektuplaşıyoruz, şükür sağlığı iyiymiş, bir tek derdi varmış o da hasret... Beni çok özlemiş, gelir gelmez bir çocuğumuz olsun diyor... Olsun tabii... Benim de onun yokluğundan başka derdim yok ki zaten... Bir de ailem... Ailem... Annem... Babam.. Burnumda tütüyorlar...
Ahmet geldi 1,5 ay oldu hemen işe girdi, bu akşam ona çok güzel bir haberim var, kayınvalideme bile söylemedim, sürpriz olsun... Hamileyim dedim...
Ben hamileyim...Bizim bir çocuğumuz olacak...
Öyle bir zıpladı ki yerinde, çığlık kıyamet öyle bir sarıldı ki bana, kelimelere dökemiyorum...Bu kadar mutluluk fazla, nazar değecek diye ödüm kopuyor... Zor bir hamilelik geçirmedim, kolay da bir doğum oldu... Bir oğlan ki aynı babası, kapkara zeytin gibi gözleri var, minicik..cılız...ama uzun boylu... öyle güzel, öyle güzel ki... Dünya yakışıklısı benim paşa oğlum...
4 ay geçti doğumumun ardından, hamileyim yine... Aslında böyle iyiydi ama neyse kardeş olurlar birbirlerine... Dün dayım geldi, tam da hastaneden gelmiştim, bu sefer ilk kaynanama söyleyecektim hamile olduğumu, geçen sefer Ahmet gelene kadar bekledim de ilk ona söylemedim diye baya surat asmıştı bana, ilk onunla paylaşayım dedim eve geldim ki dayım bizde, al oğlunu gel dedi, nereye diye sorduysam da cevap vermedi, tuttu elimden beni, kucağımda oğlum annemlerin evine götürdü, ayaklarım kilitlendi sanki çıkamıyorum o merdivenleri... Kapıyı çaldı, annem açtı... Yaşlanmış mı ne? Saçlarında beyazlar var annemin... Bebeğimi dayıma veriyorum...
Anneciğim..
Anam...
Annem...
Öyle bir sarıldık ki birbirimize, içine sokacak beni öyle öpüyor saçlarımı, yanaklarımı, ağlıyor bir yandan da... Ağlamamaya çalışsamda yaşlar dökülüyor gözlerimden...
İçeri girdim babam oturuyor bir köşede, yanına gittim, eline sarıldım, ilk önce bi kaçırır gibi olduysa da fazla direnemedi, öptüm elini, dayanamadı sarıldı... Biliyordum özlemiş beni...bende onları hemde çok... Torunlarını veriyorum kucaklarına, ağlaya ağlaya seviyorlar, öpüyorlar, kokluyorlar...
Babam bir süre sonra yüzünde bir memnuniyetsizlik "aynı babası.." diyor..gülümsüyorum...
-Evet babacığım aynı babası... Bende aynı sana benzerim unuttun mu....
Göz göze geliyoruz, gülümser gibi oluyor..Evet evet gülümsedi...gördüm...gülümsedi..!
İlk kendi aileme söylüyorum ikinci kez çocuk beklediğimi, seviniyorlar... Eve gidiyorum kayınvalideme...o da seviniyor... Sonra Ahmet geliyor, ona söylüyorum, o da seviniyor, sarılıyor, öpüyor beni...
Bu sefer biraz daha az sevindi sanki ama bende ilkinden daha normal değil miyim?
Korkuyorum sanırım bu sefer...
Geçinebilecek miyiz?
5 kişi olacağız şu küçücük evde...
Zaten bir bebek var, şimdi daha zor olacak...
Neyse bu doğana kadar oğlum biraz daha büyür...
İkinci çocuğum kız oluyor, o da aynı babasına benziyor... Neden bana hiç benzemiyorlar..?
O kadar da güzel ki... Hiç böyle bir bebek görmemiştim, sanki sürekli muzur muzur gülümsüyor, dalga geçiyor gibi bizimle... Zaman da ne çabuk geçmiş, 4 sene olmuş evleneli 20 yaşıma girdim Ahmet ile resmi nikah kıydık... Hiç bir sorunumuz yok şükür, maddi olarak ara sıra zor dönemler geçiriyoruz, Ahmet ya işte, ya kahve de, şu kahveyi, kumarı bir bıraksa aslında, herşey daha da iyi gidecek yoksa çok seviyorum onu, hem çok da iyi bir baba, öyle güzel oynuyor ki çocuklarıyla, hiç birşeylerini eksik etmiyor, ne kadar kumarı, kahvesi olursa olsun hiç birşeyden mahrum bırakmıyor bizi fakat hissediyorum çok canı sıkılıyor ara sıra... Belli ki parası bitti... Neyse geçer bugünler de ne yapalım... Hep iyi gün yaşayacağız diye evlenemedik ya, atlatırız...
Yine hamileyim...
Öyle de zor zamanlar ki... Asker sıkı yönetim ilan etti, darbe yapıldı, binlerce insan kayıp, ölüyor, öldürülüyor... Ortalık karma karışık... Yemek yerken öyle laf arasında söyledim gebeyim diye... Sevindiler yine ama bu yoklukta...
Neyse sağlıklı olsun da nasıl olsa büyütürüz Allah rızkını verir diyor Ahmet.... Yemeğe devam ediyoruz... Halbuki bu haberi her duyduğumda ilk kez duymuşum gibi bir sevinç kaplıyor içimi, zıplayasım geliyor, kalabalık aileleri seviyorum... Onların bu kayıtsızlıkları bazen çileden çıkarıyor beni...
3.hamileliğim, 5 aylık oldu, bu sefer zor geçiyor, sabahlara kadar kusuyorum, sürekli midem bulanıyor, vücudum, yüzüm lekelenmeye başladı, aslında minyon denebilecek biriyim ama bu sefer çok fazla kilo aldım daha 5 aylık olmasına rağmen tüm kalça ve karın çevrem de çatlaklar var... Moralim bozuluyor, doğurunca belki kendiliğinden geçer, sorun etmemeye çalışıyorum... Yine de ya Ahmet artık beni beğenmezse...
Zaten bir tuhaf bu aralar, pek yaklaşmıyor yanıma, eve çok geç gelmeye başladı, bazen gelmiyor bile, normalde hafta sonu işe gitmediği zamanlar bizimle olurdu, ailecek birşeyler yapardık, şimdi arkadaşlarla balığa gidiyorum diyerek çıkıyor evden, sabaha kadar yine yok.. Geçen gün pazarda arkadaşı ve eşiyle karşılaştık, bu soğukta balık tutmaktan ne anlıyorsunuz dedim laf arasında...Ne balığı, ne tutması yenge dedi... Uzatmadım fazla, karıştırdım heralde diyerek geçiştirdim konuyu ama anladım... Ahmet bana yalan söylüyor... Dün gece de gelmedi eve, bu akşam geldiğinde sordum neredeydin diye gözlerini kaçırdı, kendi sesini kendi bile duymuyor eminim, öyle mırr mırr konuşuyor ki soruma cevap verirken... Yalan söylüyor bana ama öğrenmek istemiyorum gerçeği, canım yanacak biliyorum...
3. çocuğuma hamileyim, iki tane ufacık çocuğum var, işim yok, param yok, gidemem ki bir yere... En iyisi kurcalamamak...
Ahmet'in kuzeni telefon etti bu gece, izmirden arıyor, "kocan burada başka bir kadınla, gel al abla kocanı.." dedi...
Görüntüler bulanıklaşıyor... Nefesim kesiliyor... Telefonda bir ses, konuşuyor ama anlayamıyorum, boğuklaşıyor sesi, bacaklarımın bağı çözüldü sanki, midem de bir kasılma... 15 yaşında o kahvenin önünden geçerken onu gördüğümde ki hisler bunlar... Ne tuhaf... Gecelerdir eve gelmiyordu, aramadığım, sormadığım yer kalmamıştı.. İzmirdeymiş, başka bir kadınla...
Belki benzetmişlerdir, ama yok canım kendi kuzeni de benzerlik olsa ararmı hiç!...
-Yarın sabahtan geleceğim...
-Anneme bırakırım çocukları geleceğim.
-Yok yok sen merak etme beni iyiyim ben,
-İyiyim, yok ağlamıyorum kapat hadi, yarın ararım...
Kapandı mı telefon? Bilmiyorum ki... Hareket edemiyorum... telefonun başında, yerde öylece kalakaldım... Ahmet benden başkasını mı seviyor artık...
Sabahı zor ettim, otobüsteyim, Samsun, İzmir arası ne kadar da uzunmuş, yol bitmek bilmiyor sanki günler geçti... Karnımda bebeğim, titreyerek iniyoruz otobüsten, kuzeni karşılıyor beni, ablam diye bir sarılışı var ki...Ağlamıycam!...
Eve gidiyoruz önce, bütün gece uyumadım, uyuyakalıyorum ister istemez, kalktım baya halsizim birşey yemediğimden olsa gerek, bu şekilde çıkamam karşılarına yemem lazım, güçlü olmam lazım... Biraz daha uyuyorum, sabah kalkıyoruz, her gün onları gördüğü yere götürüyor beni, uzaktan bakmaya başlıyorum...
İşte orada benim Ahmet'im... Samsun'un Kansız Ahmet'i... İlk defa geçiyor bu söz aklımdan, seneler önce babam söylemişti...
Babama ilk bağırışım...
Babamdan ilk tokadım...
Orada işte, nasıl da sarılıyor o kadına... Senelerdir bana böyle şefkatle, sevgiyle sarıldın mı sen...İstemiyorum yanlarına gitmek, tırnaklarım çekiliyor sanki, öyle canım yanıyor, istemiyorum beni görsün... Alıyorum evden eşyalarımı, dönüyorum Samsun'a o akşam...
Daha önceden de biliyordum, farklı farklı pek çok kadın geçti hayatından, hep hissettim ama hiç duymadım, görmedim...Duyurmazdı, görünmezdi etrafta, üzmek istemezdi beni de ama bu sefer ki başka sanırım... Gördüm ya rahatlamışım herhalde, bütün yol uyudum otobüste, eve geldim karnımda 5 aylık bir bebek, beşikte bir bebek, etrafta yeni yeni konuşmayı öğrenen ufak bir çocukla bekliyoruz Ahmet'i her gece, sabahlara kadar...
Bebeğim ağlıyor, ben ağlıyorum...
Ahmet ara sıra geliyor, bir kaç gün kalıyor, hiç birşey sormuyorum, hiç birşey belli etmiyorum... Detaylı bir sürü açıklama yapıyor bana, izmir'de amcasının kahvesi varmış, beraber orayı işletiyorlamış, bir süre daha orada çalışacakmış.. Aslında bizi de çok özlemiş ama mecburmuş... Ahmet yemek yiyor, çocuklarıyla oynuyor...ben onu izliyorum...
Ahmet bana bakıyor, gülümsüyor, ben gülümseyemiyorum...
Ahmet uyuyor, ben yine onu izliyorum...
Ne kadar mutlu, ne kadar sakin, ne kadar rahat... Sanki o değil farklı farklı hayatları yaşayan...Sanki söylediklerinin hepsi kelimesi kelimesine doğru....
Ahmet yaşıyor...Ben yaşamıyorum, ben onu ve onun hayatını izliyorum uzaktan, binbir işkence ile...
Her gün binlerce kez sözler veriyorum kendime...
Her gece "yarın onu da buraları da terk edip, alıp çocuklarımı gideceğim bu evden!!" diyerek yatıyor, her sabah nereye giderim, nasıl giderim, çocuklarım ne olur, para yok, iş yok diyerek uyanıyorum...
Çocuklarımı doyuruyor, onlarla oynuyor...ağlıyorum...onları uyutuyor yine ağlıyorum...
Hayatım cehenneme döndü, ne kalmak istiyorum, ne de gidebiliyorum...
Ah Ahmet... Kansız Ahmet.... Yüreğimi yaktın....
Bebeğim doğdu... Resmen herşeyiyle bana benzeyen bir oğlan... Bende onunla birlikte yeniden doğdum sanki, bundan sonra kendimi tamamen sadece çocuklarıma adayacağım, onlar kendi ayakları üstünde durmaya başladıkları anda da gideceğim...
