Pazar

O ♥ Ben = Biz = ♥ = İyi ki...

-Duyguuu
-Efendim hayatım
-Bi gün o gönlün başkasına kayarsa varya, senin....
- Te allam! Nerden çıktı şimdi durup dururken?
-Hiç öyle aklıma geldi.
-Olur mu öyle şey, hem bir insanı sevebilme sınırlarım zorlanmış durumda seninle... Daha çok sevemem ki birini...
-Yalancının anası ölsün mü?
-Ne ölmesi, yalancının anasını....
-Oha hahahahah...
-ehehehhhe...
-Seni çok seviyorum...
-Oyt! Bende seni çok seviyorummm!!
Galiba romantik olmayı beceremeyen bir çiftiz... =) ama olsun. Mutluyuz....Çok mutluyuz...


Hadi bi miktar başa dönelimmm...=)

*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*.*


Baraka, 
denizin dibine kurulmuş masalarıyla salaş bir yer. Özellikle baharın gelmesiyle birlikte nefes alıyorum dedirten, özgürüm diye hissettiren bir yer benim için… 



27 Temmuz 2009’ da havanın öyle muhteşem olduğu bir gündü,her şey üst üste gelmiş o dönem, iş durumları vahim, bilemiyorum sonumuz ne olacak. Bankalarla başım dertte. Aile desen, o sıralar gerilim had safhalarda. Arkadaş, dost alemleri desen olmuşuz çorba gibi, ayrıştırabilene aşk olsun… Hele aşk, meşk durumlarına hiç girmiyorum, lanetlenmiş olduğum bir zaman dilimi anlayacağın… 

Bu sebepten, son zamanlar da neredeyse her hafta yaptığımız gibi, bu hafta da barakaya gidelim dedik neslicanım ve kuzenim barışla beraber. Bi “oh bee” diyelim, sakin sakin iki sohbet edelim, gülelim, geyik yapalım, ciddi olan ne varsa konuşmayalım diye… 


-Aaaa bakın denizin tam kenarında ki bank’ın olduğu masa boş!
-Valla mı! Aaa süper, oley bee!


Full halde dolu olan cafe’de kala kala en sevdiğimiz yer boş kalmış, oturuyoruz, sipariş vermek için etrafa bakınırken, kasada oturan bir çocuk dikkatimi çekiyor. İlk defa burada gördüğüm için, herhalde yeni işe başladı diye düşünüyorum, tabii düşünürken gözümü dikip bakmamam gerektiğini sonraları öğrendim, çünkü ben “Allah Allah yeni mi işe başladı acabaaa…” derken çocuk kafasını çeviriyor ve göz göze geliyoruz. Resmen adam keserken yakalandım. Öyle bir utandım ki önüme dönüyorum hemen ama kalbim sıkışıyor bi an… “hoş çocukmuş…” 


-Neslii…
-hııı…
-Şu tam arkanda, kasada oturan çocuk kim?
Daha önce gördün mü hiç?
- Çaktırmadan bak hee, demin ben öyle mal mal bakarken, 
o da dönüverdi yakalandım zaten, çaktırmadan bak nolur.
-Iıhhıımmm… yok tanımıyorum görmedim daha önce niye?
-Hiiç, bu kadar gelip gidiyoruz bende görmedim de ondan sordum,
işe yeni başladı herhalde?
-Bilmem heralde… 


Sohbet devam ederken, ara ara kafamı kaldırdığım anlarda, kasada ki çocukla göz göze gelmeye başlıyorum, ya o sürekli bana bakıyor ya aynı anda birbirimize bakıyoruz, ya da tesadüfen oluyor ne oluyorsa, bilemiyorum… Ama bütün iç organlarımın bana savaş açtığı kesin, ya göğüs kafesime bir ağırlık çöküyor nefes alamıyorum, ya da midemi tuhaf bir karıncalanma sarıyor…


-Nesliii
-hıııı!
-Ya bu çocukla ben sürekli göz göze geliyorum. 
Kafamı gömücem şimdi şurdaki kayaların arasına.!
-Hahahahha emin misin ya? Sana mı bakıyor?
-Eğer yüzüme bakmıyorsa kesin g.tüme bakıyor. Hani komple tam karşısındayız, o sebepten her kafamı kaldırışımda göz gözeyiz.!
-Duygu sen nolucan kızım ya hah hayyy... 

Tam biz bunları konuşurken yanımıza çiçek satan bir çingene geliveriyor.

-Gel buraya gel güzel gözlü. Aç elini, fal bakayım sana.
-Ay istemem ben fal mal şimdi ya ne olur ablam hiç lazım değil.
-Kız aç elini içimden geldi aaa.
-İyi iyi tamam,napalım, al.
-Yolların var senin, işin kapalı, kısmetlerin var, bi yola gideceksin gitme bak, kötülük gelecek başına, bir de mert var, mert diye biriyle tanışacaksın, ha bugün, ha yarın, kapının ucunda. Olursa onunla olacak, sen yüreciiini ferah tut tamam mı?
-Mert kim ya? Tanımıyorum ben öyle birini. Attın ha.
-Atmam ben. Görürsün bak, bul beni olunca.
-Peki tamam tamam ne kadar vereyim?
-5 versen yeter.
-Dur bekle bozuk yok, kasadan bozdurayım.


Kasaya gidiyorum ama kimse yok. O sırada orada sipariş alanlardan rica ediyorum, “şey pardon bana şunu iki beşlik yapabilir misiniz?” kasadaki çocuğa sesleniyorlar, 
“Mert bey bakar mısınız?”, “Nee!!” iç sesim bir çığlık attı ki, başımdan aşağı kaynar sular döküldü desem yeri...  
“Mert miymiş adı….” diye düşünürken geliyor ama suratına bile bakamıyorum. Resmen ter attım.


-Şunu bozabilir misiniz?
-Tabii…


Parayı bozdurup, sonrasında adının karanfil olduğunu öğrendiğim falcıya verip, yerime oturuyorum. 


-Nesliii
-efendiiiim
-Kasada ki çocuğun adı mertmiş!
-Oha!
-Valla…
-Falın da dakikasına çıkanını ilk defa görüyorum..ahhahah… 


Gülüyorum bende. Hala, “Mert bey bakar mısınız?” dendiği an, oracıkta üzerime yapışan sersemlikten kurtulabilmiş değilim ama bugün annemin doğum günü ve erken kalkmamız lazım diyerek, yavaştan ayaklanıyoruz. Tuhaf bir gündü… 

O gün oradan kalkana kadar, kaç kez gözgöze geldik hatırlamıyorum ama o günleri hatırladıkça niye hala midemi aynı karıncalanma esir alıyor artık biliyorum…

Sonra ki bir haftam sık sık barakaya gidip gelmekle, para bozdurmakla, saatlerce bakışıp durmakla ve internet üzerinden tüm baraka gruplarını , üyelerini araştırarak Mert bey’i aramakla geçiyor. Neyse ki bin bir dolapla bir şekilde buluyorum, kendimi ona buldurtuyorum, ekletiyorum hatta mesaj bile attırıyorum… 

“Merhaba 20tl bozuğun var mı?” =)

Komik günlerdi, ben olsam yemezdim ehe… 

Başlıyoruz internet üzerinden konuşmalara, artık arkadaşız. Aradan biraz zaman geçtikten sonra, bir gün arkadaşlarla otururken geliyor yanımıza, bakıyorum ki hiç baş başa kalıp konuşma durumumuz olmayacak, utanmazlığı iyice ele alarak, tam sandalyede yanımda otururken dizine vuruveriyorum. 

-tuvalete gitmek ister misin merto?
-hö????? (iç sesim ve ben..) topluca şok oluyoruz.

İçimde ki ses kendine gelipte “nerden çıktı o yaa!!” diye ciyaklarken, kafamı kaldırmamla, dudaklarını ısırarak gülmemek için kafasını başka yöne çeviren nesliyi görüyorum ve gülmemek için kendimi zor tutuyorum… of ya! 

O şaşırmış “olur” diyor ama fısıltı gibi bi olur… Kalkıyorum yerimden, tuvalete doğru yürürken oturuyoruz bi banka, ben rahatım, o rahatsız, neden rahat olduğumu anlayamıyorum, böyle heyecanın bini bin para olacak durumlarda hep sanki hamakta yayılıyormuş gibi rahat olurum ben… o ise elini ayağını koyacak yer bulamıyor, bi yanıma oturuyor, bi kalkıp bankın başında tepemde dikiliyor, bi elini dizlerine koyuyor, bi arkasına yaslanıp kollarını birleştiriyor, iki dakika nasılsın iyimisin, neler yaparsın gibi saçma bi muhabbetten sonra masaya dönüyoruz… 

O akşam ise kızların alay konusu oluyorum tüm gece… 

“tuvalete gidelim mi merto neydi duygu yaaa Allah belanı….” 
"İnsan hoşlandığı çocuğa tuvalete gidelim mi der mi be?! ahaha"
“aman,öf, çıktı işte öyle,ne biliyim ben laneeeet!!!”

Birkaç hafta sonra ise bir iftar yemeğine davet ediyor beni, 

-Bir iftar yemeği yapıyoruz açtığımız internet sitesi için, büyük bi yemek olacak benim davetlim olarak gelir misin?
-olur…olabilir...tamam gelirim.

Çok kolay oldu galiba… Ama neyse bundan öncekilere hep hayır demiştim, bu sefer de hayır dersem artık sıkar… gidelim bakalım diye düşünüyorum.



Gidiyoruz, eğlenceli bir yemek oluyor. Yemek bittikten sonra, beni eve bırakmak için yola çıkıyoruz, gece saat 01:00 civarı 

“bir yerlerde bir şeyler yiyelim öyle bırakırım seni” diyor, yine “olur” diyorum ve o gece saat 01:00’da oturduğumuz cafeden sabah saat 06:30 civarı kalkıyoruz… 

O günü bundan 1,5 sene önce burada “biri gelir ve her şeyi değiştirir” başlıklı yazıda anlatmıştım…

O zamanlar bilmiyordum tabii böyle olacağını çünkü ben o yazıyı yazdıktan yaklaşık altı ay kadar sonra birlikte olmaya başladık ama iyi başlık bulmuşum, nedense gurur duydum… =)

Neyse, o yemekten sonra görüşmelerimiz başladı, akşamları buluşup, herhangi bir cafede sabahlara kadar süren sohbetler, birbirimizin arkadaşlarıyla tanışıp, grup olarak toplanıp sinemalara gitmeler, stüdyoda, yemeklerde edilen sohbetlerle aylar geçti… 
Bu süre içinde, onun hayatına girenler, benim hayal kırıklıklarım derken, canımın habire yanıp durması sabrımı taşırmış olacak ki, altı ayın sonunda, bundan sonra aramızda bir şey olamayacağının kararını verdim ve sürekli aramızda bir şeyler olması için çetin bir savaş veren arkadaşlarımdan artık bir şey yapmamalarını, hatta konu bile açmamalarını rica ederek kararımı söyledim. 

“Mertle bugünden sonra aramızda bir şey olamaz, fazla bile bekledim, hatta hayatına birileri girdiği halde sabrettim, geçer dedim. Geçiyor ama sürekli yenileri giriyor, daha fazlası beni de küçük düşürür, aramızı da bozar, o yüzden artık kimse mert’e en ufak bir imada bile bulunmasın ne olursunuz, sanırım aramızda ki dostluk daha önemli, yoksa o da kalmayacak…” dediğim son gece, sanki bir şeyler planlanmış da, biliyormuş gibi, telefon etti, halbuki bilmesinin imkanı yoktu.

-Nerdesin,napıyosun?
-Stüdyodayız nesliyle sen?
-Cafedeyim bende, orada mı kalacaksınız?
-Evet sanırım buradayız bu gece ne oldu?
-Gelicem bir saate kadar olur mu?
-İyi tamam sen bilirsin, olur tabii.
-Görüşürüz.
-Görüşürüz.

04:00’te civarlarında çalındı kapı. Oturduk, çay, kahve derken başladık sohbet etmeye. Bir süre sonra nesli uyumaya gitti, kaldık baş başaaa...

“Böyle radikal kararlar aldığım zamanlar da hiç lazım değil böyle durumlar!”diye geçerken aklımdan. Bir yandan da “Ne konu açsam?” diye düşünüyorum ama o anda, mert yanıma geliyor ve yine aynı karıncalarda gelip mideme üşüşüyorlar… Elimi tutuyor, başını omzuma koyuyor, başlıyor konuşmaya, 

- Ben artık çok sıkıldım, her şeyi, bu belirsizliği bırakmak istiyorum, gördüklerim, yaşadıklarım, etrafımdakiler… Hislerimi kaybediyorum sanki. Bunaldım…

Dinliyorum öylece, bir şeyler söylüyorum ara sıra fakat kafam, ellerimde oynayıp duran ellerinde ve midemde ki karıncaların,bu durum biraz daha devam ederse,beni bayıltıp bayıltamayacaklarını hesabını yapma halinde… 

Söylediklerine karşılık ne dediğimi bile hatırlamıyorum. Ama konu dönüp dolaşıp benim ona olan hislerimden, onun bana hissettiklerinden açılıyor.

