Bir dengesizlik...
Bir arabesk vari girişimler...
Bir mutluluk...
Ve bir de tuhaf bir mutsuzluk...
Hayırlara çıksa bari bu gece...
Sen hiç kendine susmak istedin mi?
Hiç, biri gelsin ve düşünmene, kendini dinlemene izin vermeden konuşsun istedin mi? Seni oyalasın ama söyledikleri bir kulağından girip bir kulağından çıksın gitsin istedin mi?
Hiç de umursanmayacak dertleri dinlemek istedin mi kendini duymamak için?
Hiç kendi sessizliğini özledin mi?
Ben bu sıralar bir tek bunu istiyorum,
Laf arasından anlamlar çıkartmaktan yoruldum, sıkıldım.
Söylenilenin aslında ne demek olduğunu anlamaktan ve incinmekten usandım.
Umursamaz olmayı, unutabilen olmayı, pervasız olmayı istiyorum.
Ya da cahil bir toyluk zamanında olmayı.
Kim ne yapıyor diye sorsan verecek cevabım yok, o ufacık sözleri nasıl büyütüyorum, nasıl anlamlar yüklüyorum üzerlerine...
Dile getirip anlatmaya bile halim yok. Beynim sussun istiyorum sadece.
Çocuk gibi niyesini düşünmeden, kendimi yerlere ata ata ayak diretebilmek istiyorum hayata?
Siparişle iş yaptırılmayacağını, ancak karşındakinin içinden gelirse istediklerimin mutlu edebildiğini öğreneli çok oldu. Halbuki ben “İstiyorum işte, bana ne!" diye dövebilmek istiyorum duvarları.
Çıkardığım gümbürtüye etraftan tuhaf tuhaf bakanlara dil çıkarmam lazım.
Sabırları zorlayıp evet dedirttikten ve istediğimi aldıktan sonra kalan iki hıçkırığı da oracıkta bırakıp, başka konuya geçmek istiyorum, sanki ortalığı dağıtan ben değilmişim gibi...
Bu kadar basit olsun istiyorum beklediğim sevgiyi hissedebilmek...
Aslında hissediyordum ama son bir haftadır bir şey oldu...
Ne oldu bilmiyorum...
Nedir yeniden dışarıdan bakıldığında herşey yolunda gözükürken, ne kadar mutluyum diye düşünürken içimi sıkan... Ne bulamıyorum...
Sevgi istiyorum, sevdiğim adamın koltuğunun altına girip sımsıkı sarsın beni, hiç gitmeyeceğini bileyim istiyorum falan falan...
Hormonal dengesizliklerim had safhada, nasıl bir ne istediğini, ne yapılması gerektiğini bilememektir, nasıl bir mutluluk, mutsuzluk karışımı acaip birşeydir bu fenalıklar basıyor üzerime, iki duvar arasında sıkışmış gibi...
Neyse ellerim cebimde, dudağımda bir ıslık, tek karar vermek zorunda olduğum yerdeki hangi taşa tekme savuracağım olsa keşke...
Sen hiç umurunda olmasın duydukların, gördüklerin istedin mi?
Sabırları taşırmak istedin mi hiç?
Nanik yapmak istedin mi hayata en ciddi yerinde?
Ben istedim... İstiyorum...
Çok istiyorum... Hele şu sıralar...
Salı
Pazar
Brüsssst...!
Az kaldı kurtaracağım dünyayı!
Nedense takıldım insanlığa bugünlerde. Maymundan mı geliyoruz mesela?
İnanıyorsak, inkar mı ediyoruz aslında, kafir miyiz?
Ya da inanmıyorsak cennete gitmeyecek miyiz sırf bu nedenden dolayı?
Fosilimiz nerde peki? Bulmuşlar! Hangi ara?...
Fazla girmem bu konuya. Öyle bir bakıp çıkacağım.
İnanç sorgulayacak insan olmadım ben hiç çünkü. Hele hele evrim teorisine inanıp inanmamayla cennet ve cehennem arasında bağ kuracak biri hiç değilim. Maymundan gelmenin pek hoş bir düşünce olmadığı kanaatindeyim ama bilime ve düşünce özgürlüğüne saygım var, kanıt gösterilirse inanırım belki de.