Ahmet geldi, hastanenin odasından içeri giriyor... 5 aydır çektiğim bu ızdıraptan haberi bile yok, gülümsüyor, alnımdan öpüyor, getirdiği çiçeği vazoya koyuyor... Neden yüzüme bile bakmıyor.... Sanki ben yokum orada... Oğlunu seviyor, sonra tekrar öpüyor beni, çok işleri olduğunu en kısa zaman da tekrar bizi görmeye geleceğini, çok özlediğini söyledi...Gidiyor...
Bundan sonrası hep böyle mi gidecek... Böyle nasıl yaşanır ben bilmiyorum ki... Ne kadar da mutluyduk halbuki...
Çocuklarım büyüyor, onlar büyüdükçe benim o kendi kendime sözünü verdiğim gidiş günü yaklaşıyor... En küçük oğlum doğalı 2 sene oldu...Bugün yine geldi, yemek yedi, banyo yaptı, sırtını keseledim, tuhaf hiç konuşmuyoruz... Sanki 2 senedir bizden, benden ayrı yaşayan, başkasıyla olan o değil... Bunları yaşayan ben değilim sanki, herşey o kadar doğal, o kadar normal....
Çocuklarıyla oynuyor yine, oyuncaklar almış onlara bir sürü, o kadar mutlu ki, görüyorum ara sıra yine bana bakıyor... Bakmıyorum, bakmayacağım! Onun her bakışını hissettiğimde yüreğime birşeyler saplanıyor, dudaklarının arasında sigarası, kısık gözleri, çatık kaşlarının altından bana bakan o delikanlı... Yine aynı bakıyor... 21 yaşındayım... 26 yaşında...
Yaşlandık mı ne?
Kendimi 81 yaşında gibi hissediyorum... Şu 2 sene ömrümden 20 seneyi alıp götürdü sanki...
Yine gidecek...yarın yine gidecek ve yine haftalarca gelmeyecek...
Neden ben değilde bir başkası... Neden başkalarını seçiyor... Bir anlayabilsem...
Gitmedi... Geçen akşam da geldi..Dün akşam da geldi...Bu akşam da geldi....
İşe gitmeyecek misin diye sorduğunda işinin sona erdiğini söyledi... Galiba artık hiç gitmeyecek... O gitmezse belki bende gitmem, hem yine eskisi gibi olabiliriz...Olabilir miyiz?... Geçen gece dokunmak istedi bana, belime sarıldı, bacaklarımı okşadı, kaskatı kesildim... Öyle bir kaskatı kesildim ki tırnaklarım etime geçmiş, uyuyor numarası yaptım, bir kaç kere uyandırmayı denedi baktı ki uyanmıyorum vazgeçti döndü arkasını uyudu... Şükür... Öyle rahatladım ki... Hiç birşey eskisi gibi olmayacak... Yapamıyorum, unutamıyorum...
Seneler nasıl geçti, nasıl zorlu, bu aldatıldığımı ilk görüşüm, ilk duyuşumdu, üstünden tam 22 sene geçmiş, yine zor zamanlarımız oldu, yine onun hayatından farklı farklı hikayeler, insanlar geçti biliyorum ama sustum her zaman ki gibi... Yapacak birşeyim yoktu... Hala yok... 40 yaşındayım o da 45... İyi kötü bugünlere geldik...Geçenlerde yine duydum bir kız varmış hayatında gencecik... Daha 20'sinde bile değil diyorlar, inanmadım Ahmet bu kadarını yapmaz... 2 sene dişini sıksa kendi kızı da o yaşta olacak, yapmaz...
Yapıyormuş... Birlikte olduğu o kız hamileymiş, oturduğumuz apartmanın üst dairesine getirdi kızı, eve yerleştirdi, bundan sonra orada oturacaklarmış... Şu yaşadıklarıma inanasım gelmiyor bazen, nasıl bir aşktı, nasıl büyüktü, nasıl sevdik birbirimizi... 24 senelik evliliğim boyunca yaşadıklarım... Yaşamak zorunda bırakıldıklarım... bırakanlar... hem sizden, hem bunlara katlanabildiğim için kendimden nefret ediyorum bazen...
O kız doğurdu, bütün samsun bizi konuşuyor, kumaların evi diyorlar evimizin önünden geçerken, ah o nasıl bir utanç... bir gidebilsem...bir cesaret edebilsem... kızım nişanlandı, büyük oğlum askerde, kızım evlensin, küçük oğlum da askere gitsin... Bu sefer kesin gidicem!!..
Evin, arabanın her yerinden muskalar, tuhaf şeyler çıkmaya başladı, kumam olarak adlandırdıkları o kadın büyü yapıp duruyormuş bize... Ahmet eve girmez oldu, geçen gün ayak seslerini, eve geldiğini duydum sonra sesler birden kesildi, kapının önünde duyuyorum ama anahtarla açıp da içeri girmiyor, açtım kapıyı
"neden içeri girmiyorsun?" dedim,
"ayaklarım beni eve sokmuyor..!" dedi
sonradan çocuklar ayakkabılarıyla bastıklarında çamur olmasın diye kapının önüne yaydığım o muşambayı kaldırdığımda altından tuhaf kokulu, kırmızı bir su çıktı... Neyin, kimin kanıysa... Pislikler!!! Yine o orospunun işidir, geldiği yetmedi bir de bela oldu başımıza, daha kimbilir neler yapıyordur...
Dün de arabadayız cüzdanım düştü koltuğun altına, alayım diye elimi uzattım birşeyler battı elime, cüzdanla beraber çektim onlarıda, bir sürü muskalar çıktı...
Neden bu nefret...Neden bu kin... Birşey yapmıyorum ki ben onlara, kendi hallerine bıraktım işte, umurumda bile değil, herkese kulaklarımı tıkadım biraz daha bekliyorum...Yine de korkmuyor değilim, bu büyülerden başımıza birşey gelmezse iyidir, dün gece Ahmet onu bir güzel dövdü duydum, döve döve kapının önüne attı, yastığının altında da muskalar mı bulmuş ne...
Oh! İyi oldu....
O kızı Ahmet'ime sevgili yapan kadın, kızın öz ablası... Ahmet ile de çalıştığı yerden arkadaşlarmış, bir beddua etmiştim ona, evi barkı dağılsın.. Kocası hapislerden çıkamasın diye...
Bu akşam komşular geldiler oturmaya, kadının kocası kumar borcundan delirecek hale gelmiş, annesinden bileziklerini istemiş annesi vermemiş, boğazını kesmiş annesinin 3 tane bilezik için...Şimdi hapiste...Kadın da boşamış kocasını...
Allah kimsenin başına vermesin... Üzülmedim, onlara müstehak ama yine de korkunç...
Bu günler geçecek biliyorum, çok az kaldı, çok az...
Kızım evlendi, büyük oğlum askere gitti...geldi... Küçük oğlum da gidip geldi...
Ben mi?
İstanbul'dayım... Verdiğim sözü tuttum, kızım da buraya geldi evlenip... Beraber yaşıyoruz, kızım, damadım, torunum, ben... İlk geldiğim zaman bir yerde bulaşıkçılık yaptım, taaa eskilerden iyi fal bakardım, anneannem öğretmişti, hislerim kuvvetlidir, şimdi bir cafe de fal bakıyorum gelen gençlere...
Yeni gençliği anlamak zor... O kadar zor bir hayat yaşadım, asla katlanmayacağım şeylere katlanmak zorunda kaldım ki, şimdi iki günlük adamlar için gelip ağlıyorlar, dert yanıyorlar ya, inan şaşırıyorum, en güzel günleri haberleri yok...
Benim yaşadıklarımı yaşamamak, bunlara katlanmak zorunda kalmak istemiyorsan okuyacaksın, güçlü olacaksın, kendi ayakların üzerinde duracaksın kızım... Ben cahildim, sizin elinizde imkanlarınız var, bırakın onu bunu, üç-beş günlük adamları da hayatınızı elinize alın... Siz kendi hayatınızı kendi elinize almazsanız biri sizin hayatınızı eline alır, ömrünüzün 30-40 senesini çürütür, sizde uzaktan izlersiniz... Kimselere muhtaç olmayın...
Ahmet mi?
Perişan... Ama ben ona söyledim giderken, bana geldiğinde kıçında bir mavi don vardı, yine o donla kalıcaksın ortada dedim... Bana yaptıklarından dolay bütün herkes yüz çevirmiş ona, adamlığını, ismini, kariyerini, insanların sevgisini...Herşeyini kaybetti... Beter olsun...
Ben yine söylemiştim ona "bir gün attığın bu kazıkların hesabı sorulur KANSIZ AHMET... Ödeşiriz elbet demiştim..."
Şimdi diyormuş oğullarıma, annenize söyleyin gelsin, isterse herşeyi, herkesi bırakırım diye...
Ama gitmem... Beni hala seviyor biliyorum ama gitmem...
Çok çektim... Çok çektirdi...
-Öööf! amma konuşturdun! hadi ver şurdan 5 tane kağıt
-Evlilik var sana... Birleşme var bak.....
-Ağlama...
-Ağlayayım bırak, sen 3-5 aya ağlıyordun ben 30 seneme... O bitmez sandığım aşka... Dağılan yuvama, geçmişime, mahvettikleri geleceğime ağlamayayım mı... Ne yapsaydım daha farklı olurdu bilmiyorum ama hayat zor...hayat çok zor...
At, savur at sevdayı bir yere fırlat,
Bitti sayıp acıyı kaldır öyle yat...
Sor, herkese sor acılar unutuluyor,
Ağlayınca gözlerinden silinmiyor....
Bırakırım zamanı öyle biraz da,
Sen olmadan da yine geçer nasılsa,
Hatırla bunları sakın unutma,
Diyordun ama o zaman gülüyordun,
Yanımdaydın, canımdaydın
Şimdi nasıl geçer bu ömür...?
Susma söyle nasıl yaşar böyle insan!
Susma konuş, hadi anlat büyük insan!
Söyle bir aşk mı çare olurdu zaman mı böyle?
kaldırıp atardık ya sevdayı....
Susma söyle nasıl yapar bunu insan?
Susma nasıldı anlat hadi ayrılırsam!
Söyle hayat mı çare bulurdu kendin mi?
büyük aşklar böyle mi biterdi...........
04:57
Bir resim şövalyesi, beyaz bir sayfa... Bir palet, renkler, harflerim, cümlelerim... Bir model... İnsanlar, hikayeleri.... ve bir resim...
Her yerde rastlayabileceğin kadar çok ama yaşayanın kolay kolay anlatamayacağı, o günleri hatırlamak dahi istemeyeceği kadar acı veren, dört duvar arasında yaşanan, gizli, saklı hayatlar var tam dibimizde... Gözümüzün önünde... Her insan bir hikayedir aslında, kendini onun yerine koyman yeter ne kadar acı çektiğini bir nebze olsun anlayabilmek için.... Teşekkür ederim S.K...
-Aslan burcu bir erkek ile konuşman var haberin olsun bak, bak..bak.. aslan kafası bir de erkek var görüyor musun?
-Evet
-Karşısında ki sensin...
-Hadi bakalımmm... Kim bu aslan burcu bir bulsam artık!
-Neden bu kadar mutsuzsun be kızım sen?!
-Aman abla kendin görüp söylüyorsun işte neden mutlu olayım... Ucundan, köşesinden tutabileceğim ne var gözünü seveyim söyle bana!... bi söyle....
-Neler gördüm neler geçirdim, sen şimdi ki yaşadıklarını dert sanıyorsun, dert görmemişsin!! yat, kalk haline şükret insanlar neler yaşıyorlar... Öyle bir kötek lazım ki aslında sana, burnunu boka sokmasan ne kadar güzel gidecek hayatın ama nerde bela var oradan sen çıkıyorsun!!
-Abla yok ya! ne oluyorsa benim kontrolüm dışında oluyor... Valla bak...
-Hadi ordan..!! Eşşek!! Yok yok şöyle sağlam bi dövmek lazım seni gör bak o zaman bi daha...kıymet bilin kıymet....
50 yaşındayım ben...