-Bana karşı ne hissediyorsun duygu?

Susuyorum bir süre. Laf mı soksam? Gerçeğimi söylesem? 
Makaraya mı vursam… Birden bir kaç ay önce söylediği bir söz geliyor aklıma;

-Bana, beni sevme, güvenme ama nefrette etme lütfen, demiştin, bende öyle yaptım. diyorum.

-öyle mi dedim? O o zamanmış şimdi öyle değil ama. 

Sonra bir şey söylüyor, ne diyor hatırlayamıyorum ama tokat atıyorum suratına hafifçe, bir hışımla kafasını kaldırıyor, 

-vurma yüzüme! 
-ne olacak vurursam! 
diyerek bir daha elimi kaldırıyorum ki, birden iki elimi de tüm gücüyle tutup beni kendine doğru çekiyor ve öpüveriyor…gerisini hatırlamıyorum, gözümü açtığımda hastanedeydim.şaka şaka.ehe.

O öpücükten sonra hiç konuşmuyoruz, sessizlik en güzeli sanki böyle zamanlarda… Sandalyelerimizi geriye yaslayıp, kalorifer peteklerine ayaklarımızı uzatıyoruz, çok soğuk… 

Arka fonda Levent Yüksel, “Fırtınam, felaketim, hasretim… Ölene kadar peşindeyim bırakmammm…” derken ve ben camdan dışarı, üsküdar’ın o en sevdiğim sokağına bakıp, ne diyordum, ne oldu diye bin bir şey düşünürken, o “mutluyum…” diyor sadece ve elimi tutuyor… 

Başımı çevirip ona baktığımda, kafasını sandalyeye yaslamış, ayaklarını uzatmış, hafifçe gülümseyen, yanakları pembe pembe, gözleri gözlerime kilitlendiği an nefes almayı unuttuğum o kasada ki çocuğu görüyorum… 

Çok beklemiştim…Bende mutluyum…ama söylemiyorum.

Sabah saat 08.00 civarlarında Nesli uyanıyor, 
“şükürler olsun!! Çatlıyacaktım..!” diye geçiyor içimden. 

-Of! Tutulmuş her yerim ya. Günaydın. Ben bi yüzümü yıkayayım.
-Günaydın, bende geliyim dur.

Tuhaf tuhaf bakışıyoruz ama takılıyorum peşine daha fazla dayanamıcam. O da anlıyor bir tuhaflık olduğunu...

-noluyo kızım?!
-ya bu beni sabaha karşı küt diye öptü!
-aaaaa! Nee! E sen ne yaptın
-tuvalete gitmem lazım diyerek buraya kaçtım, 
kafamı da musluğun altına soktum.
-hahahhaha…manyak! E teklifte bulundu mu? Beraber misiniz?”
-yoo değiliz..yani bi teklif olmadı…ay ne biliyim ben ya neyiz! 
Tuhaf bir şey oldu!

O sırada kapının arkasından mert’in sesi bizi bir anlık yerimizden hoplatıyor.

-Neslihan aldın mı bomba haberi??
-Ay.!!
-yooo almadım, ne oldu ki ya? 
-duyguyla beraberiz biz!

Sessizce çığlık atarak çak çak çak yapıp gülüşüyoruz. 
Biz tuvalette gecenin dedikodusunu yapmaya devam ederken, içeride kapo ile mertte nutella yiyerek kutlama yapıyorlarmış… Halbuki elmalı kurabiye ve şöyle en köpüklüsünden, şekerli bir türk kahvesi ile daha güzel oluyor, sorsalardı söylerdimm… =)

İşte, 9 Ocak 2010 gecesi, sabaha karşı 05:30 civarı böyle başlayan bir aşk vardı elimde…

Şu bir sene boyunca, beraber olduğumuz her günün ayrı güzel geçeceği, zaman geçtikçe aramızdaki sevginin daha daha çoğalacağı, nazar değecek diye korkumdan anlatamayacağım, her şeye değecek ve hiçbir şeye benzemeyecek, yerlere göklere sığdıramayacağım bir şeye başlamışım bilmeden…
Ama herşeyin bir nedeni varmış, yaşanacak her güzelliğin bir zamanı... O biliyormuş en doğrusunu, bende artık biliyorum... 
Allah baba, herşey için binlerce kez teşekkür ederim…

Arabada bağıra çağıra söylenen şarkılarınla, gidilen sinemalarınla, stüdyoda yerlere yatıp uyumalarınla,donarak birbirine sarılmalarınla, sevgililer gününü araba iterek bitirmelerinle, duvarıma asıp kuruttuğum çiçeklerimle, muhteşem bir kış… 


Polonezköy’de muhteşem bir doğa içinde, kuşlarla, ağaca bağlanmış salıncaklarınla köy kahvaltılarınla… Fener sahilinde denize karşı yapılan muhteşem sohbetlerinle, gecenin 4’ünde ortaköyde yenilen kumpirlerinle…harika bir ilkbahar… 


“FoçAşk” yazımda anlattığım o unutulmaz tatilinle, onuda keşfedelim, burayada gidelim, şunu da yapalım, bu gece de sabahlayalım, şurasını da görelim… seviyorum… çok seviyorum…derken…olağanüstü bir yaz… 



Çalınan arabamız ile beraber, arabasızlığa alışıp, taksilerde dinlediğimiz enteresan müziklerle eğlendiğimiz, uyanıp gözümü açtığım an yanımda kızarmış bir çift yanak gördüğümde, binlerce kez şükrederek kokusunu içime çektiğim o muhteşem ötesi sabahlarla… Klasik haline gelen “kuymak” haftalarımızla ve Fenerbahçe parkında, kollarında dönüp durduğum vedalaşma zamanlarıyla, biten eşsiz bir sonbahar… 

Yeniden gelen kış ve 2011...


Ne muhteşem bir seneydin 2010… 
Ben ne yaptım da bu kadar güzel bir şeyi hak ettim bilmiyorum ama sabredildiği takdirde, her sabah uyanıp da şükürler olsun dediği zamanlar da oluyormuş insanoğlunun hayatında… 

İyi ki sevmişim… İyi ki benim… İyi ki onunum… 
İyi ki!İyi ki! İyi ki! Diye sayıklayıp durduğu zamanlar… 






Mert Değirmenci,

Seni o kadar çok seviyorum ki tüm kelimelerim az önce bitti… 
Bu yüzden bu yazıyı burada sonlandırıyorum. 
Nasıl anlatabilirim diye çok düşündüm, gülüşün geliyor aklıma her defasında, hissettiğim şey; 


Mutluluktan ağlamakla, gülmek arasında ki ince çizgisin sen… 


                                                    Başka türlü tarif edemem. 

Nice nice senelerimiz olsun sevgilim… Bir ömür olsun… 
İyi ki doğmuşuz biz…! İyi ki varız! 
İyi ki sevmişim seni, herşeye değermişsin…








Çarşamba

Aşk Var mı Sahiden?

Kendime sormuyorum sadece bu soruyu, hepinize soruyorum.
İnsan tuhaf hisseder ya bazen, hani beyninizin tam ortasına yerleşmiş koskocaman bir soru işareti vardır ama onun sebebini
bilemezsiniz bi türlü…
Hangi cevabı alınca rahatlayacağım acaba? Sorusu kemirir durur insanı. Galiba öyle bi dönem bu, kocaman bir soru işareti, fazla beklenti, tuhaf bir ağlama hissi, aşırı alınganlık ve sürekli bir hayal kırıklığı…
Ne oluyor? Dersen yine verecek cevabım olmayan bir durum… Yok bişey…

Sadece merak ediyorum işte…
Onca aşk romanı yazılıyor, tüm filmler, dinlediğimiz tüm bu şarkılar, hepsi aşk üzerine değil mi?
Peki nerede bu deli divane, hesapsız, kitapsız birbirine aşık olanlar?
Biz niye görmüyoruz?

Galiba yaşarken sorumluluklarıyla birlikte toplumsal göreve dönüşen aşk, sadece kitaplarda, şarkılarda, filmlerde özgür…

Kendisinin yaşayıp yaşayamayacağından emin olamadığı aşkı arar genç kızlar aşk romanları okurken. Kaybettiği, kıymetini bilmediği aşkları anar olgun kadınlar o romanlarda. Genç adam öptüğünde genç kadını, içi titrer okuyanında... Kimi öpülmeyi bekler beyaz atlı prensi tarafından, Kimi sevgilisinin, kocasının kendisini “öyle” sevmediğinden yakınır, kimi de sevgilisinin kendisini “öyle” öpmesini istediğinden…

Peki kadınlara mı yazılıyor hep bu romanlar?
İçinde aşk geçen kitapları okur mu erkekler?

Onların daha önemli, daha acil dünya meseleleri vardır çözmek zorunda oldukları. Aşkı ne okumaya ne de yaşamaya vakit vardır artık.
Mümkünse her şey daha kolay olmalıdır.
Kadınlar aşkı aramadan kendilerini sunmalı, beklentileri erkeklerinki kadar direkt ve duygusuz olmalıdır. Zamanla aşkın anlamının unutulması beklenir böylece. Çünkü âşıkken hissedilen tatmin için aslında âşık olmaya gerek yoktur.
Böylece romanlardan fırlayamazlar bir türlü…
Hep o sayfalarda, o perde de kalır tüm sevebilecek erkekler…

Gelişen çağa ayak uydurma zorunluluğu, bilgisayarlar kadar somutlaştırmıştır zaten aşkı. Yalnız bir arkadaşınızı, ona uyacağını düşündüğünüz bir başka yalnız arkadaşınızla tanıştırmaya kalktığınızda bile “Önce bi facebook’tan bakayım resimlerine,” demiyor mu iki taraf da?
Âşık olmak için kapılıp gitme faktörünü silmek üzere her şeyi oturduğumuz yerden yapabilme gücünü sağlayan, gözünü sevdiğimin teknolojisi...

Yalnızca filmlerde öpüşüyor adamlar, hiç bırakmayacakmış gibi,
sarılmanın sevişmekten daha değerli olduğunu hissettirerek…
Ya da sadece romanlarda sadık kalıyor erkekler kadınlarına…
gözleri kimseyi görmeden…
Sadece şarkılarda bekliyor sevgililer birbirlerini aylarca, yıllarca…


Aşka dair yazılanlar da olmasa,
Nasıl seveceğimizi…
Nasıl umutlanacağımızı…
Beklersek hak edeni, nasıl sevileceğimizi hatırlamak mümkün olmayacak sanırım…

Sıkıldım... Hayırlara çıksa bari bu gece...

Hayat savurmadan,
Yıllar sararmadan,
Aşk mümkün müdür hala...
Zamana aldırmadan,
Korkmadan utanmadan,
Aşk mümkün müdür hala...
Aşk mümkün müdür halaaa...

Salı

Niye Ağlıyosun Yine????

Ne bileyim...
Çiçek aldı bugün sevgilim bana, ilk defa yanından geçtiğimiz halde bir çiçekçiyi görmemişken, hatta "keşke içinden gelse de...." diye bile düşünmemişken ve hiç beklemiyorken, öylesine işte...
Bi sevindim, bi sevindim... Şimdi duvara doğru baktıkça gözüme takılıyor, suratıma bi sırıtma, boğazıma bi düğüm, gözlerim falan acıyor işte...

"Aşk acısını kadın bir erkek kadar çekmez. Zannetmiyorum. "

Böyle demiş bir dergide, ünlü bir erkek oyuncu. İsmi lazım değil.
Dediği bence birbirini hiç anlamama halini görmek için yeterli...

Kadın duştan çıktı ve masanın üzerine bırakılmış sandviçle bir fincan çayı gördü.

Ekmeğin içi çıkarılmıştı.

Kadın bunu fark edince ağlamaya başladı.

Gülriz Sururi'nin kitabı "Seni Seviyorum"un kahramanı Sahra satırlarda, kitabı okumakta olan bense yatağımda, ağlıyorduk.

Ekmeğin içi çıkmış diye. Onu seven adam bu detayı atlamamış diye. Böylece seni seviyorum dedi diye...

Delice değil mi?
Kadınsı bir sersemlik hatta!