Aslında şu sıralar nereden geldiğimiz değil nereye gittiğimiz benim takıntım.
Bebek değil insan doğuyoruz biz. Saf, katıksız insan. Doğal ihtiyaçlarımız karşılanınca, fazlasına gerek duymadan yaşıyoruz. Yavaş yavaş öğreniyoruz ayağa kalkmayı.
Ayağa kalktıktan sonra ne oluyor?
Düşürüyorlar yada düşüyorsun, sonra bir daha kalkıyorsun...
E hadi bi daha güm!... Eh bi daha hop...derken...
Büyüdük demeye başlıyoruz ya hani, yaşlandık diyoruz bazen. Yalan hepsi.
Boşa böbürlenme büyümenle, önemli olan kısım insan olarak kalabilmek yüklendiklerimizle. Hayata gözlerini kapatırken, gözlerini açtığı an kadar insan kalmak başarı...
Araları dolduran o yaşadıklarımız, tecrübe dediklerimiz...
Nasıl da değişiyor insan... Tamamlanamıyor bir türlü...
Her sene farklı bir sen oluyorsun aynada, yaşadıkların, acıların, kazıklar, kavgalar, bitişler, başlangıçlar, düşmeler ve yeniden kalkmalar...
Büyüdük diyoruz ya yaşanan sıkıntıların bizi olgunlaştırdığını düşünerek...
Yok büyümüyoruz, kirleniyoruz sadece...
Doğumdan ölüme bütün hayatımız bebeklik aslında.
Hayat yolunda ne kadar evrimleşmediğimiz, değişmediğimiz de insanlığımız...
Yeniden haber izleyemez oldum, gazete okumak istemiyor canım,
görüntüye bakınca insan diye nitelendirdiklerimizin aslında "hayvan" bile olamadığını gördükçe..
24 saat içinde 6 şehit...!!!!
Siirt'te 13-14 yaşlarında 8 çocuk, 2 yaşında ki bir oğlan ve 3 yaşında ki kız çocuğuna sırayla tecavüz etti!!
İlkokul öğrencisi kız'a okul müdürünün de içinde bulunduğu 25 kişi tecavüz etti!!
İznik'te 17 yaşındaki zihinsel engelli kıza tecavüz eden 4 kişi tutuklandı.!!
E ama allah belanızı versin! Bu ne! Ne bu!!
Ne oluyor...!!
Anladık evrim geçirerek bugünlere geldik, yani Darwin öyle diyor da, yavaş yavaş başka bir şeye doğru gidiyoruz, bu değil benim insanlık halinden anladığım!
Hadi geçmişe yapacak bir şey yok.
Tamam evrimleştik zaten büyürken, ona da yapacak bir şey yok, geçmiş olsun.
Ama artık sorumluluğumuz daha fazla evrime uğratmamak insanlığı.
Artık olması gereken, kavgalarla, savaşlarla, cinayetlerle, hırslarla, parayla,
kendi yarattığına esir olmadan, daha fazla evrimleşmemiş bir insanlık bırakmak sonraki nesillere...
Yoksa bu gidişle artık korkmayı bırakıp o tuhaf çizgi filmlerdeki, vahşi, kötü yaratıklara döneceğiz...
Döndük mü yoksa?
Başımızda ki iktidara, işleyişine, yapılmak istenene, günden güne olan olaylara, o 2-3 yaşlarında ki çocuklara tecavüz eden ve ne yaptığının gayet farkında olan, 13-14 yaşlarında ki o çocuk müsveddelerini serbest bırakabilen adalet anlayışımıza ve insanın insana yaptıklarına bakınca dönmedik desem yalan...
Neyse...
Yaratık haline gelip bir göktaşı düşemeden kafamıza, birbirimizi yiyerek tükeneceğiz sanırım... En güzeli göktaşı son hızla gelip insin tepemize, bunları görüp duymaktan daha iyidir...
Fakat düşünüyorum da, baştan başlarsa hayat bir gün yeniden öyle ya da böyle, fosillerimizle çok eğlenecek yeni canlılar.
Umarım bizim yapamadığımızı yapıp, ders de alabilirler...