Güzel bir çocukluk geçirdim, çok fakir bir aile değildik ama aman aman bir zenginliğimizde yoktu, orta halli işte..bildiğin gibi...
Annem, babam gözümüzün içine bakardı... Baba baya tutucu tabi o zamanlarda, hava kararmadan evde olmak zorundayız, öyle zırt pırt dışarı çıkmak, gezmek, tozmak yok, okuldan eve, evden okula...Sıradan bir hayat işte...
Annem dört dörtlük bir ev hanımıdır, üstümüze titrer bir dediğimizi iki etmezdi... Okumamı çok isterdi bilirim de bende pek istek yoktu biliyor musun... Sevmiyordum ben okumayı... Orta okulu da bitirdikten sonra istemedim okumak, bütün gün evde anneme yardım ediyorum, dikiş dikiyor, evi temizliyor, yemek yapıyoruz... Çok kafa kadındır annem, sohbetimiz, muhabbetimiz eksik olmazdı, çok fazla yaş farkı yoktur aramızda 15 yaşında doğurmuş beni, ne kadar genç düşünsene...Çok güzel kadındı zaten... Esmer, minyon, zayıf, beline kadar simsiyah saçları...Yay gibi kaşları vardı bir de kocaman kocaman kendiliğinden sürmeli simsiyah gözleri..Öyle güzel kadındı işte...O italyan kadınlarına benzerdi, asil bir kadındı da hiç hakettiği hayatı yaşayamadı... Hangimiz yaşıyoruz ki?...
Kötü birşey görmedim ailemde hiçbir zaman, ara sıra huzursuzluk olurdu o da babam çok çapkın bir adamdı... Annem de çok kıskanırdı onu, o yüzden arada tartışırlardı, başka da bi sorunumuz yoktu işte...
-Bak anlatayım sana...
15 yaşındayım, arada alışverişe çıkıyoruz, pazara, bakkala... Bir çocuk var mahallede ki kahvenin önünde, sandalyesini ters çevirmiş öyle oturuyor sandalye de, simsiyah deriye benzer mont tarzı birşey var üzerinde, nasıl da yakışıyor bir bilsen...ağzında da habire bir sigara, kağıt oynuyor sürekli... Gözleri kısık kısık bakıyor hep ağzında ki sigaranın dumanından, ben geçiyorum kahvenin önünden ama başımı yerden kaldırmıyorum, yine de görüyorum onu, o da beni... Oradan her geçişimde o kısılmış gözleri, dudaklarının arasında sigarası, kağıtlardan kafasını kaldırmadan, çatık kaşlarının altından bana bakıyor biliyorum..
Kalbim ağzımdan çıkacak nasıl atıyor, bacaklarım titriyor, gülesim geliyor dudaklarımı ısırıyorum, daha hızlı yürümeye başlıyorum... Bir an önce geçsem şurdan da şu tüm organlarımda oluşan tuhaf hisler geçse...ne ki bu böyle..!!
Bir yandan hoşuma gidiyor, bir yandan da nasıl kızıyorum kendime bi bilsen... Sırf gülmeyeceğim diye dudaklarımın içi kanıyor, öyle ısırıyorum... Yoksa sırıtıvericem adamın suratına... Ama bakıyor bana biliyorum, hemde nasıl bakıyor biliyor musun böyle gözleri sanki suratıma yapışmış öyle bakıyor... Kafam yerden kalkmıyor, onun da kağıtlardan kalkmıyor biliyorum ama ikimizde birbirimize bakıyoruz...hissediyorum... Şimdi şuracıkta yere bi yapışıcam rezil kepaze olup bir daha buradan geçemiycem, bir düzgün yürüyebilsem... Ateş bastı her tarafımı, bir de titriyor ki elim ayağım sorma... Gençlik işte...
Neyse, böyle git..gel...git...gel.. Tanışıyoruz zamanla, artık pazar da karşıma çıkıyor, ne işi varsa kahvede kağıt oynayan adamın pazar da... Bakkala gidiyorum, bakkala geliyor...Yanımda duruyor, sigara istiyor... Sigara,kahve, kolonya kokusu karışık kötü bir koku geliyor burnuma para vermek için kolunu uzattığında...
Yok be o kadar da kötü bir koku değil aslında... Hatta bu koku ona yakışıyor...
Böyle böyle o gizli bakışmalarımız apaçık hale geliyor, artık onu gördüğüm zaman selam bile veriyorum, gülümsüyorum...
Babam bir duysa neler olur... Ense kökümden vurur beni kesin ama umurumda değil, ona gülümserken,o bana kısılmış gözleriyle çatık kaşlarının altından bakıp, gülümsemekle gülümsememek arası selam verdiğinde hissettiklerim...
Kalbim...
Midem...
Bacaklarım...
Yanaklarım...
Allahım!! Kendinize gelin!!!
O hissettiklerim varya... Babamın beni ense kökümden vurmasına değerdi...
O zamanlar değer zannediyordum...
Bi gün eve dönüyorum, nerden hatırlamıyorum şimdi, çok zaman geçti... Mahallenin başında yolumu kesiyor, adını söylüyor elini uzatıyor, elimi uzatıyorum...elim titriyor...
Tokalaşıyoruz yarım yamalak... İlerleyen günlerde de ara sıra ben bir yerlere giderken yanımda eşlik ediyor, haftada bir iki kez mektuplar tutuşturuyor elime, ilk başlarda mektuplara cevap yazmıyordum, şimdi yazıyorum... Buluşuyoruz gizli kaçamak...
Sonunda evlenmeye karar verdik, nasıl mutluyum anlatamam, haftaya istemeye gelecekler beni, babama söylemiş annem... Avuçlarım terlemişti annem babama söylediği haberini verene kadar..
Tuhaf... Hiç bir tepki vermemiş babam... Tamam demiş, susmuş... Şaşırmadım desem yalan, bu sessizlik hiç iyi değil....!!!
Bir hafta sonra geliyorlar istemeye, baya gergin bir hava var evde, babamın ağzını bıçak açmıyor, kesin birşeyler olacak...
Nefesim kesiliyor, mideme bir sancı girdi şimdi bayılıcam...
Babam bu evliliğin olmayacağını, beni vermeyeceğini söyledi... Ahmet'in suratı bembeyaz,
benim ki ne renk bilmiyorum ama normal olmadığı kesin...
Babam bütün hafta orası senin, burası benim Ahmet'i araştırmış, soruşturmuş,
Neden baba!! Neden...!!!
Seviyorum ben onu neden!!!???
Lazmış onlar! E olsun bana ne zararları var?!
Hem o da beni seviyor!!
Kumar mı oynuyormuş?!
Evlenince oynamaz ki... Bırakır.. Ben söylerim ona, kırmaz beni bırakır vallahi bırakır babam ne olur yapma!!
Yok... Olmuyor... Ne söylediysem ikna olmuyor... Sevemem ki ben başka kimseyi, ölürüm..
3 gün geçti Ahmet'ten ses yok...
Babam geldi geçenlerde, Kansız Ahmet derlermiş ona kahvede...bunu söyledi...
Desinler... Banane... Yanlış tanıyorlar, öyle biri değil o!!
Bir tokat patladı ki suratımda...
Babama ilk kez bu ses tonuyla cevap verdim...
Babam ilk kez vurdu bana...
5 gün oldu...
Neden bir haber bile yollamıyor...Yok vazgeçmez benden bilirim ama neden hiç ses yok,
evden de çıkamıyorum ki...deliricem bütün gün odamda, pencereye yapıştım desem yeridir, camın kenarında ki macunlarda baya eskimiş...kas katı olmuş dökülüyorlar...
Küçük bi çocuk geldi camın kenarına, ufak bir kağıt parçası bıraktı koşa koşa gitti,
yarın gece herkes uyuduktan sonra pazarın kurulduğu yerde bekleyecekmiş beni, oh sonunda...
Kaçtım...
Son zamanlarda zaten cehennem gibi olmuştu ev, o gece pazar yerinde buluştuk, hemen evlerine götürdü beni, hoca bekliyormuş evde, imam nikahı kıyıldı... Artık evliyiz...
Ona kavuştum ya daha ne isterim artık ben...
Kıbrıs harekatı başlamış, evleneli daha 2 ay olmuştu ki askere aldılar Ahmet'imi...Ağla ağla gözlerim çıkacak yerinden, dayımın yanına geldim, bir süre onlarda kalacağım, babam
"sildim onu, benim öyle kızım yok" demiş... Yüreğim yandı, birşey de diyemedim, biliyorum çok kızgın bana.. Annem perişanmış, gece gündüz ağlıyormuş...
Ah anacığım nasıl özledim bilsen... Bir sarılsam, kokunu içime çeksem... Öyle özledim ki seni, sohbetlerimizi... Anlatacağım o kadar çok şey var ki sana, çok mutluyum ben, çok seviyoruz birbirimizi, keşke sizinde rızanızı alabilseydim de bu mutluluğumu hiç birşey gölgeleyemeseydi... Çok özledim...
Dayım benden haberler götürüyor biliyorum... Barıştırmaya da çalışıyor ama babam inatçıdır, nuh diyor, peygamber demiyormuş... Olsun...
6 ay kadar dayım ve yengemle beraber kaldım, sonra kayınvalidemin yanına geldim şimdi beraber yaşıyoruz, Ahmet'in gelmesine çok az kaldı, öyle çok özledim ki... Sürekli mektuplaşıyoruz, şükür sağlığı iyiymiş, bir tek derdi varmış o da hasret... Beni çok özlemiş, gelir gelmez bir çocuğumuz olsun diyor... Olsun tabii... Benim de onun yokluğundan başka derdim yok ki zaten... Bir de ailem... Ailem... Annem... Babam.. Burnumda tütüyorlar...
Ahmet geldi 1,5 ay oldu hemen işe girdi, bu akşam ona çok güzel bir haberim var, kayınvalideme bile söylemedim, sürpriz olsun... Hamileyim dedim...
Ben hamileyim...Bizim bir çocuğumuz olacak...
Öyle bir zıpladı ki yerinde, çığlık kıyamet öyle bir sarıldı ki bana, kelimelere dökemiyorum...Bu kadar mutluluk fazla, nazar değecek diye ödüm kopuyor... Zor bir hamilelik geçirmedim, kolay da bir doğum oldu... Bir oğlan ki aynı babası, kapkara zeytin gibi gözleri var, minicik..cılız...ama uzun boylu... öyle güzel, öyle güzel ki... Dünya yakışıklısı benim paşa oğlum...
4 ay geçti doğumumun ardından, hamileyim yine... Aslında böyle iyiydi ama neyse kardeş olurlar birbirlerine... Dün dayım geldi, tam da hastaneden gelmiştim, bu sefer ilk kaynanama söyleyecektim hamile olduğumu, geçen sefer Ahmet gelene kadar bekledim de ilk ona söylemedim diye baya surat asmıştı bana, ilk onunla paylaşayım dedim eve geldim ki dayım bizde, al oğlunu gel dedi, nereye diye sorduysam da cevap vermedi, tuttu elimden beni, kucağımda oğlum annemlerin evine götürdü, ayaklarım kilitlendi sanki çıkamıyorum o merdivenleri... Kapıyı çaldı, annem açtı... Yaşlanmış mı ne? Saçlarında beyazlar var annemin... Bebeğimi dayıma veriyorum...
Anneciğim..
Anam...
Annem...
Öyle bir sarıldık ki birbirimize, içine sokacak beni öyle öpüyor saçlarımı, yanaklarımı, ağlıyor bir yandan da... Ağlamamaya çalışsamda yaşlar dökülüyor gözlerimden...
İçeri girdim babam oturuyor bir köşede, yanına gittim, eline sarıldım, ilk önce bi kaçırır gibi olduysa da fazla direnemedi, öptüm elini, dayanamadı sarıldı... Biliyordum özlemiş beni...bende onları hemde çok... Torunlarını veriyorum kucaklarına, ağlaya ağlaya seviyorlar, öpüyorlar, kokluyorlar...
Babam bir süre sonra yüzünde bir memnuniyetsizlik "aynı babası.." diyor..gülümsüyorum...
-Evet babacığım aynı babası... Bende aynı sana benzerim unuttun mu....
Göz göze geliyoruz, gülümser gibi oluyor..Evet evet gülümsedi...gördüm...gülümsedi..!