Adam kadına yiyecek bir şeyler hazırlamış, üstelik ekmeğin içini çıkarmış... Kadın da buna ağlıyor!

Zaten bu kadınlar her şeye ağlıyor...

Sevgilim kuzenime yazarken "siz benim ailemsiniz" demiş.
Sabaha kadar düşünüp düşünüp ağladım.
O da beni, benim onu gördüğüm gibi görüyor diye... Bunu bu şekilde dile getiriyor diye...

Canım çok tatlı çekiyor dedim, gecenin bi vakti üşenmedi, kalktı aldı getirdi. Aşağıya inip tatlıyı aldım, eve çıktım, pakedi açtım, oturdum ve bu kadar değerli hissettirdiği için ağladım, sonra yedim...

Sımsıkı sarılıp alnımdan öptü, ağladım..

Sen benimsin, nasıl giderim, var mı öyle bi ihtimal? dedi
yok mu? dedim
yok... dedi
ağladım...

Ne var oysa değil mi?
Delilik işte...

Bu delilik haliyle seviyor kadınlar.
Ufacık, saçma sapan, saç telinden ince şeylere vuruluyor, oradan çıkıp savruluyorlar. O incecik şeyler yerle bir ediyor onları.
Bu yüzden hiç anlamıyorlar "ne var bunda şimdi" diyenleri...

Televizyonda izlediği haber, dinlediği şarkının sözü, başka insanların aşkları "uzak" değildir kadınlara.

Sevme eşikleri ne kadar yüksekse öfkeleri de o kadar yüksekten eser. Bu yüzden can acıtır öfkesi kadınların... Hiç unutmazlar üzerlerini örten elleri, kahvesini şekerli içtiğini unutmayanları. Ekmeğin içini çıkaranları, ateşine bakanları, terini silenleri... bir de söylenen sözleri...

Sevmek küçük bir şey aslında. Küçücük bir zeytin tanesi gibi..
Ama kimin umurunda küçük şeyler?
Belki kadınların umurundadır...

Pazartesi

Ebelek Gübelek Toplum

Bugün belliydi zaten böyle olacağı... Yazmasam olmayacak gibi sanki, canım sıkılıyor canımmm...

İnsanın kendini, kendi evine ait hissedememesi ne kötü... Hem zaten benim evim değil burası, annemin ve babamın evi, ama ah ettim, bir iş bulmam lazım hemen ve kendi düzenimi kurmam lazım bir an önce.... Kendi kurallarımın olduğu bir yerde yaşamak istiyorum... Mecbur bırakıldığım şekilde değil... sıkıldım neyse...

Burayı açalı 2 sene olmuş, benim blogummm, canım blogum canım canım, iyi doğdun DYG!

Ebelek gübelek bir toplum olma yolunda adım adım ilerlerken, bazen aklımın sınırlarını zorlayan durumlara şahit olmak sinirlerimi bozsa da onlarla eğlenmek çoğu zaman daha iyi bir çözüm oluyor...

İçimde, kafamda susmayan birileri var ve benimde onun ağzına terliği yapıştırasım var... Sussa da elalemin derdi beni germese, sussa da keyfime baksam, banane desem, kendi hayatımla ilgilensem değil mi?

Ama yok.... Bana şu gezegende rahat, huzur yok!

Neymiş?

Nurgül Yeşilçay; “Cem’ le sevişiyoruz!”
Hah durur durur bunu düşünürdük biz de, iyi oldu bildiğimiz, o zaman biz de sizi ayakta alkışlıyoruz!!! Valla rahatladım...

Eurovizyon’ a kim gitsin?
Mümkünse kasığından tanımadığımız biri olsun! Atiye gitsin...

Ölüm acısını facebookta yaşamak...
Kimse sesini çıkaramadı. Tüylerim diken diken ama benim de söyleyecek sözüm yok, acı insanı şaşırtır diye bir yol buldum anlamak için... Ne diyeyim...

Bülent Arınç; “Bağdat Caddesinde sosyete oturuyor.”
Vee işte bir bölüp ayırmadığımız bu kalmıştı.
Sosyete halk, varoş halk, fakirler, zenginler. Cumhuriyet yürüyüşünü küçümseyen zihniyet başka neleri küçümser acaba?
Erenköy camisinde kılınan namaz namaz mıdır mesela?

Diyanete danışasım var..

Neyse, yeni felsefemi burada da uygulamak istiyorum, başka türlü söylen söylen bitmez... KGG... oh....

Zaten başımı göğsüne koyduğumda, güven hissedebildiğim, deli gibi sevdiğim adam ile yaşadığım o bahtsııızz...şanssızzz...lanetliii ve bir o kadar da güzel geçen cumartesi gecesinin bile, şööyle kahvemi alıp da düşünerek keyfini çıkaramadım daha... İstiyorum ki hep yanında kalayım...

Ama benim bu aralar derdim başka, kafam başka yerlerde...

Hani bazen topluluklarda birileri, diğerinin özgüveni üzerinde oynayarak şekillendirir ya ortamı ve muhabbeti... Hani her şeyi bilen kadın ve adamlar vardır... Evlilikte ahengi, aşkta morali, arkadaşlıkta siniri bozanlar.. Depresyon yaratıcılar derim onlara...
Karşılarındaki kişinin kırılganlığı ve hassaslığı ne kadar derinse onların güçleri de o denli yüksek olur...

Kirpiyi dürten, dürttükçe dikenlerin daha çok çıkmasına sebep olan hain çocuklar gibidirler...

Sosyal beslenme biçimleri böyledir. Kendi güvensizliklerini başkalarını aşağılayarak ve bunu da "şaka yapıyoruz" maskesi altında yaparak, yok saymaya çalışırlar...

Basın ve siyasette de yol alma biçimi böyle olanlar, bir şirketi böyle yönetenler, medyadaki bu tarz ünlüler nedense giderek daha çok tercih edilir oldu, daha popüler isimler haline gelmeye başladı...
Bir Okan Bayülgen...
Gerçi kendilerini severim ama en gözle görülür örnek o geldi aklıma...
Konuğunu azarlayan sunucular, izleyicisini paylayan programcılar, herkesi küçümseyen yazarlar...
Ne çok izleniyor, okunuyor ve daha da ilginci önemseniyorlar...

Kırılgan olmak neden yeni bir suçmuş gibi değerlendiriliyor artık?
Duygusal olmak neden insani bir defo olarak görülüyor?
İncinebilmek ve bunu dile getirmek neden kötü bir hastalıkmış gibi algılanıyor?

Oysa kaba olmak, kalp kırmak, küçümsemek değil miydi biz çocukken insana yakışmadığı söylenen davranışlar?

Birini incitmekten dolayı zafer kazandığını düşünebilir mi kişi gerçekten?

Aklıma takıldı işte öylesine... Uyuz oluyorum...

Başkalarının özgüvenini parçalayarak yamalı bir kılıf mı yapıyorlar acaba kendi güvensizliklerine?

Muhtemelen...

Sorsan, sevdiğimden yapıyorum, eğleniyoruz derler. Bir de şakadan anlamayan sen olursun değil mi?

Evet bu tarz şakadan anlamıyorum ben ve istemiyorum böyle espri anlayışına sahip insanları etrafımda.

Moralimizi bozan kimseyi tutmayalım yanımızda derim.
Sevgisini kasıtlı olarak, ifade etmeyeni anlamaya çalışmayalım.
Konuşmaları kinaye dolu laf sokuculara tahammül etmeyelim...
Beş dakika bile dinlemeyelim her şeyi bilip de öğretmelere doyamayan adam ve kadınları.
Ve Kesinlikle yok sayalım sadece kendi şartlarına göre kural yaratanları...
Can sıkmaktan başka işe yaramıyorlar çünkü...

Ha bir de... Kırılgan olmak iyidir. Hâlâ bir kalp taşıyorsunuz ve birilerine değer verebiliyorsunuz demektir. Değerli olan kendi değerini kendi yok ediyorsa, artık ona da yapacak birşey yok... Ne diyelim... KGG... =)

Cuma

Bazen sıkılıyor be insan... =)

Ooooo...Selamlar...
Nabersiniz yahu? aaaa özlemişiiimm...
Meraklanmaya başladıysanız, yaşıyorum ama iç güveysi bile benden hallice.
Yazamadım bayadır, kilitlenmiş haldeyim ne yapayım, kafamdan geçenlerle savaşmak çok zor oluyor çoğu zaman. Neyse iyiyim bende, büyüyorum falan işte, sancılı geçiyor biraz ama olsun yine de eğlenceli =)

Bak yine aynı şey.Düşünüyorum düşünüyorum bişey gelmiyor.

Böyle kendini sıka sıka yazmak gerçekten zor.. Ama çıkmıyor mübarek !
Ne saçmalasam neeetsem bilemiyorum.
Heh başlıyorum, oracığa,buracığa,şuncuğa,buncuğa,herkesciklere saldırıcam huhuhu!

Geçenlerde bir gazetenin magazin sayfasına denk geldim, seren serengil denen o ne iiiiddüüüü bilmezin bir olayı varmış, haberim yoktu ama o gün çıkan haberi okuyunca işin öncesini merak ettim, girdim google'a az araştırdım. Araştırdıkça hayretlerim bile şaşmadı, o derece iğrendim. Hani evlilik dediğin o "müeessseeesse" kutsaldı arkadaş! Yumruğumu masaya vururum! uyuz oldum! Ne kadar gerzek varsa, bizim ülkemizde adam yerine konuluyor pes de pes!

Neymiş olay dur azıcık bahsedeyim sende yuh de, hatta gerisini bile getir, ben umuma açık yerlerde fazla ileri gidemiyorum malum... =)

Musa demiş kiiii,

Seren göbeğine bez bağladı, photoshopla göbek yaptırdı...
Sonra bebeği kordon dolanmasından öldü diye yalandan ağladı...
Milleti ağlattı...
Zaten parası da yoktu...
Ayrıca takma kirpikleri çıkınca da çirkindi!

E yuh!!!...

Seren'de demiş kiiii,

Musa hırsızdı...
Çocuğunu çöp poşetiyle attı..
Zaten işi de yoktu...
Paramı da yiyordu...

E sana da yuh!!!...

Bunlar ne? Kutsal evliliğin anıları...

Magazin bu yüzden seyretmiyorum işte! Ama insan gazetelerde çarşaf çarşaf görünce okuyor ister istemez. Sonra bir kavga bir kavga kendimle. Onların yüzü kızarmaz, ben alı al moru mor. Üstelik bu magazin haberini takip etmem gerekecek! Çünkü içimde bir merak bir merak. Sıradakileri merak ediyorum. Bundan sonra özellikle Musa bilmem kim ile beraber olacak, o cesur (!) bayanı merak ediyorum...

Koklayarak seçilmiyor ki diye bir savunma var ya, koklayarak seçiliyormuş.
Bilim adamlarının yalancısıyım. Ama hangi kokuya gittiğimiz allah kerim...

Aslında banane! ba-na-ne! bize ne!?

Ama sokuyorlar gözümüze işte.
Yabancı bir maddeye maruz kalan bünyede düşünmeye başlıyor. Ne yapsak, ne yapsak...?

Önce boşanıp sonra evlenelim!
Ya da şöyle bir teklifim var, her evliliğin ilk senesinde bir mahkeme öneriyorum. Çocuk çoluk yapmadan. Şöyle keyifli keyifli bir kavga çıkar ama okkalısından olsun! sonra bir mahkeme aç yaslan arkana arkadaşım,izle bakalım olanları.
Sonra isteyen buyursun barışsın olanlardan memnunsa ya da nerden dönsen kardır hesabı hazır hakim duruyorken karşıda tek celsede dün öpüştüğün bugün yabancı.
Sen sağ ben selamet...
E korkuyor insan haliyle! Bu ne ya!

Aşık oluyoruz...

Elele tutuşuyoruz...

Öpüşüyoruz...

Sarılıyoruz...

Sevişiyoruz....

Arkadaş oluyoruz....

Gün geliyor beraber yalan söylüyoruz...

İnanmadığımız savaşa giriyoruz eşimiz inanıyor diye...

Anne, baba, yol arkadaşı oluyoruz...

İster bir sene, ister on sene...

Hayat arkadaşı oluyoruz...

Peki, nefret edince mi bitiyor evlilikler, beraberlikler?
Yada nefret edilmek umrunda olmayınca mı?


Neyse, şu haberleri okuduktan 3 gün sonra seren'in albüm çıkardığını gördüm, bu durumda kendi reklamını yapmanın haklı gururunu yaşayarak, keyfini çıkaran ve son bir kaç haftaya adını altın harflerle kazıyan serengil'e bir kelimede benden olsun...