Umarım kafa taslarının içinde bir beyin olduğunu ve o beyini kullanarak mucizeler yaratabilecek canlılar olduklarını farkedip güzel bir dünya yaratırlar kendilerine...
Savaşın olmadığı, psikopatça zevkler için birbirlerini öldürmedikleri, cinsel istismar ve benzeri travmalarla hayat karartmadıkları, din, mezhep v.b ayrımların ve ırkçlığın olmadığı, korkunun yer almadığı, herkesin birbirine "insan" olarak baktığı, yaşanılası bir dünya yaratırlar...Umarım...
Telli telli telli şu telli turnaaa,
Sanma ki yaralı uçmaz bir dahaaaa,
Takılmış kanadı göçmen buluta,
Anlatır eski beni şimdiki bana...
Sakın çıkma patika yollara
O dağlara, kırlara, o karlı ovaya,
Yenik düşüyor herşey zamana,
Biz büyüdük ve kirlendi dünya...
Ne kalır yarına bizden sonraya,
Herşey binip gitmiş uçurtmalaraa...
Nedense takıldım insanlığa bugünlerde. Maymundan mı geliyoruz mesela?
İnanıyorsak, inkar mı ediyoruz aslında, kafir miyiz?
Ya da inanmıyorsak cennete gitmeyecek miyiz sırf bu nedenden dolayı?
Fosilimiz nerde peki? Bulmuşlar! Hangi ara?...
Fazla girmem bu konuya. Öyle bir bakıp çıkacağım.
İnanç sorgulayacak insan olmadım ben hiç çünkü. Hele hele evrim teorisine inanıp inanmamayla cennet ve cehennem arasında bağ kuracak biri hiç değilim. Maymundan gelmenin pek hoş bir düşünce olmadığı kanaatindeyim ama bilime ve düşünce özgürlüğüne saygım var, kanıt gösterilirse inanırım belki de.
Aslında şu sıralar nereden geldiğimiz değil nereye gittiğimiz benim takıntım.
Bebek değil insan doğuyoruz biz. Saf, katıksız insan. Doğal ihtiyaçlarımız karşılanınca, fazlasına gerek duymadan yaşıyoruz. Yavaş yavaş öğreniyoruz ayağa kalkmayı.
Ayağa kalktıktan sonra ne oluyor?
Düşürüyorlar yada düşüyorsun, sonra bir daha kalkıyorsun...
E hadi bi daha güm!... Eh bi daha hop...derken...
Büyüdük demeye başlıyoruz ya hani, yaşlandık diyoruz bazen. Yalan hepsi.
Boşa böbürlenme büyümenle, önemli olan kısım insan olarak kalabilmek yüklendiklerimizle. Hayata gözlerini kapatırken, gözlerini açtığı an kadar insan kalmak başarı...
Araları dolduran o yaşadıklarımız, tecrübe dediklerimiz...
Nasıl da değişiyor insan... Tamamlanamıyor bir türlü...
Her sene farklı bir sen oluyorsun aynada, yaşadıkların, acıların, kazıklar, kavgalar, bitişler, başlangıçlar, düşmeler ve yeniden kalkmalar...
Büyüdük diyoruz ya yaşanan sıkıntıların bizi olgunlaştırdığını düşünerek...
Yok büyümüyoruz, kirleniyoruz sadece...
Doğumdan ölüme bütün hayatımız bebeklik aslında.
Hayat yolunda ne kadar evrimleşmediğimiz, değişmediğimiz de insanlığımız...
Yeniden haber izleyemez oldum, gazete okumak istemiyor canım,
görüntüye bakınca insan diye nitelendirdiklerimizin aslında "hayvan" bile olamadığını gördükçe..
24 saat içinde 6 şehit...!!!!
Siirt'te 13-14 yaşlarında 8 çocuk, 2 yaşında ki bir oğlan ve 3 yaşında ki kız çocuğuna sırayla tecavüz etti!!
İlkokul öğrencisi kız'a okul müdürünün de içinde bulunduğu 25 kişi tecavüz etti!!
İznik'te 17 yaşındaki zihinsel engelli kıza tecavüz eden 4 kişi tutuklandı.!!