İlk kendi aileme söylüyorum ikinci kez çocuk beklediğimi, seviniyorlar... Eve gidiyorum kayınvalideme...o da seviniyor... Sonra Ahmet geliyor, ona söylüyorum, o da seviniyor, sarılıyor, öpüyor beni...
Bu sefer biraz daha az sevindi sanki ama bende ilkinden daha normal değil miyim?
Korkuyorum sanırım bu sefer...
Geçinebilecek miyiz?
5 kişi olacağız şu küçücük evde...
Zaten bir bebek var, şimdi daha zor olacak...
Neyse bu doğana kadar oğlum biraz daha büyür...
İkinci çocuğum kız oluyor, o da aynı babasına benziyor... Neden bana hiç benzemiyorlar..?
O kadar da güzel ki... Hiç böyle bir bebek görmemiştim, sanki sürekli muzur muzur gülümsüyor, dalga geçiyor gibi bizimle... Zaman da ne çabuk geçmiş, 4 sene olmuş evleneli 20 yaşıma girdim Ahmet ile resmi nikah kıydık... Hiç bir sorunumuz yok şükür, maddi olarak ara sıra zor dönemler geçiriyoruz, Ahmet ya işte, ya kahve de, şu kahveyi, kumarı bir bıraksa aslında, herşey daha da iyi gidecek yoksa çok seviyorum onu, hem çok da iyi bir baba, öyle güzel oynuyor ki çocuklarıyla, hiç birşeylerini eksik etmiyor, ne kadar kumarı, kahvesi olursa olsun hiç birşeyden mahrum bırakmıyor bizi fakat hissediyorum çok canı sıkılıyor ara sıra... Belli ki parası bitti... Neyse geçer bugünler de ne yapalım... Hep iyi gün yaşayacağız diye evlenemedik ya, atlatırız...
Yine hamileyim...
Öyle de zor zamanlar ki... Asker sıkı yönetim ilan etti, darbe yapıldı, binlerce insan kayıp, ölüyor, öldürülüyor... Ortalık karma karışık... Yemek yerken öyle laf arasında söyledim gebeyim diye... Sevindiler yine ama bu yoklukta...
Neyse sağlıklı olsun da nasıl olsa büyütürüz Allah rızkını verir diyor Ahmet.... Yemeğe devam ediyoruz... Halbuki bu haberi her duyduğumda ilk kez duymuşum gibi bir sevinç kaplıyor içimi, zıplayasım geliyor, kalabalık aileleri seviyorum... Onların bu kayıtsızlıkları bazen çileden çıkarıyor beni...
3.hamileliğim, 5 aylık oldu, bu sefer zor geçiyor, sabahlara kadar kusuyorum, sürekli midem bulanıyor, vücudum, yüzüm lekelenmeye başladı, aslında minyon denebilecek biriyim ama bu sefer çok fazla kilo aldım daha 5 aylık olmasına rağmen tüm kalça ve karın çevrem de çatlaklar var... Moralim bozuluyor, doğurunca belki kendiliğinden geçer, sorun etmemeye çalışıyorum... Yine de ya Ahmet artık beni beğenmezse...
Zaten bir tuhaf bu aralar, pek yaklaşmıyor yanıma, eve çok geç gelmeye başladı, bazen gelmiyor bile, normalde hafta sonu işe gitmediği zamanlar bizimle olurdu, ailecek birşeyler yapardık, şimdi arkadaşlarla balığa gidiyorum diyerek çıkıyor evden, sabaha kadar yine yok.. Geçen gün pazarda arkadaşı ve eşiyle karşılaştık, bu soğukta balık tutmaktan ne anlıyorsunuz dedim laf arasında...Ne balığı, ne tutması yenge dedi... Uzatmadım fazla, karıştırdım heralde diyerek geçiştirdim konuyu ama anladım... Ahmet bana yalan söylüyor... Dün gece de gelmedi eve, bu akşam geldiğinde sordum neredeydin diye gözlerini kaçırdı, kendi sesini kendi bile duymuyor eminim, öyle mırr mırr konuşuyor ki soruma cevap verirken... Yalan söylüyor bana ama öğrenmek istemiyorum gerçeği, canım yanacak biliyorum...
3. çocuğuma hamileyim, iki tane ufacık çocuğum var, işim yok, param yok, gidemem ki bir yere... En iyisi kurcalamamak...
Ahmet'in kuzeni telefon etti bu gece, izmirden arıyor, "kocan burada başka bir kadınla, gel al abla kocanı.." dedi...
Görüntüler bulanıklaşıyor... Nefesim kesiliyor... Telefonda bir ses, konuşuyor ama anlayamıyorum, boğuklaşıyor sesi, bacaklarımın bağı çözüldü sanki, midem de bir kasılma... 15 yaşında o kahvenin önünden geçerken onu gördüğümde ki hisler bunlar... Ne tuhaf... Gecelerdir eve gelmiyordu, aramadığım, sormadığım yer kalmamıştı.. İzmirdeymiş, başka bir kadınla...
Belki benzetmişlerdir, ama yok canım kendi kuzeni de benzerlik olsa ararmı hiç!...
-Yarın sabahtan geleceğim...
-Anneme bırakırım çocukları geleceğim.
-Yok yok sen merak etme beni iyiyim ben,
-İyiyim, yok ağlamıyorum kapat hadi, yarın ararım...
Kapandı mı telefon? Bilmiyorum ki... Hareket edemiyorum... telefonun başında, yerde öylece kalakaldım... Ahmet benden başkasını mı seviyor artık...
Sabahı zor ettim, otobüsteyim, Samsun, İzmir arası ne kadar da uzunmuş, yol bitmek bilmiyor sanki günler geçti... Karnımda bebeğim, titreyerek iniyoruz otobüsten, kuzeni karşılıyor beni, ablam diye bir sarılışı var ki...Ağlamıycam!...
Eve gidiyoruz önce, bütün gece uyumadım, uyuyakalıyorum ister istemez, kalktım baya halsizim birşey yemediğimden olsa gerek, bu şekilde çıkamam karşılarına yemem lazım, güçlü olmam lazım... Biraz daha uyuyorum, sabah kalkıyoruz, her gün onları gördüğü yere götürüyor beni, uzaktan bakmaya başlıyorum...
İşte orada benim Ahmet'im... Samsun'un Kansız Ahmet'i... İlk defa geçiyor bu söz aklımdan, seneler önce babam söylemişti...
Babama ilk bağırışım...
Babamdan ilk tokadım...
Orada işte, nasıl da sarılıyor o kadına... Senelerdir bana böyle şefkatle, sevgiyle sarıldın mı sen...İstemiyorum yanlarına gitmek, tırnaklarım çekiliyor sanki, öyle canım yanıyor, istemiyorum beni görsün... Alıyorum evden eşyalarımı, dönüyorum Samsun'a o akşam...
Daha önceden de biliyordum, farklı farklı pek çok kadın geçti hayatından, hep hissettim ama hiç duymadım, görmedim...Duyurmazdı, görünmezdi etrafta, üzmek istemezdi beni de ama bu sefer ki başka sanırım... Gördüm ya rahatlamışım herhalde, bütün yol uyudum otobüste, eve geldim karnımda 5 aylık bir bebek, beşikte bir bebek, etrafta yeni yeni konuşmayı öğrenen ufak bir çocukla bekliyoruz Ahmet'i her gece, sabahlara kadar...
Bebeğim ağlıyor, ben ağlıyorum...
Ahmet ara sıra geliyor, bir kaç gün kalıyor, hiç birşey sormuyorum, hiç birşey belli etmiyorum... Detaylı bir sürü açıklama yapıyor bana, izmir'de amcasının kahvesi varmış, beraber orayı işletiyorlamış, bir süre daha orada çalışacakmış.. Aslında bizi de çok özlemiş ama mecburmuş... Ahmet yemek yiyor, çocuklarıyla oynuyor...ben onu izliyorum...
Ahmet bana bakıyor, gülümsüyor, ben gülümseyemiyorum...
Ahmet uyuyor, ben yine onu izliyorum...
Ne kadar mutlu, ne kadar sakin, ne kadar rahat... Sanki o değil farklı farklı hayatları yaşayan...Sanki söylediklerinin hepsi kelimesi kelimesine doğru....
Ahmet yaşıyor...Ben yaşamıyorum, ben onu ve onun hayatını izliyorum uzaktan, binbir işkence ile...
Her gün binlerce kez sözler veriyorum kendime...
Her gece "yarın onu da buraları da terk edip, alıp çocuklarımı gideceğim bu evden!!" diyerek yatıyor, her sabah nereye giderim, nasıl giderim, çocuklarım ne olur, para yok, iş yok diyerek uyanıyorum...
Çocuklarımı doyuruyor, onlarla oynuyor...ağlıyorum...onları uyutuyor yine ağlıyorum...
Hayatım cehenneme döndü, ne kalmak istiyorum, ne de gidebiliyorum...
Ah Ahmet... Kansız Ahmet.... Yüreğimi yaktın....
Bebeğim doğdu... Resmen herşeyiyle bana benzeyen bir oğlan... Bende onunla birlikte yeniden doğdum sanki, bundan sonra kendimi tamamen sadece çocuklarıma adayacağım, onlar kendi ayakları üstünde durmaya başladıkları anda da gideceğim...
Ahmet geldi, hastanenin odasından içeri giriyor... 5 aydır çektiğim bu ızdıraptan haberi bile yok, gülümsüyor, alnımdan öpüyor, getirdiği çiçeği vazoya koyuyor... Neden yüzüme bile bakmıyor.... Sanki ben yokum orada... Oğlunu seviyor, sonra tekrar öpüyor beni, çok işleri olduğunu en kısa zaman da tekrar bizi görmeye geleceğini, çok özlediğini söyledi...Gidiyor...
Bundan sonrası hep böyle mi gidecek... Böyle nasıl yaşanır ben bilmiyorum ki... Ne kadar da mutluyduk halbuki...
Çocuklarım büyüyor, onlar büyüdükçe benim o kendi kendime sözünü verdiğim gidiş günü yaklaşıyor... En küçük oğlum doğalı 2 sene oldu...Bugün yine geldi, yemek yedi, banyo yaptı, sırtını keseledim, tuhaf hiç konuşmuyoruz... Sanki 2 senedir bizden, benden ayrı yaşayan, başkasıyla olan o değil... Bunları yaşayan ben değilim sanki, herşey o kadar doğal, o kadar normal....
Çocuklarıyla oynuyor yine, oyuncaklar almış onlara bir sürü, o kadar mutlu ki, görüyorum ara sıra yine bana bakıyor... Bakmıyorum, bakmayacağım! Onun her bakışını hissettiğimde yüreğime birşeyler saplanıyor, dudaklarının arasında sigarası, kısık gözleri, çatık kaşlarının altından bana bakan o delikanlı... Yine aynı bakıyor... 21 yaşındayım... 26 yaşında...
Yaşlandık mı ne?
Kendimi 81 yaşında gibi hissediyorum... Şu 2 sene ömrümden 20 seneyi alıp götürdü sanki...
Yine gidecek...yarın yine gidecek ve yine haftalarca gelmeyecek...
Neden ben değilde bir başkası... Neden başkalarını seçiyor... Bir anlayabilsem...
Gitmedi... Geçen akşam da geldi..Dün akşam da geldi...Bu akşam da geldi....
İşe gitmeyecek misin diye sorduğunda işinin sona erdiğini söyledi... Galiba artık hiç gitmeyecek... O gitmezse belki bende gitmem, hem yine eskisi gibi olabiliriz...Olabilir miyiz?... Geçen gece dokunmak istedi bana, belime sarıldı, bacaklarımı okşadı, kaskatı kesildim... Öyle bir kaskatı kesildim ki tırnaklarım etime geçmiş, uyuyor numarası yaptım, bir kaç kere uyandırmayı denedi baktı ki uyanmıyorum vazgeçti döndü arkasını uyudu... Şükür... Öyle rahatladım ki... Hiç birşey eskisi gibi olmayacak... Yapamıyorum, unutamıyorum...