Sen eskidin kiiiii, kimse yüzüne bakmaz kiiiiii, na nı na nı na na....

Seren'den sonra kendime geliyorum, öncelikle beni özelden arayıp duran, türlü türlü laflarla ilişkime balta vurma girişimlerinin hepsi sonuçsuz çıkan ama yine de pes etmeyen hırslı manyağa lafım! senin önce azııını burnunu kırıp, sonra saçını başını yolucam arkadaşım bilgin olsun! allah yarattı falan,hikaye...

Neyse, böyle durumların sıkıntılarını uzun sürdürmemeyi öğreneli baya olmuş, yada bunları uzun süre dert ederek hayatımdan ki güzel zamanlardan çalmamayı akıl edecek kadar büyümüşüm ben...yaşasın! =) hemde o telefonlardan sonra elimde profiterolle sevgilimin yanına gidip koskocaman sarılabilecek kadar...yaaaa...canıma değsin!

Aslında ayrılmamız için deliren bu kişinin facebok'una =P bakmayı çok isterdim, eminim o da şimdilerde herkes gibi özlü özlü sözler yazıyordur iletilerine.
Hayır yani dünyaya nam salması an meselesi olan tüm felsefe guruları ve filozoflar arkadaş listemde de, o sebepten...eh böylesine bir kültür patlamasının tam ortasında barınabilen biri olarak, bulunduğum durumun haklı gururunu yaşarken şu anda çoook pislik olduğumuda kabul ediyorum aehihihahehhi =)))

Hele de 14 ile 20 yaş arası, hayatın tüm derdi kederi üzerlerine yığılmış olan ve feleğin çemberinden geçmesine ramak kalanlara hayranım desem yalan olmaz...
Ya aşkları dünyanın en büyük aşkı... Ya dertleri en büyük derdi...
Ya asıyorlar, ya kesiyorlar... bi atarlar, bi giderler... alayına imiş hemide!
Ya da "@" ile başlayan yer bildirimleri, nerdeysen nerdesin, dışarı çıkmışken internete gireceğine ,biraz etrafına bak, oturda iki kelime sohbet et, bi dergi,bi gazete oku kızıaam! 2 gün önce Tunceli'de yine şehit verdik haberin var mı acaba?

İyi ki ben lisedeyken facebook yoktu, açıkçası kimsenin aklımın popoma kaçtığı günlere şahit olmasını istemezdim... zavallı yeni nesil... =P

Peki gelirsek işin ciddi kısmına, büyük büyük kelimeler dolanıyor ya etrafta son zamanlarda. Hani yaşam felsefemiz diye gösterdiğimiz, bizi anlattığına inandığımız için paylaştığımız yada kullandığımız özlü özlü sözler var ya hayatımızda.
Bir yanlışlık yok mu sanki bu işte? Özlü özlü yaşayan bu kadar insan varken dünya cennet olmalıydı. Neden cehennem sorarım size?

eeee mesele büyük konuşmak değel yeğeeen...

Böyle işte, bazen sıkılıyor be insan.
Ondan,bundan,şundan.Hep üst üste geliyor ama napalım.
Yinede camdan dışarı bakıp "istediğin kadar ilerleyebilirsin,bu dünya senin!" diyebilmek...buda olmasa...

Aaaaydin görüşürüz...
Öpücüklerrr...öpücükkler...

Pazar

Biraz duygu...Biraz uyku...

Oh valla... Yağmur yağıyor, hava mis, keyfim yerinde, saat 05:00 civarı, bir kahve daha yapıp bu yazının başına oturmalı mıyım??! diye savaşıyorum kendimle...
Yoksa duşumuda almışken uyumalı mıyım?
Bu yağmuru ve şu keyfi bırakmayı hiç istemiyor canım. O zaman kahve mi yapayım ben :)
Ve geldim...

Öncelikle 2010'un şu ilk şahit olduğum sonbahar yağmuruna merhaba...
Yine güzel bir gece ve ertesinde güzel başlayan bir günün daha sonundayım =)
Birlikte buruşmak istediğim adamın yanından çıkıp da eve gelmeler artık daha bir işkence gibi sanki... Halbuki ne güzel yayılmış dizi izliyorduk! Neyse, bir
uyku hali varki üzerimde kaç gündür, gördüğüm her yerde kıvrılıp uyuyasım geliyor... Hava geçişlerinden midir, nedir...fena...

Ayrıca, hayal kırıklığına uğruyorum sanki...
Öyle bir şey ki, kabulleniş mi desem, incinme mi desem, adını koyamadığım bir şeyler var üzerimde. Bilemiyorum...
Değişiyor muyuz...?
Nedir dersen verecek cevabım yok.
Şu şu şu diyemem ama hissediyorum... Tuhaf...

Aman, neyse, konuma geçiyorum. Hatta soruyorum.
Sence bir kadın niye kavga eder? Nasıl eder?
Şimdi bu yazı bu akşam dinlediğim hikayenin esas kızına ve "biz"e olsun, eğer planladığım gibi yazabilirsem, ben dahil pek çok hemcinsimi ifade edebilmiş olaraktan kendimle gurur duyacağım!

Kafası çalışmayan hırtlar, kadını zerrece tanımayan kazma türü erkekler, bir kadının öfkesinin ne anlama geldiğini bilmezler, bilmiyorlar...
Tıpkı bir kadının kavga esnasında söylediklerinin ne anlama geldiğini bilmedikleri gibi...

Kadın bir erkeğe duyduğu öfkeyi hiçbir zaman direkt göstermez...
Esas öfke duyduğu konuyu mutlaka değiştirir, başka bir konudan çıngar çıkartır ve satır aralarında söyledikleriyle bir nevi mesajlaşır...

Ama bizim erkeklerimiz “Bizimkinin heyheyleri üstünde...” türünden zırvalarla, “Aybaşısı mı tuttu bunun?” gibi ifadelerle kadınları aşağılasalar da, esasen her iki durumda da olayı kavrayamazlar...
Çünkü kadın, kavga ederken, kavga konusu olan konuyu değil, ilgisiz ve alakasız konuları kavga konusu yapar...
Mesele kadının neden kavga ettiğini, niye durup dururken hır çıkardığını, niye ortalığı ayağa kaldırdığını, niye yine maraza çıkardığını anlamaktır...

Gerçek nedenin ne olduğunu bulmak “kadından anlayan erkeklerin” işidir... ;)

Mesela bir kadın durduk yerde yanındaki erkeğin sinirini bozacak kadar şuh bir kahkaha atıyorsa, onu kıskandıracak şekilde etraftakilere ilgi gösteriyorsa, mutlaka “adama” bir bedel ödetiyordur...

Adam denilen o kazma, ya masadaki bir kadına bakmıştır ya çevredeki kadınları yiyecek gibi süzmüştür ya da yediği haltları etrafa böbürlenerek anlatmaktadır...
Bu durumlarda kadın, “o iş öyle yapılmaz böyle yapılır” dercesine davranır...

Ya da benim gibi hırsını almak için zaman ve mekan kollayarak, uygun ortamı bulduğunda fitil fitil burnundan getirir. Gerçi yukarıda yazdığım ilk taktik en cazip olanıdır ama belki de insaflı tarafıma denk gelindiğinden, daha bu şekilde bir hınç alma yoluna gitmemişimdir, şimdilik...

Kadın, sevgilisine yakınıyor telefonda;
-"Çok ayıp ettin... Beni Edirne’ye götürmedin... Söz vermiştin ve hiç sözünde durmuyorsun... Ben de bildiğimi okuyacağım...!!”

Bir süre tartışıyorlar, adam bulunduğumuz yere geleceğini söylüyor.
Başlıyoruz beklemeye, o sırada da konunun üzerinde konuşuyoruz ve adam gelmeden 5 dakika önce kadında değişimler başlıyor, makyaj yenileniyor, saçlar kendine getirilip biraz ıslatılıyor ve üzerinde ki gömleğe gözle görülür şekilde bir göğüs dekoltesi konduruluyor.

Adam masaya geldiğinde, kadının dekoltesine bi an bakıp kaldıktan sonra, kadının suratına doğru yerinden fırlattığı gözleri, kızarmaya başlayan elmacık kemikleri ve "üşümedin mi?", "üzerine birşeyler alsana??!!" sorularıyla oldukça eğlenceli gözükse de, asıl kadının verdiği "yok canım üşümedim böyle iyi.." cevapları ve anlamamazlığa yatışı, dudaklarımızı kanatacak şekilde ısırmamıza sebep olandı... Ayrıca “bildiğini okumanın” ne anlama geldiğini gösteriyordu ve bu daha başlangıçtı... Gülmemek için kafamı başka taraflara çevirsemde başarılı olduğumu söyleyemem...

Erkeklerin çoğunluğu, “bir Edirne’ye götürmeme" işinin buralara nasıl geldiğini anlayamazlar... Oysa konu, kesinlikle Edirne değildir... Zavallı Edirne!!!
Edirne bir kurbandır...
Ne diyordu kadın:
“Söz vermiştin... Zaten hiç sözünde durmuyorsun...”

Kadının anahtar cümlesi “zaten hiç sözünde durmuyorsun”...
Sözünde durulmayan konu da Edirne değil adamın her yıl vermiş olduğu “evlilik sözü”dür...

Sen kadının sözlerinin peşinden Edirne’ye gidersen elin boş dönersin...
Göğüs dekoltesiyle, zavallı Edirne arasındaki bağlantıyı bir türlü kuramaz,
“bu kadınlar ne acayip yaratıklar” deyip durursun...
Hatırlanması gereken konu taaa en başlardadır,
Edirne’deki Kırkpınar şenlikleri değil...

Yani demem o ki;
Bir kadın maraza çıkardığında bir erkek marazanın kendisine değil, gerçek nedenine yönelmelidir...

Ha diyorsanız ki; "Takmam ben vırvırcı kadını" o zaman o zaten takacaktır zatınızı, zamanı geldiğinde...

Geçmiş ola...

=)

Duygu...Biraz duygu...
Bütün isteğim buydu...
Biraz deniz...Biraz uyku...
uuuuuuu.......

Cuma

Özledim...

Blogumun yeni tasarımına ilk yazım yine aşk üzerine olmalı...
Zaten başka ne var ki güzel giden, hem ne zaman Sezen Aksu'nun "Seni pamuklara sarmalar sararımmm...." diye bağırdığını duysam sevgilime olan aşkım tavan yapıyor...

Paylaştığımız her an beynime bir daha çıkmamak üzere kazınıyor sanki, özellikle son iki haftadır ilk kez bugün göremedim, böyle özlemek olmaz olsun... Anlatsam zannedilir ki haftalardır görüşmüyoruz, halbuki daha dün her zaman ki gibi süper bir gün geçirmiştik... Ayrı kalmak istemiyorum artık... =(

Neyse..

O'na olsun... her kelimesi...

Senden önce ne yapardım ben,bunu hatırlamaya çalışıyorum.
Hatırlamaya çalıştıkça da kocaman bir boşluğun içine yuvarlanmış gibi oluyorum.
Senden önce ne yapardım ben?
Yada, Senden önce nasıl mutlu olurdum?
Neler sevindirirdi mesela beni?
Yine aynı kitapları okurdum, yine aynı müzikleri dinlerdim. Ama senden sonra sanki hayatımda ilk kez müzik dinliyormuşum gibi geliyor.

İnsan beyni ne tuhaf... Cevabını bulamadığım durumlardan hoşlanmasamda ilk defa bu durum beni fena halde eğlendiriyor, iyi banane napıyorsam yapıyormuşum diyesim geliyor. Demek ki oldukça manasızmış ki bir türlü senden öncesini hatırlayamıyorum... Şimdi hepsinin bir anlamı var...

Bir de çok uykum var ama bu akşam nereye uzansam, gözlerim açık kapalı farketmiyor, seni düşünüyorum, seninle dolu dolu geçen şu 10 ay'ı, ondan önce ki 6 ay'ı ve inanamıyorum bu hale gelebildiğimize...
Suratıma bi sırıtma yayılıyor yavaş yavaş...
İlk tanışmamız, falcı, gözünü sevdiğimin facebook'u!, bir iftar davetinden sonra başlayan sohbet ve sabah ezanı ile saatin farkına varmak... Sonrası...
Ne çok bekledim seni...