E ama allah belanızı versin! Bu ne! Ne bu!!
Ne oluyor...!!
Anladık evrim geçirerek bugünlere geldik, yani Darwin öyle diyor da, yavaş yavaş başka bir şeye doğru gidiyoruz, bu değil benim insanlık halinden anladığım!
Hadi geçmişe yapacak bir şey yok.
Tamam evrimleştik zaten büyürken, ona da yapacak bir şey yok, geçmiş olsun.
Ama artık sorumluluğumuz daha fazla evrime uğratmamak insanlığı.
Artık olması gereken, kavgalarla, savaşlarla, cinayetlerle, hırslarla, parayla,
kendi yarattığına esir olmadan, daha fazla evrimleşmemiş bir insanlık bırakmak sonraki nesillere...
Yoksa bu gidişle artık korkmayı bırakıp o tuhaf çizgi filmlerdeki, vahşi, kötü yaratıklara döneceğiz...
Döndük mü yoksa?
Başımızda ki iktidara, işleyişine, yapılmak istenene, günden güne olan olaylara, o 2-3 yaşlarında ki çocuklara tecavüz eden ve ne yaptığının gayet farkında olan, 13-14 yaşlarında ki o çocuk müsveddelerini serbest bırakabilen adalet anlayışımıza ve insanın insana yaptıklarına bakınca dönmedik desem yalan...
Neyse...
Yaratık haline gelip bir göktaşı düşemeden kafamıza, birbirimizi yiyerek tükeneceğiz sanırım... En güzeli göktaşı son hızla gelip insin tepemize, bunları görüp duymaktan daha iyidir...
Fakat düşünüyorum da, baştan başlarsa hayat bir gün yeniden öyle ya da böyle, fosillerimizle çok eğlenecek yeni canlılar.
Umarım bizim yapamadığımızı yapıp, ders de alabilirler...
Umarım kafa taslarının içinde bir beyin olduğunu ve o beyini kullanarak mucizeler yaratabilecek canlılar olduklarını farkedip güzel bir dünya yaratırlar kendilerine...
Savaşın olmadığı, psikopatça zevkler için birbirlerini öldürmedikleri, cinsel istismar ve benzeri travmalarla hayat karartmadıkları, din, mezhep v.b ayrımların ve ırkçlığın olmadığı, korkunun yer almadığı, herkesin birbirine "insan" olarak baktığı, yaşanılası bir dünya yaratırlar...Umarım...
Telli telli telli şu telli turnaaa,
Sanma ki yaralı uçmaz bir dahaaaa,
Takılmış kanadı göçmen buluta,
Anlatır eski beni şimdiki bana...
Sakın çıkma patika yollara
O dağlara, kırlara, o karlı ovaya,
Yenik düşüyor herşey zamana,
Biz büyüdük ve kirlendi dünya...
Ne kalır yarına bizden sonraya,
Herşey binip gitmiş uçurtmalaraa...
Pazartesi
Yek...
Ne zarmış arkadaş...!
Şimdi yazacaklarım sebebiyle bazı kimselerce taşlanabilirim ama problem değil.
Bekaretten söz ediyorum, bakirelikten, erkeklerimizce "kızlık zarı" olarak adlandırılan, namus kavramı haline getirilen o enteresan olgudan.
Nerden mi esti?
Yaklaşık bir saat önce anlatılan bir olaydan.
Bir seneye yakındır beraber olan bir çift evlenmeye karar verdiklerinde kız durumunu açıklar. Erkek gider...
Kadın da anlayamadığım şu, açıklanacak ne var?
Sen sevgilinin ceremesini tutup, hesabını aldın mı?
Bekaret yada namus kavramı her iki cins içinde geçerli değil midir?
Kadına şaşırdım, söylenmesi gereken bir durum yokken ortada, neden durup dururken kendi kendini suçluymuş gibi göstererek sevgilisinden af yada anlayış bekledi.
Bir türlü cevap bulamıyorum garip...
Halbuki tanıdığım en güzel çiftlerden biriydiler.
Erkeği hele ki hiç anlamadım.
Senden önce biriyle olduysa oldu. Seninleyken olmadı, seni aldatmadı ya?
Seninle olmaya başladıktan sonrasına baksana!