Seneler nasıl geçti, nasıl zorlu, bu aldatıldığımı ilk görüşüm, ilk duyuşumdu, üstünden tam 22 sene geçmiş, yine zor zamanlarımız oldu, yine onun hayatından farklı farklı hikayeler, insanlar geçti biliyorum ama sustum her zaman ki gibi... Yapacak birşeyim yoktu... Hala yok... 40 yaşındayım o da 45... İyi kötü bugünlere geldik...Geçenlerde yine duydum bir kız varmış hayatında gencecik... Daha 20'sinde bile değil diyorlar, inanmadım Ahmet bu kadarını yapmaz... 2 sene dişini sıksa kendi kızı da o yaşta olacak, yapmaz...
Yapıyormuş... Birlikte olduğu o kız hamileymiş, oturduğumuz apartmanın üst dairesine getirdi kızı, eve yerleştirdi, bundan sonra orada oturacaklarmış... Şu yaşadıklarıma inanasım gelmiyor bazen, nasıl bir aşktı, nasıl büyüktü, nasıl sevdik birbirimizi... 24 senelik evliliğim boyunca yaşadıklarım... Yaşamak zorunda bırakıldıklarım... bırakanlar... hem sizden, hem bunlara katlanabildiğim için kendimden nefret ediyorum bazen...
O kız doğurdu, bütün samsun bizi konuşuyor, kumaların evi diyorlar evimizin önünden geçerken, ah o nasıl bir utanç... bir gidebilsem...bir cesaret edebilsem... kızım nişanlandı, büyük oğlum askerde, kızım evlensin, küçük oğlum da askere gitsin... Bu sefer kesin gidicem!!..
Evin, arabanın her yerinden muskalar, tuhaf şeyler çıkmaya başladı, kumam olarak adlandırdıkları o kadın büyü yapıp duruyormuş bize... Ahmet eve girmez oldu, geçen gün ayak seslerini, eve geldiğini duydum sonra sesler birden kesildi, kapının önünde duyuyorum ama anahtarla açıp da içeri girmiyor, açtım kapıyı
"neden içeri girmiyorsun?" dedim,
"ayaklarım beni eve sokmuyor..!" dedi
sonradan çocuklar ayakkabılarıyla bastıklarında çamur olmasın diye kapının önüne yaydığım o muşambayı kaldırdığımda altından tuhaf kokulu, kırmızı bir su çıktı... Neyin, kimin kanıysa... Pislikler!!! Yine o orospunun işidir, geldiği yetmedi bir de bela oldu başımıza, daha kimbilir neler yapıyordur...
Dün de arabadayız cüzdanım düştü koltuğun altına, alayım diye elimi uzattım birşeyler battı elime, cüzdanla beraber çektim onlarıda, bir sürü muskalar çıktı...
Neden bu nefret...Neden bu kin... Birşey yapmıyorum ki ben onlara, kendi hallerine bıraktım işte, umurumda bile değil, herkese kulaklarımı tıkadım biraz daha bekliyorum...Yine de korkmuyor değilim, bu büyülerden başımıza birşey gelmezse iyidir, dün gece Ahmet onu bir güzel dövdü duydum, döve döve kapının önüne attı, yastığının altında da muskalar mı bulmuş ne...
Oh! İyi oldu....
O kızı Ahmet'ime sevgili yapan kadın, kızın öz ablası... Ahmet ile de çalıştığı yerden arkadaşlarmış, bir beddua etmiştim ona, evi barkı dağılsın.. Kocası hapislerden çıkamasın diye...
Bu akşam komşular geldiler oturmaya, kadının kocası kumar borcundan delirecek hale gelmiş, annesinden bileziklerini istemiş annesi vermemiş, boğazını kesmiş annesinin 3 tane bilezik için...Şimdi hapiste...Kadın da boşamış kocasını...
Allah kimsenin başına vermesin... Üzülmedim, onlara müstehak ama yine de korkunç...
Bu günler geçecek biliyorum, çok az kaldı, çok az...
Kızım evlendi, büyük oğlum askere gitti...geldi... Küçük oğlum da gidip geldi...
Ben mi?
İstanbul'dayım... Verdiğim sözü tuttum, kızım da buraya geldi evlenip... Beraber yaşıyoruz, kızım, damadım, torunum, ben... İlk geldiğim zaman bir yerde bulaşıkçılık yaptım, taaa eskilerden iyi fal bakardım, anneannem öğretmişti, hislerim kuvvetlidir, şimdi bir cafe de fal bakıyorum gelen gençlere...
Yeni gençliği anlamak zor... O kadar zor bir hayat yaşadım, asla katlanmayacağım şeylere katlanmak zorunda kaldım ki, şimdi iki günlük adamlar için gelip ağlıyorlar, dert yanıyorlar ya, inan şaşırıyorum, en güzel günleri haberleri yok...
Benim yaşadıklarımı yaşamamak, bunlara katlanmak zorunda kalmak istemiyorsan okuyacaksın, güçlü olacaksın, kendi ayakların üzerinde duracaksın kızım... Ben cahildim, sizin elinizde imkanlarınız var, bırakın onu bunu, üç-beş günlük adamları da hayatınızı elinize alın... Siz kendi hayatınızı kendi elinize almazsanız biri sizin hayatınızı eline alır, ömrünüzün 30-40 senesini çürütür, sizde uzaktan izlersiniz... Kimselere muhtaç olmayın...
Ahmet mi?
Perişan... Ama ben ona söyledim giderken, bana geldiğinde kıçında bir mavi don vardı, yine o donla kalıcaksın ortada dedim... Bana yaptıklarından dolay bütün herkes yüz çevirmiş ona, adamlığını, ismini, kariyerini, insanların sevgisini...Herşeyini kaybetti... Beter olsun...
Ben yine söylemiştim ona "bir gün attığın bu kazıkların hesabı sorulur KANSIZ AHMET... Ödeşiriz elbet demiştim..."
Şimdi diyormuş oğullarıma, annenize söyleyin gelsin, isterse herşeyi, herkesi bırakırım diye...
Ama gitmem... Beni hala seviyor biliyorum ama gitmem...
Çok çektim... Çok çektirdi...
-Öööf! amma konuşturdun! hadi ver şurdan 5 tane kağıt
-Evlilik var sana... Birleşme var bak.....
-Ağlama...
-Ağlayayım bırak, sen 3-5 aya ağlıyordun ben 30 seneme... O bitmez sandığım aşka... Dağılan yuvama, geçmişime, mahvettikleri geleceğime ağlamayayım mı... Ne yapsaydım daha farklı olurdu bilmiyorum ama hayat zor...hayat çok zor...
At, savur at sevdayı bir yere fırlat,
Bitti sayıp acıyı kaldır öyle yat...
Sor, herkese sor acılar unutuluyor,
Ağlayınca gözlerinden silinmiyor....
Bırakırım zamanı öyle biraz da,
Sen olmadan da yine geçer nasılsa,
Hatırla bunları sakın unutma,
Diyordun ama o zaman gülüyordun,
Yanımdaydın, canımdaydın
Şimdi nasıl geçer bu ömür...?
Susma söyle nasıl yaşar böyle insan!
Susma konuş, hadi anlat büyük insan!
Söyle bir aşk mı çare olurdu zaman mı böyle?
kaldırıp atardık ya sevdayı....
Susma söyle nasıl yapar bunu insan?
Susma nasıldı anlat hadi ayrılırsam!
Söyle hayat mı çare bulurdu kendin mi?
büyük aşklar böyle mi biterdi...........
04:57
Pazartesi
- IZ
Bir can sıkıntısı..Hep bir mutsuzluk, nereye kadar ki?Belki de mutluluk diye bir şey yoktur...Sadece gülümsediğimiz anlar mutlu, somurttuğumuz anlar mutsuz... Gülümsemeyip, somurtmadığımız anlarda da normalizdir... Yani mutluluk ve mutsuzluk gerçek yada uzun süreli kavramlar değillerdir...!??
Bilemiyorum... Umurumda da değil aslında...
Ne normalim...Ne mutlu? Geriye bir tek şey kalıyor zaten ona da alıştım, alıştım demeyelim de....Ne diyelim?
Onu da bilmiyorum...
Normal bir hayatın, bir şeyleri sürekli olarak düşünmeden, kafama takma gerekliliği duymadan, bir gün olsun "offf'! ben bu işin içinden nasıl çıkacağım!!!?" demeden yaşamanın nasıl olduğunu unuttum sanırım....
Halbuki olsaydın... -ız yada -dı ekini bilerek eklemiyorum, çünkü birine hitap etmiyorum, zamanı gelince gelecek olana olsun bu yazı.... devam...
Halbuki olsaydın, ucundan köşesinden tutabileceğim bir hayat olurdu belki... O dert var, hallederiz... E bu da var, o da geçer atlatırız... "-ız" ne kadar güzel bir ek...
Bu yalnız kovboy, güçlü kadın hallerinden sıkıldım... Neymiş benim kimselere ihtiyacım yokmuş, komik olma dudu... Herkesin birilerine veya birşeylere ihtiyacı vardır... Neymiş efendim "ben hallederim" neyi? nasıl? halledebiliyor musun? Tek başına kolay mıymış?!Nereye kadar bu "ben herşeyin üstesinden tek başıma da gelirim, hem ayak bağı istemiyorum hayatımda, sırf problem! ne gerek! ben hayatımdan memnunum...güçlüyüm...özgürüm" ayakları...
Bilmiyorum nereye kadar!!
Benimle uğraşıp durmasana artık!
Kendi içimde, gece gündüz mahkeme kurulmasından sıkıldım !
Kimseye verecek hesabım yokken sana sürekli olarak verdiğim hesaplardan bunaldım!
Konuşma benimle! Git başkasıyla konuş!!!
Yok ki başkası, olsa vallahi konuşurum bak...ama yok...
Nesin sen? Söyle nesin...
Ne olucam deli mi ne?!
Nası neyim ben?!
Anlasam tamam ama anlamadım....
Arkadaşlarının karşısında, gözünde nesin mesela?
Hatırla...
Neye en çok kızıyorsun? Sevgilileri olduğunda, o sevgililerin senin arkadaşlarının hayatlarının içine girip müdahale etmeye çalışmasına mı???
Yoksa...
Ne yoksa?!
Neyse sen soruma cevap ver??
Arkadaşlarımın gözünde iyi bir dostumdur mesela! Hiç bir yanlışım olmamıştır bugüne kadar onlara, kırmak istemem, kırmamak, üzmemek için çaba gösteririm, konuşurken, tartışırken kullandığım kelimelere çok dikkat ederim ama kendimi de gizlemem, sözlerimi esirgemem, ihtiyaçları olduğunu hissettiğim her an yanlarındayımdır...güvenilirimdir yani... daha doğrusu umarım öyledir...ben öyle görüyorum ama onlara da sormak lazım... ne bileyim ben ya!!!
eeeE?
e?
Diğeri...
hı...evet, ne yaptığını, ne yapması gerektiğini bilen insanların hayatlarına müdahale edilmesinden hoşlanmıyorum.... Hele ki bu insanlar benim çevremdeyse onların ezildiğini, yontulmaya çalışıldığını, başka biri tarafından değiştirilmeye çalışıldığını ve yapmak istedikleri şeylerin kısıtlandığını görmeye dayanamıyorum... ne var bunda???!
peki biri çıktı karşına diyelim.... Deli gibi aşık oldun.... Allahın işine bak ki o da sana aşık hemde çok.... ve senden bazı isteklerinden fedakarlık etmeni istiyor çünkü ona göre senin yapmak istediğin bazı şeyler doğru değil veya senin göremediğin bazı tehlikeleri var... ne yapacaksın? fedakarlık etmeyecek misin?
Aşk emek ve fedakarlık gerektirir... Ancak iki hayat tek bir hayata dönüşürse aşk olur, birbirini seven insanlar bazen sevdiklerini üzmemek için fedakarlık yapmalıdırlar çünkü bencilce ben her istediğimi yapayım o bana karışmasın ile aşk olmaz... o insan zaten bir tek kendine aşıktır...diyen sen değil misin???
Şimdi benim dilim yandı ama artık öyle düşünmüyorum deme,Belki o da zamanı gelince senin hiç hoşlanmayacağın yada aklının onda kalmasına sebep olacak birşey yapmak isteyecek ve sende "yapmanı istemiyorum,lütfen!" diyeceksin...Olamaz mı?