Şimdi ise,
Uykuya dalmadan önce suratımda hala anlamsız bir sırıtma oluyorsa,
Sesinle, aramanla uyandığımda, benimle birlikte uyanan güne senin adını veriyorsam,
Her buluşma öncesi hep aynı şekilde heyecanlanıyorsam,
Yanına gelirken, o parkın taşlarını nasıl yürüdüğümü bilmiyorsam,
İçtiğim çayın şekeri, sigaramın dumanı, kahvaltımın her lokması sen oluyorsan...
Sana gelirken sokakta bana bakan her insana sırıtasım geliyorsa,
Sevdiğin şarkıyı defalarca başa alıp bıkmadan defalarca dinleyebiliyorsam,
ve o şarkının her sözüne seninle ilgili ayrı bir anlam yüklüyorsam...
Yorucu bir günün sonunda ufacık bir sözünle, bir gülüşünle uzun bir tatilden dönmüş gibi enerji doluyorsam ve o enerjiyle hiç uyumadan günlerce çalışabileceğimi düşünüyorsam...

Yok bu ben değilim...
Benim de... Başka bir benim yani...
Yaklaşık 2-3 senedir ilk defa yürekten mutluyum diyebilen bir ben...
Deli gibi aşık bir ben...

Bir de sen varsın...
Kaybetmekten ölürcesine korktuğum, sonrasını düşünmek bile istemediğim, hayatım boyunca yaşadığım en büyük mutluluğun sabah sağıma döndüğümde yüzünü görmek olduğu, her gece yanımda olduğunun hayalini kurarak uyuduğum, bir sözüne dünyaları verebileceğim, aşık olduğum adam...

Herşeyinle, olduğun gibi, herşeyden çok, herkesten çok seviyorum seni...

Dedim ya, uykum var ama seni düşünmekten uyuyamıyorum...
Şimdi bir kaşık çocukluk uykusu istiyorum.. uyumadan biraz önce.. tok karnına, bir tatlı kaşığıyla.. açık olmalı odanın penceresi... perde oynamalı ayın kokusuyla.. kızarmış çarşafın üzerine, gece dilim dilim sürülmeli… sen olmalısın başucumda... koynunda olmalıyım ben... saçlarımla oynarken, bana ince ince beni anlatmalısın... uyuya kalmalıyım öylece, ellerine dokunarak, kokunu duyarak... Boynumda, saçlarımda hissetmeliyim nefesini...işte böyle hayal ediyorum seni beni…

Çok özledim...

Salı

FOÇAŞK

Tatil bitti. Yani benim için. Denize girdik, fit fit gezdik, yandık, karardık, arada yanımızda götürdüğümüz sıkıntılarımızdan kaçıp sevgilimle birbirimizin koynuna sığındık yada kendimizi kandırdık ama eğlendik.

Kitap okumadım, gazete bir kez okudum içim sıkıldı bıraktım. Televizyonda haberleri gördükçe saydım, sövdüm, mümkün olduğunca duymazlıktan geldim. Her gün bir gömlek ütüleyerek, ütü ile aramdaki samimiyeti geliştirdim. Hatta parmağımı yakmasıyla fazla laubali olduğumuzu düşünüp kendileri ile münasebetimi tamamen kestim.

Günleri şaşırdık, çabuk geçmesin diye dualar ettik ama nasıl geçtiğini anlamadığımız muhteşem bir dokuz gün geçirdik. Önce İzmir'i fethettik, ilk gecenin bi vakti faytonla gezerek, sonra ise sinemaya gidelim, bowling oynayalım, go-kart'ta yarışalım, güzel yerlerde yemek yiyelim diyerek beyaz kelebeğimizle.
Karşıyaka, Alsancak, Kordon, Mavişehir, Bornova, Bostanlı vs...
Muhteşem, sahil şeridine kurulmuş, güzelim bir şehir İzmir... Kızları ile ünlüydü ya hani, Kordon'da o doğa harikalarına pek rastlayamayarak hayallerimiz suya düşse de, Karşıyaka'nın hatunlarına diyecek yoktu açıkçası...
Kıskanırım, baktırtmam, hakkımdır! Ama yiğidi öldürüp hakkını vermek lazım gelir...
Güzeldiler, hoştular, güzel olmayanları bile bakımlıydılar...Beğendim ;)

Sonra İzmir yetmedi bize, Bergama Antik kent'i, Artemis tapınaklarını, Artemis tepesini ve muhteşem ötesi manzarasını gezerek tekrar koyulduk yola, ruhum çingene benim ruhummmm, turistlere 240 euro'ya satılan halıyı pazarlıkla 120 ytl'ye aldık ve devam ettik...
Sarımsaklı, Ayvalık, Cunda...
Sarımsaklı plajında jetski ile sahilden 400 metre açıkta iki kez devrilmemiz, o hız, denizin içinde oynadığımız oyunlar...
Cunda'da papalina, pavurya bacağı ve lor tatlısı denemeleri...
Bir günde 350 km yol katetmek yorgunluğumuza yorgunluk katsada,
Muhteşemdi...
Denizi, kumsalı, evleri, sokakları, insanları...

Ege'nin insanı hakikaten başka...
Ben sıcaktan bunalmış hızlı hızlı yürüyüp gölge bir yer ararken,
çantamda telefonunu arayan sevgilimi gören tonton bir amcanın,
-Kızım polis çağır çantanı karıştırıyorlar demesi.
Bileklik almak için tezgahın önünde sahibinin gelmesini beklerken,
-Pardon bu tezgahın sahibi nerede? diye sorduğumuzda
-Ya kocasını boşamaya gidivemiştir, ya dövmeye diye cevap veren diğer esnafın bizi kahkahalara boğması.
Tekne turunda, sevgilim kafasındaki şnorkel ile denizden çıkmazken, ben arada bir ona bakmak için ve hani yakınlardaysa balıklardan korkuyorum yanıma gelsin de bir girip çıkayım suya diye bir kendi yerime, bir teknenin ucuna gidip gelirken, her yanından geçtiğimde yanındakilerle rumca konuşan bir amcanın, benim bir o tarafa, bir bu tarafa gittiğimi gördüğünde,
-bi o yana gidiveriyon, bi bu tarafa gidiveriyon, napacen gari ben anlamadım ki seni dediğinde,
-sevgilime bakıyom gari, o da gelmiyo ki bu taraflara bi denize giriverem, korkuyom balıktan be ya.! diye cevap vermemle kahkaha atıp teknede ki duşu göstererek.
-yandın mı be ya hem ne varmış korkecek al bunla serinle demesi ve sohbetleri.
Foça'ya indiğimiz günlerde, sahilde oturup balık tutan ve çay içenlerin, bizim sarmaş dolaş hallerimizi görüp gülümseyerek izlemeleri. Bambaşkalardı hakikaten...

Hatta bugün Kadıköy'de sevgilim elini omuzuma atmış yürürken, yanımızdan geçen 450 kiloluk bir teyzenin, bakışları ve "sarmaş dolaş geziyolar cık cık!" deyişi o insanları bir kez daha özlememe sebep oldu. İki insan arasındaki bağın değerini, dostluğu ve aşkı gördüklerinde bunun hayattaki pek çok şeyden daha değerli olduğunu bilen insanların yaşadığı bir yer Ege... Rahat, komplekssiz, yargılamayan, kendi yağlarında kavrulan, huzurlu ve mutlu insanların yaşadığı bir yer...

Neyse devam ediyorum,

Sevgilime yaşlı kadınlar baktı, bana yaşlı amcalar. Sevgilim güzel kızlara baktı, ben sevgilimden daha yakışıklısını bulamadım bakıcak, o yüzden surat astım. Küstüm barıştım. Küstüm barıştım... Ama kendi kendime, o hep güldü, çilek yanaklarını yediğimin...

Sonraaa,

Sabah kahvaltılarımızı, gezdiğimiz günlerin yorgunluğunu atmak için gece yarılarımızı ve boş olduğumuz günleri ise genellikle Foça merkez'de, Kale içi'nde, Küçük deniz'de dondurma yiyip, yürüyüşler yaparak, Orak adasını, siren kayalıklarını, Fransız köyünü, Kosova koyunu tekne ile gezerek, yüzmek için aldığımız makarnalarla birbirimizi döverek, ringo'ya binip bilmiyorum kaç km hızla taklalar atıp denize çakılarak, gece odamıza çıkmadan önce sahile inip, şezlongları denizin dibine çektikten sonra, muhteşem bir gökyüzü manzarası izleyerek ve bol bol kahve içip, sohbet ederek geçirdik...

İnsan gerçekten birini tanımak istiyorsa onunla tatile çıkmalıymış ya, tanıştık işte. Beraber yaşanan o dokuz gün, ölene kadar yanından bir saniye ayrılmak istemediğim bir adam tanımama sebep oldu. Birbirimize ne kadar benzediğimizi gösterdi, bir arada yaşadığımızda ne kadar uyumlu olabildiğimizi gösterdi ve binlerce kez yeniden yeniden aşık etti...

Şimdi ise kavgasız, gürültüsüz, inanılmaz eğlenceli, aşk dolu ve rüya gibi geçip giden bir tatilden geriye kalan, yarım yamalak gece uykuları, bir gün göremeyince neredeyse bir aydır görememiş gibi delicesine bir özlemek ve her sabah uyanıp da olmadığını gördükçe gelen ağlama hissi...

Ama yine de ballı lokma kıvamındayım, anlayacağın her şeye değdi...

Daha fazla ne demeli bilmiyorum, anlatırken yoruldum, yazarken yeniden yaşadım, deli gibi özledim... Herşey için, sevdiğim için, sevildiğim için, sonunda, en doğru zaman da, en güzelini yaşattığın için teşekkür ederim Allah baba... Bende seni seviyorum =)

Si yuuu...

Çarşamba

İyi Bir Haberim Var!!

İyi bir haberim var! Yalnız değilsiniz...
Herkes kötü! Herkes sıkıntıda. Herkes bunaldı.
En mutlu gözükenin bile mutlaka bir sorunu var bugünlerde.
Bugünlerde devletin bile başı dertte, kendisiyle!
Ayrıca sıcak! Çok sıcak!
Acaba tüm sorunlar küresel ısınmayla mı bağlantılı?
Bu sıcaklar mı gevşetiyor vidaları?
Sıcaklık artışlarıyla bağlantılı olabilir mi sinir katsayısının artması?

İnsanın kendini anlatması ne kadar zor işmiş...
Yada ben hayatımda ilk defa bu kadar zorlandım...
Yoruldum... Kelimelerim bitti... İlk defa...
Öylesine sakince anlatmaya başlayıp, bir türlü anlaşılamayınca ve sinirden çıldıracak hale gelipte kalp kırmamak için fren yapmak zorunda kalınca da ağlıyormuşum ben!
Her halta ağlıyormuşum! ve ağlamama sinir olunuyormuş...
Dedim ya kelimelerim bitti, ne desem boş ve ben nasıl halsizim...
Her halta ağlamıyorum aslında, belki sinirlerim laçka olmuştur, belki bu sıralar sürekli damarıma basıla basıla hassaslaşmışımdır... Belki çok üst üste gelmiştir...

Belki sevdiğimdendir... O içimdeki sevginin bazı tavırları, bazı sözleri haketmediğine olan inancımdan dolayı, hayal kırıklığına uğradığımdandır...Karşımdakinin kalbini kırmak istemeyip de, susmak zorunda kalınca, hiç birşey yapamadığım zaman bi anda doluveriyordur gözlerim...
Keşke elimde olsaydı, asla belli etmezdim...
Özür dilemeli miyim?

Kavga etmeden, sakince, tatlı dille derdimi anlatabilmeyi özledim...
Sakince dinlenmeyi, dertleşebilmeyi özledim...
Neden değişir ki bazı şeyler zamanla...?
Neden savunmalar bile daha kırıcı, kelimeler daha sivri olur...

"Ben hep buydum..."
Değildin diyemedim...
Bu kadar incitici değildin diyemedim, çünkü fırsat kalmadı...

Pes etmeyi, edenleri sevmiyorum.
Neyi istediğimi bildim bugüne kadar.
Neyi, kimi, nasıl beklediğimi de hiç unutmadım...
Zaten hala, her "geliyorum" dediğinde elime,
ayağıma gelen titremeden dolayı fırsat kalmıyor unutmaya...
Gerçi her ne kadar bazılarına eskide takılıp kalmak gibi gelse de, çok ipucu saklıyor “eski”. “Unutmalı!” diyenler bana kızacak olsa da “asla unutmamalı!” diyenlerdenim. Daha önce neleri aştıklarını ve neleri sabrederek kazandıklarını unutmayanlardır kolay kolay pes etmeyenler...

Etmem bende! Kimi sevmişim bugüne kadar böylesine...

Düşüp dizlerini kanatan çocuklar ağlar dimi? Ama çocukları canlarının acısından çok “geçecek mi” korkusu ağlatır. Ne kadar ilaç sürerseniz sürün, en iyi ilaç “geçecek!” demektir ağlayan çocuğa. Ve geçer... Hep geçer...

Bilmediğimiz, daha önce hiç kanamayan yaralar alıyoruz son günlerde. Kızsak bile bu da hayat aslında. Yaralarımız da yaşama dair. Her anı kahkahalarla geçireceğiz diye anlaşmamıştık zaten, asıl şimdi, şu zor zaman da belli olacak gerçek olup olmadığımız...

Sinirler harap, sorunlar tonla, bazılarının bizimle alakası olmasa da birbirimizden çıkarıyoruz sanırım acısını... Ama eminim bu zaman geçtiğinde, bitmediğimizin ve kolay kolay bitmeyeceğimizin işareti olarak kalıcak aldığımız yaraların izleri... Olsun...
Bizde herşey gibi, herkes gibi, şu engebeli yolu bitirip düze çıktığımızda, yara izlerimize bakıp dalga geçerek hatırlarız bugünleri...

Umarım...

Bu arada son bir not;
İçimden geçenler farklı, davranışlarım farklı değil benim, hele hele olgun sevgiliyi hiç oynamıyorum, öyle bir çabamda yok... Özüm kaba da, kibar olmak için de çaba sarf etmiyorum... Sadece o an nasıl içimden geliyorsa öyle davranıyorum.
Bu kadar şeffafken iki yüzlü gibi algılanmanın yarattığı kırgınlık paha biçilemezdi...

Yara aldığım konuyu kapatmaya ve kendi hayatımıza bakmaya karar verdiğim, bunun için kendimi çok fazla dinlememeye çalıştığım, sadece yanında ve huzurlu olmak istediğim zamanlar da benzer konularla, şaka mayetli üzerime gelinince, kapatmaya ve yok saymaya çalıştıklarım birbir ayaklanıyor!
Tüm patlamam, öylesine bir şakayı bu kadar abartmam bu sebeptendi...
Dedim ya, ilk defa kendimi anlatmakta bu kadar zorlandım...
Ve 8 aydır ilk defa bu kadar kırıldım...
Fazla birşey istemiyorum aslında, çok halsizim...

Öyle işte, yazmasam da olurdu bu yazıyı. Rengim belli, tepkim belli. Lüzumu yoktu aslında. Ama yazmazsam boğulucaktım. Çünkü tek susturamadığım şey var benim o da içimden geçenler...

Neyse ne diyordum, tutunuyor işte insan hayata...
Sarılacak, sabretmeye değecek, hele ki kendinden çok sevdiği birileri varsa...
Söz hepimize... Geçecek...

Cuma

Gri

Hayatım iş dönüşü saatindeki trafik gibi. Bense trafik polisi.
Durdur, yol ver, ceza kes, affet...

Karman çorman herşey. Üstelik çözülmesi gereken problemler varsa ağlayamam da ben. Bir bitsin gösteririm nasıl böğürülüyor! Kaskatı kesildim, beynimden geçenlerle başa çıkmaya çalışıyor ve bazen nefes alamıyorum...

İnsanlara baktığım zaman uzaktan belli olmuyor bazılarının
insan mı yoksa sureti mi olduğu...
Fayda etmiyor gözleri kısıp da silüetlere bakmak.
Karşındakinin ne kadar insan olduğu ancak kızgınken, kavga ederken ve sinirliyken anlaşılıyor.

Hatta bazen hayvanlar aleminin her ferdine daha bir saygı duyabiliyor insan!

Ve Türkçe dil dökmek ne kadar zor oluyor bazen karşındaki Fransızsa!
Bir konuda rahatsızlığını belirterek bunu yapmamasını istemek ve ondan insani bir tavır beklemek... O insani tavrı göremediğinde ise kendini tanıyamayacak kadar tehlikeli şeyler düşünmek, yapmakla, yapmamak arasında kalmak, ağzından çıkan sözler...

Hayatın olarak gördüğün şeylerin yok edilebileceği düşüncesi insanı kötü yapmaya yetiyormuş, göz karartıp, bugüne kadar hiç tatmadığım o "intikam" denilen hissi bile tattırabiliyormuş... Halbuki "Gör bak ben neler yapıcam..." sözü ne kadar uzaktır bana...

Dilleri zehirli, gözler zehirli. Nefret oturuyor kalbime. Savaşlarda anlaşılıyor insan ne kadar insan. Çünkü düşman ya gereğini yapan bir asker olarak kalır hatıralarda ya da gereğinden fazlasını yapan adi bir savaş suçlusu...
Hangisi olmam lazım?

Hıncımı alamadım ya patlamaya hazır volkan gibi hissediyorum.
İçimde biriktirdiğim alev topları bende dahil bir kaç kişinin canını yakıcak sanki...

Kısacık olan, 23 senelik hayatımda ilk defa dün "ben bu kadar tehlikeli olabilir miydim?" diye sordum kendime...
Sonra herşeyi göze almaya değer mi dedim?
Aklıma gelenler öyle böyle değil...
Kızgınım hemde çok...
Zor, yorucu ve yıpratıcı bir zaman dilimi beni bekliyor sanırım...

Huzurumu kaçırıp, içime kurt düşürdüler...
Uyuyamıyorum, yiyemiyorum, herhangi bir konuya odaklanamıyorum, sohbet edemiyorum... Düşünüyorum... Düşünüyorum... Düşünüyorum içinden çıkamıyorum...
Midemde bir ağrı, aklımda bin tane soru...

İnsanları gördükçe yılan denilen o soğuk, çirkin görünüşlü, ürkütücü hayvana bile sempati duyar oldum, o derece...

Ama tecrübe oldu bana diyelim, mideme giren o sancıya rağmen, ellerimin bir saniye içerisinde buz kesişine rağmen, iki gün önce güvenmeyi öğrendiğimi öğrendim, hatta bu kadar güvendiğimi bile bilmiyordum, sanki ben değildim o an telefonda konuşan, çok garipti "sevgilin geçenlerde benimleydi bunu da söyledi mi sana!" lafını duyduğumda "hı..tamam..." diyerek telefonu kapatmak ve zerre kadar inanmamak o sözlere... Güzeldi...
Çok üzdü, sinir de bozdu ama zarar veremedi diye düşünürken neden şimdi bu içime oturan sıkıntı? Beynimde dolaşan binlerce soru...
Bundan iki gün önce öylesine bir şeylerle ilgilenip keyfime baktığım sıralarda işten çıksada rahat rahat sohbet etsek diye aramasını beklerken, bu gece aramadığı her saniye mideme giren o sancı niye?

Bu güvensizliği hissetmekten, bu hissi yaşamaktan nefret ediyorum...
Ve işin kötüsü güvensizliğim kime bilmiyorum...

Başkalarında ne olarak kalmak istediği, seçtiği kelimelerde gizlidir her insanın.
Ve can acıtanlar tarafından unutulan bir şey de, aslında herkesin can acıtabileceğidir...

Bunları yazarken vazgeçiyorum intikam almaktan. Belki de çok yorgunum...
Huzur istiyorum...
Bazıları can acıtmanın insanlık olmadığını bilmeselerde ben biliyorum. Havlamak sadece köpeklerde sevimli duruyor işte...

Tek bir hareket dahi yapmıcam, bu işi temizlemesi gereken ben değilim... Temizlenmezse de paşa paşa yoluma giderim yapacak birşeyim yok...
Yine de düşündükçe canım yanıyor...
Söylenenlerin doğruluğuna inanmasam da, "ya yalan değilse?" düşüncesi kemiriyor beynimi... Kim yardım edebilir ki bana şimdi...

Tatsız, tuzsuz, uykusuz..
Kahve telvesi kaplamış sanki fincanımın dibini.. niyetlenip fal baksalar bana, kaç vakte kadar feraha çıkacağımı söyleseler.. bir yol gözükse, sonu aydınlık olsa. bekleyen biri olsa yolun başında, o yolculuktan sonra düzelse herşey.. bir sürü laf söz olmasa.. göz olmasa.. arkamızdan konuşulmasa.. zehirlerini üzerimize sıçratmasa insancıklar... Devlet kapısında beyaz bir kağıdım olsa.. bir adağım olsa ve tutsa.. Keşke biriniz falcı olup, beni biraz avutsa...

Cumartesi

öf!

Sıcaklarla başım dertte şu sıralar bir de kendimle…
Nerden geldi yapıştı üzerime bu tatsız, tuzsuz, alıngan, sıkıntı karışımı acaip haller… Üzüntüsünü, derdini içine atan bir insan değildim ki ben, belki bu yüzden bu kadar keyifliydim, o an söylerdim ve biterdi. Şimdi? Konuşmaya, anlatmaya halim yok… Arkadaşlıklarımı sorguluyorum, dostum saydıklarımın, ilk sıraya koyduklarımın hayatlarında nerede olduğumu gördükçe… İnciniyor muyum? Sanırım evet… Ama alışma meselesi, zamanla geçecektir.

Yine kendimle tanışıyorum, bu sefer öğrenmediğim yerden soruyor hayat, çalışıp öğreneyim diyedir, çalışıyorum… Zor oluyor, algı sistemim bu tarz ani değişimleri geç idrak etmekte ısrarlı. Üstelik cevabı bilenlere sorduğumda, hepsi ayrı şık seçiyor. Kimsenin faydası yok başkasına. Kimsenin cevabı “bana” benzemiyor... Bu yüzden yine kendi başıma halletmek zorundayım. Üstelik nereden ve nasıl başlayacağımı da bilmiyorum.

Tuhafım işte, Geldiler denir ya hani, benden iyice gittiler galiba. Uykum var uyuyamıyorum, açım yiyemiyorum. O kadar bozuldu ki ayarlarım, ben olmak istiyorum olamıyorum. Dönemiyorum bir türlü fabrika ayarlarına! Bilsen ne kadar kızgınım. Kızmaktan yorgun düşecek kadar...

Gidiyorum bu hafta ortası, güzelce bir tatil yapıp, uzakta olup kafamı dinlemenin tam sırası. Doğru cümlelerle, sakince konuşabileceğim zaman ancak açılırım. Başka türlü yine suçlu ben olurum, üstelik haklıyken… Çünkü sivridir dilim biliyorum, lanet huy!


Ama konuşsam da pek işe yaramayacak sanırım, neden mi?
Zormuş özür dilemek, öyle diyorlar.
Neden zor olsun yanlışını kabul etmek? Ne zaman erdik hep beraber, topluca?
Özür dilerim ben, vazgeçtiklerimden.
Ve özür beklerim vazgeçirildiğim için.

Gittiğim tatilden dönerken umuyorum, Sadece “ben” olacağım...Değişmeden, değiştirmeden, korkmadan, severek ve kıymetlerini bilerek benim olanların...
Şu en zor çekilebilir olduğum zaman da biraz olsun yüzümü güldürmek için uğraşan ve sürekli alttan alan sevgilimin, uğur böceğim, tek dostum olan kardeşimin, gökyüzümün, denizimin… onlarla devam ederim kaldığım yerden, öncesini ve ötesini pek düşünmeyerek...
Onlar da beni sevecek döndüğümde eminim, üstelik “sadece” ben olduğum için...

Gidiyorum yine, halbuki alışılmış bi durum olmalıydı benim için ama gitmek zorunda bırakıldıkça kalbim kırılıyor daha çok, ne tuhaf...

Savaşamayacak kadar yorgunum. Nefes alamayacak kadar. Yalan söyleyemeyecek kadar. Konuşamayacak, anlatamayacak kadar...

Yokum bir süre...

Değiştirildiğim beni, geri getirene kadar...

Perşembe

Ben mi? Kıskanç mı? Yok canım...

Az kaldı, şimdi yangın var diye bağırıcam!
Nasıl buluttan nem kapıyorum!
Yok söyleyemem de bu kadar saçma sapan bir şeyi, sonra adam bana neresiyle gülsün.
Liseden bir arkadaşımı aradım gecenin 4'ünde, duramadım ama napıyım!
Neyse allahtan işteydi, uyuyormuş ama uyandırdım sanırım bi miktar,
hem zaten işte uyunur muymuş canım...lala...ehe...

-ya ben saçma sapan bir şeye taktım pınar olacak gibi değil, o kadar saçma ki saçmalığını bildiğimden söyleyemiyorum da! çattladımm..!!

-Ne oldu be bu saatte de bakam?

-bıdı bıdı bıdı...

-ahhaaha ay duygu çok saçmaymış hakikaten, sakın söyleme, senin sinirlerin bozulmuş adet mi olacaksın?

-evet ya lanet olsun! kıkır kıkır kıkır kıkır =)

-Ondandır ondan, yoksa olmaz böyle hahahahaaayy çok komikmiş saçmalama. Yiğit özgürün hunili bütün karikatürlerini sana armağan ediyorum ne delisin hahaha...