Olabilir...belki...of!
O zaman?
Sen kendinden fedakarlık etmeyecek misin? Karakterinden taviz verme kabul ama sevgiler "onun doğrusu" ile "senin doğrun" birleştiğinde yada ortak bir yerde buluştuğunuzda gerçekten sevgi olurlar... Bence artık bu katı tavrından vazgeçmelisin, fırsat ver insanlara, bırak sana kendini anlatabilsinler... Sıkılmadın mı bu "hep yek hep tek başıma" namelerinden...
Sıkıldım...
Özlemedin mi bir insanın seni senden daha çok düşünmesini? Şefkatini..Sevgisini?
Özledim...
O zaman biraz yumuşamaya çalış.... Fedakarlık yapmakta güzeldir...Karşındakinin ne kadar mutlu olduğunu gördüğün zaman daha güzeldir hatta... Biraz izin ver, yol aç kendine de sevgi arayan diğer insanlarada... Sırf o çatık kaşların, kimsenin gözünün içine bakmayışın yüzünden insanlar sana yaklaşamıyor, ya kendini çok beğenmiş diye düşünüyorlar yada sorunlu... Bırak gerçek seni görsünler...Halbuki ne kadar çok ihtiyacın var değil mi?
Bazen senden... kendimle çelişmekten... sürekli çıkardığın tuhaf fikirlerden ve senden kurtulamamaktan nefret ediyorum...!!!
Bende...
İyi...!!
Eh iyi uyuyalım o zaman... sen anladın demek istediğimi... yumuşa artık, herkes seni incitecek diye birşey yok... şu "bitecek birşeye başlamanın alemi yok!" lafından da vazgeç...Bir sevgi bitmek için başlamaz, zamana bırak, su aksın yolunu bulsun... Bir gün gelecektir...
Umarım...
Gelecek bak s...
Uyu!!! Uyu artık...İstemiyorum bilmek duymak uyu!!! yeter...
iyiyim ben böyle...iyiyim...iyiyim... dokunmayın, uğraşmayın artık ne olur...iyiyim....
Bilemiyorum... Umurumda da değil aslında...
Ne normalim...Ne mutlu? Geriye bir tek şey kalıyor zaten ona da alıştım, alıştım demeyelim de....Ne diyelim?
Onu da bilmiyorum...
Normal bir hayatın, bir şeyleri sürekli olarak düşünmeden, kafama takma gerekliliği duymadan, bir gün olsun "offf'! ben bu işin içinden nasıl çıkacağım!!!?" demeden yaşamanın nasıl olduğunu unuttum sanırım....
Halbuki olsaydın... -ız yada -dı ekini bilerek eklemiyorum, çünkü birine hitap etmiyorum, zamanı gelince gelecek olana olsun bu yazı.... devam...
Halbuki olsaydın, ucundan köşesinden tutabileceğim bir hayat olurdu belki... O dert var, hallederiz... E bu da var, o da geçer atlatırız... "-ız" ne kadar güzel bir ek...
Bu yalnız kovboy, güçlü kadın hallerinden sıkıldım... Neymiş benim kimselere ihtiyacım yokmuş, komik olma dudu... Herkesin birilerine veya birşeylere ihtiyacı vardır... Neymiş efendim "ben hallederim" neyi? nasıl? halledebiliyor musun? Tek başına kolay mıymış?!Nereye kadar bu "ben herşeyin üstesinden tek başıma da gelirim, hem ayak bağı istemiyorum hayatımda, sırf problem! ne gerek! ben hayatımdan memnunum...güçlüyüm...özgürüm" ayakları...
Bilmiyorum nereye kadar!!
Benimle uğraşıp durmasana artık!
Kendi içimde, gece gündüz mahkeme kurulmasından sıkıldım !
Kimseye verecek hesabım yokken sana sürekli olarak verdiğim hesaplardan bunaldım!
Konuşma benimle! Git başkasıyla konuş!!!
Yok ki başkası, olsa vallahi konuşurum bak...ama yok...
Nesin sen? Söyle nesin...
Ne olucam deli mi ne?!
Nası neyim ben?!
Anlasam tamam ama anlamadım....
Arkadaşlarının karşısında, gözünde nesin mesela?
Hatırla...
Neye en çok kızıyorsun? Sevgilileri olduğunda, o sevgililerin senin arkadaşlarının hayatlarının içine girip müdahale etmeye çalışmasına mı???
Yoksa...
Ne yoksa?!
Neyse sen soruma cevap ver??
Arkadaşlarımın gözünde iyi bir dostumdur mesela! Hiç bir yanlışım olmamıştır bugüne kadar onlara, kırmak istemem, kırmamak, üzmemek için çaba gösteririm, konuşurken, tartışırken kullandığım kelimelere çok dikkat ederim ama kendimi de gizlemem, sözlerimi esirgemem, ihtiyaçları olduğunu hissettiğim her an yanlarındayımdır...güvenilirimdir yani... daha doğrusu umarım öyledir...ben öyle görüyorum ama onlara da sormak lazım... ne bileyim ben ya!!!
eeeE?
e?
Diğeri...
hı...evet, ne yaptığını, ne yapması gerektiğini bilen insanların hayatlarına müdahale edilmesinden hoşlanmıyorum.... Hele ki bu insanlar benim çevremdeyse onların ezildiğini, yontulmaya çalışıldığını, başka biri tarafından değiştirilmeye çalışıldığını ve yapmak istedikleri şeylerin kısıtlandığını görmeye dayanamıyorum... ne var bunda???!
peki biri çıktı karşına diyelim.... Deli gibi aşık oldun.... Allahın işine bak ki o da sana aşık hemde çok.... ve senden bazı isteklerinden fedakarlık etmeni istiyor çünkü ona göre senin yapmak istediğin bazı şeyler doğru değil veya senin göremediğin bazı tehlikeleri var... ne yapacaksın? fedakarlık etmeyecek misin?
Aşk emek ve fedakarlık gerektirir... Ancak iki hayat tek bir hayata dönüşürse aşk olur, birbirini seven insanlar bazen sevdiklerini üzmemek için fedakarlık yapmalıdırlar çünkü bencilce ben her istediğimi yapayım o bana karışmasın ile aşk olmaz... o insan zaten bir tek kendine aşıktır...diyen sen değil misin???
Şimdi benim dilim yandı ama artık öyle düşünmüyorum deme,Belki o da zamanı gelince senin hiç hoşlanmayacağın yada aklının onda kalmasına sebep olacak birşey yapmak isteyecek ve sende "yapmanı istemiyorum,lütfen!" diyeceksin...Olamaz mı?
Olabilir...belki...of!
O zaman?
Sen kendinden fedakarlık etmeyecek misin? Karakterinden taviz verme kabul ama sevgiler "onun doğrusu" ile "senin doğrun" birleştiğinde yada ortak bir yerde buluştuğunuzda gerçekten sevgi olurlar... Bence artık bu katı tavrından vazgeçmelisin, fırsat ver insanlara, bırak sana kendini anlatabilsinler... Sıkılmadın mı bu "hep yek hep tek başıma" namelerinden...
Sıkıldım...
Özlemedin mi bir insanın seni senden daha çok düşünmesini? Şefkatini..Sevgisini?
Özledim...
O zaman biraz yumuşamaya çalış.... Fedakarlık yapmakta güzeldir...Karşındakinin ne kadar mutlu olduğunu gördüğün zaman daha güzeldir hatta... Biraz izin ver, yol aç kendine de sevgi arayan diğer insanlarada... Sırf o çatık kaşların, kimsenin gözünün içine bakmayışın yüzünden insanlar sana yaklaşamıyor, ya kendini çok beğenmiş diye düşünüyorlar yada sorunlu... Bırak gerçek seni görsünler...Halbuki ne kadar çok ihtiyacın var değil mi?
Bazen senden... kendimle çelişmekten... sürekli çıkardığın tuhaf fikirlerden ve senden kurtulamamaktan nefret ediyorum...!!!
Bende...
İyi...!!
Eh iyi uyuyalım o zaman... sen anladın demek istediğimi... yumuşa artık, herkes seni incitecek diye birşey yok... şu "bitecek birşeye başlamanın alemi yok!" lafından da vazgeç...Bir sevgi bitmek için başlamaz, zamana bırak, su aksın yolunu bulsun... Bir gün gelecektir...
Umarım...
Gelecek bak s...
Uyu!!! Uyu artık...İstemiyorum bilmek duymak uyu!!! yeter...
iyiyim ben böyle...iyiyim...iyiyim... dokunmayın, uğraşmayın artık ne olur...iyiyim....
Pazar
Bubu'ma...
Güzelim...Güzel olduğumu düşünüyorum, biliyorum...Peki neden bu çaba? Makyajlar, kıyafetler, aşk için türlü taktikler...Makyaj yapmadan, zayıflamadan, gözlerimi süzmeden, şirine olmadan...Asık, çatık kaşlı, makyajsız suratımla, boyasız sıradan gibi görünen saç rengimle, kilo vermeden ve tüm mutsuzluğumlasevilemez miydim? Sıkıldım bu oyunlardan...Yoruldum...
Herkes de bir eleştiri...Onu yapma...Bunu yapma...Şöyle davranma...Böyle konuşma...Şöylesin...Böylesin...Herkes, herşeyi ne kadar çok biliyor?! Bir tek aptal benim değil mi? Akıl verecek kimse kalmadı?!! Defolun artık başımdan! Etrafımdan!
Görmüyorsunuz mutsuzum ben!...Annem desen suratımı bile görmek istemiyor... Aslında bende görmek istemiyorum, bazen ona hak vermiyor değilim ama annem değil mi o benim?...
Neden bu tavır... Neden bu nefret...İnsanların evlatları ana, babalarına neler çektiriyor da yavrum diyerek bağırlarına basıyorlar, çok mu kötüyüm... Bir şey yapmıyorum halbuki...Yemin ederim hiç birşey yapmıyorum!!
Tamam kabul...Çenem var biraz...Hadi dürüst olalım çok cevap veriyorum ama o kadar...Hırsız değilim...Katil değilim...Orospu değilim...Kötü bir insanda değilim ama...anlayamıyorum işte...
Düşünüyorum bazen, almış karşısına beni, elinin içine almış elimi, dertleşiyor benimle, anlatıyor onu üzen hareketlerimi... Ağlıyor ara sıra... Bir şey yapmadığımı düşünsem bile üzülüyorum, sarılıyorum ona, o da bana...
Tamam annem söz bir daha üzmeyeceğim seni...
Ama sende beni çok üzüyorsun bak anlatayım....
Ah ne güzel olurdu...Olmuyor bir türlü olamıyor....Neden..?Bilmem....
Büyümedim mi acaba daha? Yok canım büyüdüm de...Neden...?
Anne biliyor musun 23 yaşına geldim ben...
Belki 1-2 seneye evlenip gideceğim bu evden..Belki yarın öleceğim...Belli mi ne olacağı?
Ne yaşayacağız? Yarın ne olacak biliyor musun?!
Ah anne...Ah ailem..Böyle gitmek istemiyorum...İstemiyorum!!
Sizi seviyorum...Hepinizi ayrı ayrı çok seviyorum...
Bir çocuk sevmiştim 4 sene önce, karşı apartmanımızda akrabaları oturuyordu, ilk bakışmalar, ortak arkadaşlarla tanışmalar derken çıkmaya başladık...İlk aşkım...iLK...İlk...Herşeyde ilkim..
Yine de bir kere bile öpemedim dudaklarını, herşey yarım kaldı içimde..Hala duruyor biliyor musun resimlerin...
Sesin kulağımda, her gözümü kapatıp seni düşünüşümde ellerini tutabiliyorum,o kadar gerçek ki...hissediyorum...
Hiç yaşanmamış, yaşanacak o kadar çok şey vardı ki hala ismini sayıkladığım zaman arkadaşlarım artık gözlerini deviriyorlar...haklılar belki de...
Herneyse onları da anlamıyorum ki zaten!
Anlamak istemiyorum aslında...Kimseyi anlamak istemiyorum!