-oh iyi, saçma yani, tamam oh çok rahatladım, allahımm imdat valla hakim olamıyorum! ehehahah...

-dur dur bak yarın görüşelim bol bol konuşuruz....
Diyip sözleşerek kapattık telefonu, of iyi ki var... Ama ya bir de hak verseydi bana?
Canım mertomm... Bitanecik, çilekeş sevgilim, çileğimmm, aşkların en güzeli...
Vay ki vay haline... =) İlişkime balta vuracak bu muhteşem krizi önlediği için arkadaşıma sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum... valla çok rahatladım...

Ama cevabını bulamadığım sorular var,
Kıskançlık neden gelip yapışıverir insana acaba?
Karşındakine mi güvensizlik?
Ne kadar çok seversen o kadar çok mu kıskanıyorsun?
Ya da kaybetme korkusu mu?

Bulamıyorum...

Kaybetme korkusu?
..... bilemedim, çok dillendirmek de istemiyorum ama içimdeki sevgi bununla birleştiğinde çekilmez bir hal alıyorum kabul. Nasıl törpülerim, şu durumu nasıl aşarım bilmiyorum ama evre evre gidiyorum sanki... Aşıcam yakındır.
En azından gerçekten kıskandığımda belli etmemeyi, ufak tefek kıskançlık oyunlarıyla eğlenmeyi, uzatmamayı öğrendim, o en ufacık şeyi kıskanıp kıyametler koparan tarafı törpüledim. Anında gemiler yakan, ortalığı birbirine katan kızı da ortadan kaldırdım. Şimdi tek sorun ilişkime, sağlamlığına ve sevgisine güvenerek bunu yok etmek...

Nasıl?
Bilmiyorum... Daha doğrusu nasıl yapacağımı bilemesem de, ne yapacağımı biliyorum, önemli sayılır... =)

Belki de ben Allah'tan belamı istiyorumdur. Hiç bir sıkıntım yok, borçlarım bitti, babamla ara sıra olan ve artık olsun da eğlenelim diye baktığım dalaşmalar dışında evde bir problem yok, dünyanın en muhteşem erkeği benim sevgilim...
Hem dün akşam üstünden itibaren bugün de dahil otuz saat boyunca beraberdik ve son on yıla damgasını vuracak kadar güzel bir vakit geçirdik... Ama anlatmam... =P
Neyin derdindeyim hırrr...
Bu adam beni seviyor...
Seviyor seviyor...
Hissediyorum ben, biliyorum... Seviyor...
E daha ne daha??
Ne istiyorsun daha be kadın!!?
Yumurtalıklarımdan beynime giden yolda bir arıza söz konusu, bunu bilir, bunu söylerim... Fena...

Neyse, bugüne kadar nasıl su akar yolunu bulur, böyle çok güzel, böyle de gitsin dediysem, yine bekleyelim su aksın yolunu bulsun... bu biiiir...
DYG şu alıngan ruh halinden ve dengesizm akımından kurtulup tekrar bana geri dönsün tek ricam bu. bu da iki...
Yoksa bu aralar ayar oluyorum kendilerine, çok sıkıldım...

Geçiyorum...

Demiş ki Gandhi,

“ Söylediklerinize dikkat edin düşüncelerinize dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin değerlerinize dönüşür. Değerlerinize dikkat edin karakterlerinize dönüşür. Karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşür.”

Yok, öyle zaten biliyormuşum da hayatımı bu söz üzerine kurmuşum gibi bir tavır takınmayacağım. Ama okuduğumdan beri aklımdan çıkartamıyorum.
Gelişi güzel düşüncelerimi, sorgulamadan oraya buraya fırlatıp attığım duygularımı, hayatıma mıhladığım alışkanlıklarımı, "ben buyum değişemem!" diyen beni bile hizaya sokuyor bu söz.

Hepimiz bir şey üstüne oturtmuşuz hayatlarımızı. Kimileri aşk, kimileri para, kimileri eğlence, kimileri çocuk, kimileri aile, kimileri ego, kimileri seks, kimileri keyif, kimileri görüntü. Ortaya karışık diyen de var ama mutlaka biri gelip ötekisinin üstüne çıkıyor. Gene de esaret olmadıkça problem yok. Ama ya varsa?...

Sağıma baktım; satılık hayatlar gördüm, satılık bedenler. Kadın, erkek. Üstelik fark ediliyor. Fark edilmemesi mümkün değil. Fark edilmeli zaten, çark dönmeli. Bazılarına eğlence olsalar da, bazılarına tiksinti, bazılarına acıma hissi verseler de kendileri isteyene kadar, onları kimse ama kimse kurtaramayacak.

Soluma baktım; bazılarının ruhları satılık. Dünya malına!
Bugün dünyadan göçseler geride bırakacakları isim kendi isimleri değil, gardroplarındaki koca koca markaları bırakacaklar sevdiklerine.
Sevdikleri başka bir şey varsa tabi... Onları da başka kimse kurtaramayacak ta ki marka adlarını bilmenin, onları ne olursa olsun giymenin, son model spor bir arabada saç savurmanın, sadece piyasa yapmak için bir yere gitmenin onlara ne getireceğini daha doğrusu ne getirmeyeceğini anlayana kadar...

Ha kabul, bütün bu düşündüklerime rağmen, para da, statü de, isim de hatta itiraf edeyim bazen marka da önemlidir. Ama dünyadaki en önemli birinci şey, onlara nasıl sahip olduğundur. İkincisi ise onların mı sana, senin mi onlara sahip olduğu...
Galiba şu sıralar fazla gözüme çarpıyorlar, bazen üzülüyorum o topluluğa, bazen kızıyorum hatta bazen de acıyorum ama bir türlü ısınamıyorum...

İster miydim o derece gamsız olmayı?
Düşünmeden, görmeden, kendimden başka hiçbir şey ile ilgilenmeden, sadece dışarıda ki insanlar tarafından görüntümün nasıl olduğunu dert ederek, milyarlık bir çanta ve ayakkabılar ile çok pahalı ve bilindik mekanlarda oradan oraya salınmayı?
Eh isterdim... En azından sabahın 5'inde onların derdi beni germezdi... =P

Ama farkında olabilmek, yaşanılan en basit anın bile bir daha geri gelmeyeceğini bilerek, tadını çıkararak, nerde yada ne durumda olduğuna bakmadan sadece yaşadığını hissetmek daha güzel değil midir...?
Sevgilimle bi dalaşıp bi oynaşarak yediğim sandviçin tadı hiç bir yerde yok... Alışverişe çıkıp, o bir şeyler denerken "Bu gömlekle rahat edemiyorum şunu alayım bari bugünlük idare etsin beni" diye düşünerek üzerime geçirdiğim bluzun kasada sevgilim tarafından alınmasından sonra o bluzun kıymeti milyarlık elbisede bile yok...

Sanırım hayatını aşk üzerine oturtmuş insan kısmındanım ben, ne yazsam, nerden başlasam dönüp dolaşıp ona bağlanıyor...
Yapılacak birşey yok, Yaşasın Semra kaynana! bende Aşıkım!

Demem o dur ki, değerli olan insan olarak kaliteli olmakta... Fazla rüzgar yapmaya gerek yok...

Şu sıralar çok yazmıyorum farkındayım ama sürekli yazdığım bir yer var. Kafamın içi. Hergün, her saniye yeni bir yazı. Beni bile bıktıracak kadar. Hava karışık, su karışık, ülke karışık, her yer karışık. Hiç eksik kalır mıyım?
Ben hepsinden karışık. Neyse zaman... Zaten uykum da geldi...
Kendine gel dodo!
Kendine gel insanoğlu!
Son sözüm sana,
Bu evrende bir tozsuuuunn...
Tarih seni unutsunnn...

Salı

Botoks! =)

Ve tam 2 ay sonra yeniden döndüm mü demeliyim?
Döndüğüm bir şey yok aslında, hala kilit halde, aklımdan geçen binlerce şeyle mücadele ederek yazmaya çabalıyorum... ve yazamıyorum... Neden mi?
Aşık olmak fena şey, bir de üstüne aşık olarak kalmaya devam etmek daha da fena! Çıldırıcam! Sevgilim olacak zat üzmüyor ki beni döküleyim azıcık.
Yazamıyorum ya!
Ya-za-mı-yo-ruuuuumm!!!!

Yok yok şaka... ehe...
Sözüm yüksek mercilere, şaka yaptım Allah baba, gidişat muhteşem, yazamayabilirim sorun değil, yine de her şey için teşekkür ederim... =)
Bi de şarkı söliim mi?

Eskiden bambaşkaydımmm,herkes tamdı ben yarım,
Boşluklar hep dolar ya,yalnızdı benim yanım...
Bir gün aşka rastladım,sildim yeni başladımmm!
Bir omzum oldu sonundaaaa...
Ha haaaayyyy… Başımı yasladııımm...
Gözüm karaaa! kalmadı yara!!
Oldum renga rengarenk...!!
Bazen her şey sararıp solar,
Biz hep renga rengarenkkkk...!!

Dilimde o naaaĞğĞğmeleEr,
Seviyorum demeler...
Saçlarım hep boynundaaa
Ha haaayyy… Ne güzel kareleeerr... =)

Nereden başlasam acaba?

Zor değil mi normal olmak? Hiç olamadım da ondan soruyorum.
Hanım kız diyemedi kimse bana. Hanımefendi kadın da. Deseler daha mı iyiydi acaba? Şimdi bu soruyu anneme sorsam önce gözlerini devirir sonrada bir sürü şey sıralardı bana neden demedikleri yada diyemedikleri ile ilgili. Ama yanlış anlaşılmasın, hiç bir zaman ne büyüğüme, ne küçüğüme, terbiyesiz yada saygısız olmadım durup dururken... Hanımefendilikten kastım başka...

İnsanlar büyünce yaramazlık yapmamalı mı mesela?
Yoksa benim mi kafam ara sıra muzurluğa çalışıyor?
Önüne yanlışlıkla gelen topa koşup da şöyle güüüm! diye vurmak yerine, topu alarak binbir nasihat ile çocuğa geri atmak mıdır büyümek?
Tutmak mıdır normal olmak kendini, tutamamak mıdır insan olmak?

Kimsenin canını yakmıyorsa söylediğin, alt tarafı çatlak denecekse sonunda niye tutar insan kendini? Ve nasıl tutar her şeyden önemlisi.
Durmuş oturmuş olmak, yaşıyor olmaktan daha mı iyi yani.
Takdir etmiyor değilim yanlış anlaşılmasın. Ama nasıl beceriyorlar?

Kadın, erkek saçı hiç dağılmayan insanlar görüyorum ben.
Mıh gibi rujları bazı kadınların, çıkmıyor, dağılmıyor, bozulmuyor.
Çocuklarının hiç Barbie' lerini giydirmemiş, arabasını dütdütlememiş, hatta yerden oyuncak kaldırmamış gibiler. Ses tonları bile robot gibi, hiç viklemiyor. Karakterleri, yaşamları botokslu sanki. Ömürlerinde hiç küfretmemiş olabilirler mi? Pis demişler midir acaba gerçekten pis olmayan birisine?

Onların ajandaları var, sabah kurdukları saatleri, değişmeyen yaşamları.
Ben saate rağmen her gün geç kalkıp gözlerimi ancak yüzümü yıkayınca açabilirken - ki oraya gidene kadar birkaç morluk edinirken oramda buramda, onların zıpkın gibi yataktan kalkıp yüzlerinde gülümsemeleri ile güne başlamalarına özenmiyor değilim.

Ama; insanın her şeyi onaylanınca yaşadığını anlayabiliyor mu,
ben varım diyebiliyor mu merak ediyorum?
Ev ekonomisi dersi kitaplarından çıkmış olmak ne kadar hayata dair?
Gizli saklı değil, bağıra bağıra bu yanlışsa benim yanlışım demek daha mı yanlış? Kızdığında söylemek, espriyi karşındakine değil de gelişine göre yapmak, sevmediğin kuralları yıkmak, duygularını ne derler demeden söyleyebilmek, bazen pot kırmak ama bunların hepsinin sen olduğunu, kötü niyetli olmadığını bilmek?
Seni sevenlerin de bunları bilerek sevmesini istemek?
Seni sevmek isteyenler için daha dürüstçe bir kendini sunma değil midir bu?
Yada yanlış mıdır bilmek istiyorum?

Her zaman mutluyum bu durumumdan diyemem. Kendim olmaktan, bunu saklamamaktan, kasılmamaktan ve kasmamaktan, nasılsam öyle gözükmekten memnunum fakat kendi çıkarlarımı köşeye atıp herkes için tetikçi olmaktan yoruluyorum bazen.
"Of ya bu da söylenir miydi!" demekten de.
Şemsiye kullanamamaktan da muzdaripim mesela... Babam her yağmurlu havada evin içinde peşimde şemsiye ile koştursa da kullanamıyorum, ıslanmak daha güzel...
Taktik falan bilmiyorum mesela, bu durumdan da pek hoşnut olduğum söylenemez, öğretebilecek biri varsa yardımlarını beklerim, nasıl olsa bu blog'u okuyan pek çok kişi ile konuşuyorum, mutlaka aranızda bir iki birşey bilenleriniz vardır, çünkü bazen kendimi ifade edebilmek çok yorucu oluyor... Bende etmiyorum zaten...
Ne taktiği dersen, akıllı kadın taktikleri mesela...
Akıllı mıyım, evet! Ama taktiksiz akıl ne işe yarar bilmiyorum.
Kontrolsüz güç güç değil midir sahiden? Bilmem, fazla da irdelemem.

Normal olmak taktire şayansa da, anormaller renklendiriyor dünyayı. Veya kendini tutamayan ve en azından kendini özgürce yaşayabilen insanlar.

Yani diyeceğim şudur ki; ey normal insanlar bu normallik değil, botokslu yaşam, bırakın bu işleri, kendiniz olun gerisi sağlık olsun, sağlık da olduktan sonra koyverin gitsin... der! bu konuyu da burada bitiririm... =)

Ne düşünüyordum nereye geldim yine...

Bu yazıya başlarken "Aşktan mı girsem yeniden..."diye düşünüyordum, sonra bir daha düşündüm "ne kaldı ki dileyebileceğim yada özlemini çektiğim" diye...
Belki de bu yüzden yazamaz oldum, ne dilediysem hepsi kabul oldu işte.
Çok seviyorum...Seviliyorum... Bu yüzden daha da bir şey istemiyorum, bu durum böyle devam etsin yeterli...

Bundan sonrası içinse, "nasıl biliyorsa öyle gelsin hayat..." diyor, altı aydır yaptığım gibi akışına bırakıyorum... Dünyanın en muhteşem sevgilisi olan, ona sunduğum sevginin her zerresinin kıymetini bilen bu adam, benim hayatımdan çıkmak istemediği müddetçe, bende çıkacak her sorunla seve seve savaşabilirim...
Ama çıkmasa da olur... =)=)

Ne güzel de demiş Murathan Mungan, "Sevmeye yetmez herkesin kalbi..." diye.
Yetmiyor hakikaten çoğu zaman, bulunca korkup kaçanlar bir yana bir de hoyratça harcayanlar var onlara sunulmuş olan sevgiyi...
Bu sıralar en çok rastladığım insan türü "hayal kırıklığına" uğramış mutsuz bakanlar... Sevginin kıymetini bilene nadir rastlanır oldu biliyoruz...
"Neden?" diye sorup da düşündüğüm zaman binlerce cevap var verilecek fakat yine de hiç bir bahane, hiç bir cevap, bir güveni yok etmeye, hesapsız kitapsız sana uzatılmış olan bir sevgiyi hoyratça harcamaya, seni hayatına almak için sonuna kadar açılmış halde bekleyen bir kalbi zedelemeye değmiyor gibi sanki...
Sevmek büyük işidir, küçükseniz sevmeyin diyesi geliyor insanın...!

Kötü şeydir hayal kırıklığı...
Neyse bir daha ki yazıya buradan devam ederim...
Hoşçakall...

Çarşamba

Ben olsam okumam... =)

Bir dengesizliktir gidiyor benim sandığım ama türlü şekillerde başkalarınca yönetilen hayatımda...! Canımı sıksa da bu durum, beni asıl çileden çıkartan elimden bir şey gelmemesi, aslında gelmemesi de değil, gelememesi... Çünkü eğer elimde olan hakları kullanmaya kalkarsam, uğrunda ölümü bile göze alabilecek kadar çok değer verdiğim, sevdiğim bazı insanları hayatımdan çıkarmak durumunda kalacağım...

Mecbur bırakılmayı, muhtaçmışım gibi gözükmeyi, özgürlüğüm ve karakterimden tavizler vermeyi kendime yediremezken, yokluklarını hissettikçe daha çok üzüleceğimi bilmek herşeyi göze alarak restler çekmemi engelliyor...Çaresizlik kötü şey...
Bilemedim ne yapmalı, hatta buraya ne yazmalı onu bile bilmiyorum...

Dedim ya bir dengesizliktir gidiyor...
Şimdi çorba gibiyim, karışık, limonu biraz fazla kaçmış gibi ekşimsi, acılı falan... Yarın akşama un helvası kıvamına bile gelebilirim, tatlı, yumuşacık... İşte sırf bu yüzden hiç miadı bir kaç saat içerisinde geçebilecek bir yazı yazmamıştım, işte o da bu yazıdır, nedense gurur duydum!

Yine dağılacak bu yazı belli, yazdıkça keyfim yerine gelmeye başladı, hem yazmıyordum da uzun zamandır, başka türlü rahatlayamıyorum demek ki...

Neyse güzel olan şeylerden bahsedelim... Aklıma gelen tek bir şey var o da hala aşığım... Kullandığım cümleler, bir anlık bir bakış nasıl bir anda kaderim oluverdi kestirebilmiş değilim. Böyle özlemek olmaz...
Her bir araya gelişlerin sonunda evlere dağılırken, "hayatımda hiç bugün ki kadar mutlu olmadım ben şükür yaa!" düşüncesi her defasında nasıl yenilenip, yinelenebiliyor... Bunları da hissedebildim, aşk dediğimiz o tuhaf şeyin sadece mutsuzluk ve mide ağrısından ibaret olmadığını da görebildim ya, ölsem de gam yemem...

Sanırım insan gerçekten aşık olduğunda yada yaşadığı hayatın bir anlamı olmaya başladığında, sadece iş, ev, öylesine gezip tozmalar ve olsa da, olmasa da olur insanlarla vakit öldürmeyi bırakıp, hayatını rayına oturtmaya başlayarak, adam gibi bir yaşama sahip olmak istediğinde ancak kendi kendine bir yargılama süreci içine giriyor. Öyle bir dönemdeyim yeniden, hani geçen sene de aynı şeyi hissediyordum, kendimle tanışıyorum yavaş yavaş diye düşünüyor, herhangi bir durumda bunları düşünen ben miyim diye şaşırıyordum, o dönem, kendini işe vermiş ve kafasında kendi hayatı için tonlarca planı olan, tek başına ayakta kalmaya çalışan bir duygu ile tanıştım. Sevdim onu, fena değildi, en azından güçlü olabildiğini gördüm...

Şimdi ise aşık bir duygu ile tanışıyorum,hayatın, tesadüflerin, işaretlerin, sözcüklerin, bakışların, kelimelerin anlamını çözmeye çalışan...
Bir cevap bulamadım hâlâ, bir cevabı var mı, onu da bilmiyorum ama aşık olanı tanımak daha keyifli sanki, eğlendiriyor beni...
Herhangi can sıkan bir durumda kontrollü olmak için çabaladığını, kendine söz geçirebilecek raddeye geldiğini gördükçe, şaşırmıyorum desem yalan... Bir tek o değiştiremediğim adına cesaret dedikleri, ötesinde neler olabileceğini düşünmeden, gözünü karartıp bodoslama gitme huyu kaldı az buçuk törpülemem gereken,
onun dışında fena gitmiyoruz hani...
En azından daha güçlü, daha sakin... Daha mutlu, daha suskun...
Halbuki bendim hep en uçlarda yaşayan, bi haller oldu...

Neyse sevdim sevdim... Tek başına ayakta durabilen o hissiz, kendini kaya parçasına dönüşmüş gibi hisseden, güçlü kızı da sevmiştim ama atacağı her adımda iki kişilik düşünmeye başlamasından, "ben tamam, mutlu olurum ama ya "o"?" diyerek, bencil tarafını törpüleyen, o sivri halden çıkıp, daha uyumlu hale gelen bu aşık olmuş kadını daha çok sevdim...
Gerçi bu değişimler bitecek gibi değil, iki buçuk senedir, her sene farklı bir taraf keşfediyorum ama dilerim her değişim ve farkına varış, daha da yemede yanında yat kıvamına getirir de insan olmanın haklı gururunu yaşarım.. =P

Geçenlerde bir kitap geçti elime, öylesine sayfalarını çevirirken orada yazan bir söz takıldı aklıma, "Bazen kullandığımız cümleler kaderimizi oluşturur..." diyordu. Doğruluk payı oldukça fazla...
Yılbaşı gecesi ‘2009 berbattı ama 2010 benim olacak’ demiştim. Tabi bunu 2010'a girmemize 10 gün kala da söylüyordum. Tüm gece boyunca da bunu düşündüm, hatta 10'dan geriye sayarken "Allah'ım ne olursun bi borçlarımı kapatayım bir de aşık olayım!" diye dua ettiğimi bile hatırlıyorum.
Ve 2010'un yarısına gelmemize rağmen, ufak tefek çalkalanmalar dışında son 2 senedir hiç olmadığım kadar mutluyum...huzurluyum...borcum kapanmak üzere ve aşık oldum!...=)
Gerçek insanlar var etrafımda... O yürekten dileyerek söylediğim cümle gerçek oldu. Peki şimdi ne düşünmem gerekiyor?
Nasıl bir hayat yaşıyoruz?
Nasıl bir güç bizi ayakta tutuyor?
Huzur ve mutluluktan gelen bu sakinlik bana göre değil mi acaba?
Yazamıyor muyum? =(
Deliriyor muyum?
Neyse iyiyim iyi... valla...

Çok dağıldım özür... Aklımda 6-7 ayrı konu varken tek bir tanesine odaklanamamak ne fena, daha devam etsem nelerden girer, nelerden çıkarım ohoo...
Bi bakalım...

“Şimdi bir semt adı Vefa” demiş Sezen Aksu “Yol arkadaşım” şarkısında. Ne güzeldir o şarkı... Ama hiç güzel değil benim gördüğüm vefasızlıklar. Romantik kelimeleri hak etmiyorlar. Benim tanıdığım vefasızlar için semt bile değil vefa. Boza !
Üstüne biraz leblebi, biraz tarçın... Mayalanmış bir keyif. Oh...Bitti gitti.
Afiyet olsun...
Yazık...
Ama alıştım...

Neyse..

CHP mahalle kavgası eden koca karılar gibi sürekli, başbakamayınımız sevgili "recep"e laf yetiştirmeyi ve türlü komiklikleri bırakıp biraz icraate geçebilir mi acaba?
Baykal kendinden en çok bu yüzden bıktırdı! Hep bi çene, hep çene... İş yapmaya gelince? Yapma Kılıçdaroğlu halbuki gelmene ne kadar sevinmiştim.

Peki onu da geçtim,
Beyoğlu’ nda çılgın aşık vahşeti...
Aşık genç sevdiği kızın evini bastı, 2 ölü bir yaralı...
Karşılıksız aşk cinayeti...
Aşık olduğu kadını bıçakladı...
Aşkına karşılık alamayınca ölüm saçtı...
Kampüste aşk cinayeti...

Bu ne ya!!

Vahşetin adı oldu aşk. Cinayetler, kanlı bedenler, canilikler aşk diye anılır oldu. Vahşice katledilmiş insanları, ömrünün baharındaki genç kızları aşkın öldürdüğüne inandırmaya çalışıyor bize birileri. Bize birileri aşık olmayın sakın! diyor. Kimseye de yüz vermeyin ki aşık olmasın size. Aman ha göz göze falan gelmeyin, aşık etmeyin kendinize kimseyi. Ölebilirsiniz....

Pekiii... Neyse...
Ama ya bu?

Canlar gitti toprak altında. Ocaklar söndü. Çocuklar babasız, analar evlatsız, kaldı. Dokuz yüz lira için gömüldüler yer altına. Kömür bulaştı bütün bir milletin kalbine.

Alışmışız ama. Kadermiş bu. Öyle dediler...

Bazıları da toprağın üstünde ölüyor bu ülkede. Gün geçmiyor ki ay yıldızlı bayrağımıza sarılı bir tabut geçmesin önümüzden.

Olurmuş ama böyle şeyler. Yan gelip yatmak yeri değilmiş askerlik. Öyle dediler.

Peki tamam susuyorum... Zıpladım ordan oraya, biraz ondan, az buçuk bundan...
ben olsam okumazdım... =P
Nasıl da paylaşıyor insan isterse,
Nasıl da birmiş meğer hasretler,
Nasıl da mecburmuşuz sabretmeye,
Sevmeye...Öğrenmeye...