Biraz da siz beni anlayın olmaz mı?!!! Ölür müsünüz??!
Ölmezsiniz biliyorum...
Hep sizin dertleriniz var zaten, benimkiler basit size göre, çocukça...
Bazen hepinizden nefret ediyorum sanki....
Neyse düşünmiycem böyle şeyler...etmiyorum şaka yaptım!
Aslında yapmadım ediyorum!
Tamam tamam bakmayın öyle suratıma etmiyorum...
Kızmayın bana...eleştirmeyin...anlayın ne olur..Ailem tarafından tuhaf bir şekilde dışlanıyorum...odamdan dışarı çıktığım yok tek dostum şu bilgisayar bu koskoca evde... İş bulamıyorum, deliricem! En son bir umudum vardı ama geçmiş olsun o da gitti... Halbuki bi işe girsem belki şu evde ki durumlarda düzelecek ama yok işte yok tırım tırım arıyorum başvurmadığım hiç bir yer kalmadı yok...
Aile yok, para yok, aşk yok...Mutsuzluk dünya kadar...Bu yüzden sizden istesem bile nefret edemiyorum arkadaşlarım, çünkü o zaman yapayalnız kalacağım... Beni eleştirmeseniz ya, daha çok seveceğim sizi, herkese laf anlatmaktan hesap vermekten bıktım artık... Yok yok! Yanlış anlamayın ne olur, arkadaşlığımın menfaat ile bir ilgisi yok... Herkes anlaşılmayı bekliyor ya her zaman...Bende biraz bundan faydalanmak istiyorum, bu yüzden içimden geldiği gibi anlatıyorum size...
Herneyse şu ilk aşkım olan E'ye gelmek istiyorum, saatlerce onu anlatsam, hep aynı şeyleri anlatsam da bıkmam heralde, öyle bir hasret kaldım ki ona senelerce...Yaşanmamış ne kadar çok şey var, senden sonra ne yaşadıysam aslında hep bir "keşke" vardı...Keşke hepsi seninle yaşansaydı...
Yarım yamalak bir anı var aklımda, ellerimi çok beğenirdin, bir de gülüşümü...
Bende senin biliyor musun?
Hiç söylemedim değil mi?
Evet söylemedim...Tuhaf niye söylemedim ki...
Ne kadar da güzel gülerdin...
Midem de bir takla,
Hop!! İşte bir tane daha...
Bir daha gülsen ya...
Ne söylesemde güldürsem seni...
Haberlerin geliyor hala, askere gittin, geldin..
Sen hiç bilmedin ama senin şafağını bir tek ben saydım..
Her gece dualar...Sabahlara kadar dualarla bekledim seni,
Bi bilsen... bilseydin daha mı farklı olurdu acaba?
Karşına çıksam, sesim kısılana kadar haykırsam ya seni nasıl sevdiğimi,beklediğimi....
Senelerdir sen her bizim mahalleye gelişinde, soğuktan kıçım donduğu halde o balkona çıkıp, sigara içiyormuş gibi yaparak, titrediğimi belli etmemeye çalışarakbalkondan seni izlediğimi bilir misin?
Bilmezsin...
Seni bu bi halttan anlamayan, anlatınca gülen salaklara anlatacağıma, karşına geçip sana anlatsam... Neyse bir gün yapacağım!
Bir gün tüm istediklerimi, tüm hayallerimi gerçekleştirecek güce sahip olacağım bunu biliyorum!Bi zaman var...
O zaman bi gelsin bakın neler olacak...
Siz o durmadan bana akıl verenler..
Ahkam kesenler...
Aşık olduğum adam,
Eleştirenler...
Hepinizin ağzını bir karış açık bırakmazsam... bende...
Görürsünüz...!!!
"E"den sonra hayatıma giren ve en büyük pişmanlığım olan, hiç bir halt olmadığı halde kendini bi halt sana "F", öküzün tekiydin biliyor musun?Sana karşı ne hissettiğimi hiç bilemedim, sevmedim de seni, ne biçim adamdın sen öyle... Tiksindim senden....Maganda kılıklı şey Allah senin gibileri düşmanımın bile karşısına çıkartmasın ne çektirdin öyle ya pis herif...!
Aptallık bende!!Niye çekersin ki? Yürü git kızım...Yürü yoluna...
Adam yok sanki...
"F" kafanı kalorifer peteklerine sokup orada ezmek istiyorum bunu bil...
Fırsatını bulsam kaçırmayacağım aslında... Umarım bulurum..!!
Hem ne bu böyle "E", "F" alfabeden gidiyorum sanırım... "G" yakın olsa gerek...
Neyse... çıkar elbet yüreğimizi ısıtacak biri bir gün...
Yine de söylemeden edemicem "E" umarım bir gün gelirsin...
Dünya küçük be,
Karşılaşırız...
Kader diye birşey var belki yazılmışsındır...
Belki ben şu anda sınanıyorumdur ve sen benim mükafatım olabilirsin...
Ellerini tutsam,
Ne kadar da yumuşaktılar,
Kaç yaşındaydım?
19...
Sen?
19...
Kaç oldu?
23...
Olsun...beklerim...
Bir sarılsam boynuna...
Ağlasam...
Oh...
Kokunu ne kadar da özlemişim...
Pis şey! Yine mi sigara içtin?!!
Olsun, yine de özlemişim bu parfüm, sigara karışımı sıcacık kokuyu...
Ne güzel de gülüyorsun, bilseydim beklediğini bu kadar zaman kaybeder miydik,
Evet tabi ki seviyorum seni..Sevmez olur muyum nasıl soru o öyle?!!
Hayır kimseyi senin kadar sevmedim senden sonra inan ki bak...
Hatta ispatlıyayım..
Gel Otur şuraya..Gel...gel...yanıma gel...
Dur bir daha sarılıcam...Ne kadar çok bekledim bir bilsen...
Tamam anlatıcam... İspatlıcam...
Sen ellerini bana ver, artık bırakmaya tahammülüm kalmamış..
Şükürler olsun Allahım ne kadar çok özlemişim seni..
Yok ağlamıyorum yok...
Vallahi bak..Gözyaşı değil o..rimel..rimel..
Niye ağlayayım ki! mutluyum artık...
Geldin..Bi işim var...Arkadaşlarım..Ailem...
Herşey yoluna girmeye başladı gördün mü?
Sen geldin ya...
Tamam boşver gel anlatayım..Gel...İyice yaklaş...
Tamam, senden ayrı geçen bir dakikayı bile atlamayacağım hepsini anlatıcam söz ama önce ellerini ver! demedim mi sana bırakma diye!
peki...peki kızmıyorum...yaklaş biraz daha nefesini duyabileceğim kadar yakın ol öyle anlatıcam herşeyi...
Çok bekledim...Ama geldin ya...
Bir inci dökülüverdi gözümden..
hemen arkasından bi tane daha...
İyi ki geldin...bırak dökülsünler mutluyum ben...
Hoşgeldin...
Ne başkası oldu ne de olacak....
Herkes de bir eleştiri...Onu yapma...Bunu yapma...Şöyle davranma...Böyle konuşma...Şöylesin...Böylesin...Herkes, herşeyi ne kadar çok biliyor?! Bir tek aptal benim değil mi? Akıl verecek kimse kalmadı?!! Defolun artık başımdan! Etrafımdan!
Görmüyorsunuz mutsuzum ben!...Annem desen suratımı bile görmek istemiyor... Aslında bende görmek istemiyorum, bazen ona hak vermiyor değilim ama annem değil mi o benim?...
Neden bu tavır... Neden bu nefret...İnsanların evlatları ana, babalarına neler çektiriyor da yavrum diyerek bağırlarına basıyorlar, çok mu kötüyüm... Bir şey yapmıyorum halbuki...Yemin ederim hiç birşey yapmıyorum!!
Tamam kabul...Çenem var biraz...Hadi dürüst olalım çok cevap veriyorum ama o kadar...Hırsız değilim...Katil değilim...Orospu değilim...Kötü bir insanda değilim ama...anlayamıyorum işte...
Düşünüyorum bazen, almış karşısına beni, elinin içine almış elimi, dertleşiyor benimle, anlatıyor onu üzen hareketlerimi... Ağlıyor ara sıra... Bir şey yapmadığımı düşünsem bile üzülüyorum, sarılıyorum ona, o da bana...
Tamam annem söz bir daha üzmeyeceğim seni...
Ama sende beni çok üzüyorsun bak anlatayım....
Ah ne güzel olurdu...Olmuyor bir türlü olamıyor....Neden..?Bilmem....
Büyümedim mi acaba daha? Yok canım büyüdüm de...Neden...?
Anne biliyor musun 23 yaşına geldim ben...
Belki 1-2 seneye evlenip gideceğim bu evden..Belki yarın öleceğim...Belli mi ne olacağı?
Ne yaşayacağız? Yarın ne olacak biliyor musun?!
Ah anne...Ah ailem..Böyle gitmek istemiyorum...İstemiyorum!!
Sizi seviyorum...Hepinizi ayrı ayrı çok seviyorum...
Bir çocuk sevmiştim 4 sene önce, karşı apartmanımızda akrabaları oturuyordu, ilk bakışmalar, ortak arkadaşlarla tanışmalar derken çıkmaya başladık...İlk aşkım...iLK...İlk...Herşeyde ilkim..
Yine de bir kere bile öpemedim dudaklarını, herşey yarım kaldı içimde..Hala duruyor biliyor musun resimlerin...
Sesin kulağımda, her gözümü kapatıp seni düşünüşümde ellerini tutabiliyorum,o kadar gerçek ki...hissediyorum...
Hiç yaşanmamış, yaşanacak o kadar çok şey vardı ki hala ismini sayıkladığım zaman arkadaşlarım artık gözlerini deviriyorlar...haklılar belki de...
Herneyse onları da anlamıyorum ki zaten!
Anlamak istemiyorum aslında...Kimseyi anlamak istemiyorum!
Biraz da siz beni anlayın olmaz mı?!!! Ölür müsünüz??!
Ölmezsiniz biliyorum...
Hep sizin dertleriniz var zaten, benimkiler basit size göre, çocukça...
Bazen hepinizden nefret ediyorum sanki....
Neyse düşünmiycem böyle şeyler...etmiyorum şaka yaptım!
Aslında yapmadım ediyorum!
Tamam tamam bakmayın öyle suratıma etmiyorum...
Kızmayın bana...eleştirmeyin...anlayın ne olur..Ailem tarafından tuhaf bir şekilde dışlanıyorum...odamdan dışarı çıktığım yok tek dostum şu bilgisayar bu koskoca evde... İş bulamıyorum, deliricem! En son bir umudum vardı ama geçmiş olsun o da gitti... Halbuki bi işe girsem belki şu evde ki durumlarda düzelecek ama yok işte yok tırım tırım arıyorum başvurmadığım hiç bir yer kalmadı yok...
Aile yok, para yok, aşk yok...Mutsuzluk dünya kadar...Bu yüzden sizden istesem bile nefret edemiyorum arkadaşlarım, çünkü o zaman yapayalnız kalacağım... Beni eleştirmeseniz ya, daha çok seveceğim sizi, herkese laf anlatmaktan hesap vermekten bıktım artık... Yok yok! Yanlış anlamayın ne olur, arkadaşlığımın menfaat ile bir ilgisi yok... Herkes anlaşılmayı bekliyor ya her zaman...Bende biraz bundan faydalanmak istiyorum, bu yüzden içimden geldiği gibi anlatıyorum size...
Herneyse şu ilk aşkım olan E'ye gelmek istiyorum, saatlerce onu anlatsam, hep aynı şeyleri anlatsam da bıkmam heralde, öyle bir hasret kaldım ki ona senelerce...Yaşanmamış ne kadar çok şey var, senden sonra ne yaşadıysam aslında hep bir "keşke" vardı...Keşke hepsi seninle yaşansaydı...
Yarım yamalak bir anı var aklımda, ellerimi çok beğenirdin, bir de gülüşümü...
Bende senin biliyor musun?
Hiç söylemedim değil mi?
Evet söylemedim...Tuhaf niye söylemedim ki...
Ne kadar da güzel gülerdin...
Midem de bir takla,
Hop!! İşte bir tane daha...
Bir daha gülsen ya...
Ne söylesemde güldürsem seni...
Haberlerin geliyor hala, askere gittin, geldin..
Sen hiç bilmedin ama senin şafağını bir tek ben saydım..
Her gece dualar...Sabahlara kadar dualarla bekledim seni,
Bi bilsen... bilseydin daha mı farklı olurdu acaba?
Karşına çıksam, sesim kısılana kadar haykırsam ya seni nasıl sevdiğimi,beklediğimi....
Senelerdir sen her bizim mahalleye gelişinde, soğuktan kıçım donduğu halde o balkona çıkıp, sigara içiyormuş gibi yaparak, titrediğimi belli etmemeye çalışarakbalkondan seni izlediğimi bilir misin?
Bilmezsin...
Seni bu bi halttan anlamayan, anlatınca gülen salaklara anlatacağıma, karşına geçip sana anlatsam... Neyse bir gün yapacağım!
Bir gün tüm istediklerimi, tüm hayallerimi gerçekleştirecek güce sahip olacağım bunu biliyorum!Bi zaman var...
O zaman bi gelsin bakın neler olacak...
Siz o durmadan bana akıl verenler..
Ahkam kesenler...
Aşık olduğum adam,
Eleştirenler...
Hepinizin ağzını bir karış açık bırakmazsam... bende...
Görürsünüz...!!!
"E"den sonra hayatıma giren ve en büyük pişmanlığım olan, hiç bir halt olmadığı halde kendini bi halt sana "F", öküzün tekiydin biliyor musun?Sana karşı ne hissettiğimi hiç bilemedim, sevmedim de seni, ne biçim adamdın sen öyle... Tiksindim senden....Maganda kılıklı şey Allah senin gibileri düşmanımın bile karşısına çıkartmasın ne çektirdin öyle ya pis herif...!
Aptallık bende!!Niye çekersin ki? Yürü git kızım...Yürü yoluna...
Adam yok sanki...
"F" kafanı kalorifer peteklerine sokup orada ezmek istiyorum bunu bil...
Fırsatını bulsam kaçırmayacağım aslında... Umarım bulurum..!!
Hem ne bu böyle "E", "F" alfabeden gidiyorum sanırım... "G" yakın olsa gerek...
Neyse... çıkar elbet yüreğimizi ısıtacak biri bir gün...
Yine de söylemeden edemicem "E" umarım bir gün gelirsin...
Dünya küçük be,
Karşılaşırız...
Kader diye birşey var belki yazılmışsındır...
Belki ben şu anda sınanıyorumdur ve sen benim mükafatım olabilirsin...
Ellerini tutsam,
Ne kadar da yumuşaktılar,
Kaç yaşındaydım?
19...
Sen?
19...
Kaç oldu?
23...
Olsun...beklerim...
Bir sarılsam boynuna...
Ağlasam...
Oh...
Kokunu ne kadar da özlemişim...
Pis şey! Yine mi sigara içtin?!!
Olsun, yine de özlemişim bu parfüm, sigara karışımı sıcacık kokuyu...
Ne güzel de gülüyorsun, bilseydim beklediğini bu kadar zaman kaybeder miydik,
Evet tabi ki seviyorum seni..Sevmez olur muyum nasıl soru o öyle?!!
Hayır kimseyi senin kadar sevmedim senden sonra inan ki bak...
Hatta ispatlıyayım..
Gel Otur şuraya..Gel...gel...yanıma gel...
Dur bir daha sarılıcam...Ne kadar çok bekledim bir bilsen...
Tamam anlatıcam... İspatlıcam...
Sen ellerini bana ver, artık bırakmaya tahammülüm kalmamış..
Şükürler olsun Allahım ne kadar çok özlemişim seni..
Yok ağlamıyorum yok...
Vallahi bak..Gözyaşı değil o..rimel..rimel..
Niye ağlayayım ki! mutluyum artık...
Geldin..Bi işim var...Arkadaşlarım..Ailem...
Herşey yoluna girmeye başladı gördün mü?
Sen geldin ya...
Tamam boşver gel anlatayım..Gel...İyice yaklaş...
Tamam, senden ayrı geçen bir dakikayı bile atlamayacağım hepsini anlatıcam söz ama önce ellerini ver! demedim mi sana bırakma diye!
peki...peki kızmıyorum...yaklaş biraz daha nefesini duyabileceğim kadar yakın ol öyle anlatıcam herşeyi...
Çok bekledim...Ama geldin ya...
Bir inci dökülüverdi gözümden..
hemen arkasından bi tane daha...
İyi ki geldin...bırak dökülsünler mutluyum ben...
Hoşgeldin...
Ne başkası oldu ne de olacak....
Şaka =)
Bir şeyler değişsin bu ülkede istiyorum, tek başına bağırarak nasıl değişir gerçekten bilemiyorum ama bu blog’a sığınmaktan başka çarem yok şu sıralar… Gerçi elime bir fırsat geçtiği an sonuna kadar kullanacağım ama şimdilik bununla idare etsem iyi olacak çünkü düşündüklerim, savunduklarım bazılarına göre anlamsız, bazılarına göre saçma, bazılarına göre çok bilmişlik, bazılarına göre ise elimde olmadığı için kıskançlıktan ötürü avunma yöntemi…komik…yaşadım diyorum sadece sana, ona, sizlere…yaşadım ve ders aldım…
Dün gece kıskançlık abidesi, dünya güzeli bir arkadaşım, bir sohbet sırasında ne güzel söyledi, “Bir kez yaparsan hatadır..kabul… ama ikincisi aptallıktır..!” işte bu…durum budur…Şimdi istediğiniz kadar misyonlar yükleyin bana ve hakkımda yorumlarda bulunun, alıştım, kulaklarımı tıkadım, doğru olduğuna inandıklarımı yaşıyorum, söylüyorum, yazıyorum….
Vazgeçmeye gelince… Gerçekten aşık olursam belki…
Şaka…Şaka…
Beni vazgeçirmeye uğraşacak ve beni olduğum gibi sevemeyecek biri zaten bana aşık değildir, bu durumda vazgeçmemi gerektirecek bi durum olamaz…
Bundan aylar önce, artık çocuk doğurmak için erkeklere gerek olmadığı haberleri çıktı… Çok detay bilmesem de durum çok karışık ve önemli aslında, tabi en önemli durum ise şu ya da benim aklıma takılan en önemli soru şu;
“Erkek şimdi ne yapacak?”
Şimdi öncelikle erkekler dünyanın kendileri olmadan da yürüyebileceğini gördükleri için, o gereksiz üstünlük duyguları, kendilerini beğenmişlikleri, bilek gücü ve de şu meşhur, kadınlarda olmadığı için de çok kıymetli olan "cinsel organları" nedeniyle kadınları küçümseyişleri yok olup gidecek.
Sonunda "işe yaramazlık”, “biz bu dünya’da neden varız ki? Ne işe yarıyoruz ki? Kadınlar bizi kullanıyor...!” gibi komplekslere girip hayatı bize cehennem etmesinler yeter...
Erkek düşmanı biri değilim, olamam da, demek istediğim aslında güzel bir şeyler olmak üzere ve kimse farkında değil... Eğer iki tarafında birbirinden bir menfaati olmazsa, erkek ve kadın bir araya sadece keyif almak, mutlu olmak ve aşk için gelecekler... Kadının da beklentisi aynı olacak, erkeğinde... Zorunluluk olmadığında, mecburiyet olmadığında, istekler karşılıklı ve aynı olduğunda ortaya çıkabilecek güzelliği düşünebiliyor musun?!
Mesela şu konuşma tarihe karışacak,
-Kadınlar olmasa siz bir hiçsiniz! Sizleri biz doğruyoruz naberr…!!!
-Asıl erkekler olmasa siz bir hiçsiniz!! Sizin onları doğurmanıza sebep biziz, biz olmasak nasıl doğurabileceksin..İyidir senden naberrr!!
Baştan 1-0 yenik başladın….
Artık durum 1-1…
Ne ben üstünüm… Ne de sen üstünsün… E ortada bir üstünlük ve kendini ispatlama yarışı olmadığında ne olur… Gerçek Aşk’lar olur… Sebepsiz, nedensiz, menfaatsiz, karşılıksız, huzurlu…
Kolla kendini sıra bana geldi…
Kadının fendi erkekleri yendi…
Bak zaman değişti, sabırlar tükendi,
Yalvarmak çok eskidendiiii….
Seveceğim…Gezeceğimmm…Görürsün sana neler edeceğim…
Bir yemine, bin cezayla hakkından geleceğim senin….hop!! =)
Şaka tabi ki… =P
Dün gece kıskançlık abidesi, dünya güzeli bir arkadaşım, bir sohbet sırasında ne güzel söyledi, “Bir kez yaparsan hatadır..kabul… ama ikincisi aptallıktır..!” işte bu…durum budur…Şimdi istediğiniz kadar misyonlar yükleyin bana ve hakkımda yorumlarda bulunun, alıştım, kulaklarımı tıkadım, doğru olduğuna inandıklarımı yaşıyorum, söylüyorum, yazıyorum….
Vazgeçmeye gelince… Gerçekten aşık olursam belki…
Şaka…Şaka…
Beni vazgeçirmeye uğraşacak ve beni olduğum gibi sevemeyecek biri zaten bana aşık değildir, bu durumda vazgeçmemi gerektirecek bi durum olamaz…
Bundan aylar önce, artık çocuk doğurmak için erkeklere gerek olmadığı haberleri çıktı… Çok detay bilmesem de durum çok karışık ve önemli aslında, tabi en önemli durum ise şu ya da benim aklıma takılan en önemli soru şu;
“Erkek şimdi ne yapacak?”
Şimdi öncelikle erkekler dünyanın kendileri olmadan da yürüyebileceğini gördükleri için, o gereksiz üstünlük duyguları, kendilerini beğenmişlikleri, bilek gücü ve de şu meşhur, kadınlarda olmadığı için de çok kıymetli olan "cinsel organları" nedeniyle kadınları küçümseyişleri yok olup gidecek.
Sonunda "işe yaramazlık”, “biz bu dünya’da neden varız ki? Ne işe yarıyoruz ki? Kadınlar bizi kullanıyor...!” gibi komplekslere girip hayatı bize cehennem etmesinler yeter...
Erkek düşmanı biri değilim, olamam da, demek istediğim aslında güzel bir şeyler olmak üzere ve kimse farkında değil... Eğer iki tarafında birbirinden bir menfaati olmazsa, erkek ve kadın bir araya sadece keyif almak, mutlu olmak ve aşk için gelecekler... Kadının da beklentisi aynı olacak, erkeğinde... Zorunluluk olmadığında, mecburiyet olmadığında, istekler karşılıklı ve aynı olduğunda ortaya çıkabilecek güzelliği düşünebiliyor musun?!
Mesela şu konuşma tarihe karışacak,
-Kadınlar olmasa siz bir hiçsiniz! Sizleri biz doğruyoruz naberr…!!!
-Asıl erkekler olmasa siz bir hiçsiniz!! Sizin onları doğurmanıza sebep biziz, biz olmasak nasıl doğurabileceksin..İyidir senden naberrr!!
Baştan 1-0 yenik başladın….
Artık durum 1-1…
Ne ben üstünüm… Ne de sen üstünsün… E ortada bir üstünlük ve kendini ispatlama yarışı olmadığında ne olur… Gerçek Aşk’lar olur… Sebepsiz, nedensiz, menfaatsiz, karşılıksız, huzurlu…
Kolla kendini sıra bana geldi…
Kadının fendi erkekleri yendi…
Bak zaman değişti, sabırlar tükendi,
Yalvarmak çok eskidendiiii….
Seveceğim…Gezeceğimmm…Görürsün sana neler edeceğim…
Bir yemine, bin cezayla hakkından geleceğim senin….hop!! =)
Şaka tabi ki… =P
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Nasıl da paylaşıyor insan isterse,
Nasıl da birmiş meğer hasretler,
Nasıl da mecburmuşuz sabretmeye,
Sevmeye...Öğrenmeye...
Nasıl da birmiş meğer hasretler,
Nasıl da mecburmuşuz sabretmeye,
Sevmeye...Öğrenmeye...