Hani çok seviyordun?
...
Yazık...
Bakireliği toplum olarak bir değer yargısı, bir namus göstergesi olarak görüyoruz hala, malesef... Fakat gerçekte ne olduğunu biliyor muyuz acaba?
Yanlış anlaşılmak istemem, cinsellik ve yaşanılan özeldir, mümkünse en azından "anne" vasfına sahip olabilme özelliği taşıyan "kadın" kısmı için öyle önüne gelenle yaşanabilecek, kaşını beğendim, yok gözünü beğendim, orası hoşuma gitti, burası hoşuma gitti diyerek yaşanabilecek bir olay değil.
Hatta her "seviyorum" zannedilen ile yada sırf keyif için öylesine yaşayarak, bu durumu bu kadar basitleştirenlere ve alışkanlık haline getirenlere hala tepkim var.
Sadece, gerçekten aşık olduğun aynı zamanda da karşılıklı olarak seni seven bir insanla yaşandığında "kutsal" olarak adlandırabileceğim bir olay bu benim için.
Ama takıldığım o "zar"ın neden namus meselesi haline dönüştüğü?
Kızlık zarı nedir?
Regli olana kadar vajinayı korumakla görevlidir. Regli olmaya başlamakla beraber vücuttaki hijyen ve koruma görevini tamamladığından bir anlamı kalmaz. Yani tamamen vücuttaki herhangi bir organdan farksızdır.
Bir kaburgam eksik olsa beni sevmekten vazgeçer miydin acaba?
Ben geçmezdim...
Keşke erkeklere yapılan sünnet işlemi, kadınlarımız için de regli zamanının hemen sonrasında şu zar işlemi için yapılsa da bu gerizekalı düşünce ve inanış sistemi artık ortadan kalksa ne güzel olurdu.
Peki bizim bu "modern" türk erkeklerimiz bunu neden bir namus göstergesi olarak göstermişlerdir?
Çünkü kendileri birlikte oldukları kadınları birbirleriyle kıyaslayıp durum değerlendirmeleri yaparken, kendileri tek olmak ve kıyaslanmak istememektedirler... Sadece kompleksten ibaret olduğuna eminim artık... Yazık ediliyor...
Kimsenin geçmişi kimseyi ilgilendirmez, öncesine değil, size ve sonrasına bakın mümkünse... Çünkü namusun da, ahlakın da o girdiğiniz delikle uzaktan yakından alakası yok...!
Malesef öyle bir yerde yaşıyoruz ki, bunun için kadınlarımız öldürülüyor, intiharlar ediliyor, mutsuz, zoraki evlilikler yapılıyor... Yaşanan onca şeyden ders almamış gibi, hala bakire olmayana 'kötü kadın' damgası vuran, eline geçirdiği her kadın ile yatan erkeğe 'çapkın' madalyasını takan, ahlaki yozlaşmanın en güzel örneklerinin yaşandığı, toplumumuzun konuşa konuşa bitiremediği konu müsveddesidir şu yazmaya çalıştığım... Aşk yerine, sadakat yerine, sevgi yerine yeğlenen bir şeyden bahsediyorum... Üzücü...
Kadınlar diyor ki erkekler bizi cinsel obje olarak görüyor. Gösterme o zaman...
Sen akşam sevgiline, "hayır evlenmeden olmaz, ben bekaretimi ileride kocam olacak erkeğe saklıyorum" diyorsan, burada kocaman bir çelişki var.
Hani cinsel obje olarak görülmek istemiyordun?
Sen "kendini" bir erkeğe "saklayarak" kendini bizzat obje haline getirmiyor musun?
Kendini bir "mal" olarak tanımlayan yine kendin olmuyor musun bu durumda?
Ha, dersen ki, "e toplum düzeni böyle, kurallar var, ben kendimi saklamazsam ilerde kocam olacak o mükemmel erkek beni istemez, evde kalırım" falan, o zaman "ay ben kadının cinsel bi obje olarak görülmesine karşıyım" demeyeceksin.
Ataerkil düzene karşı olduğunu iddia edip, ondan sonra da ataerkil düzenin en belirgin kuralını bizzat onaylamayacaksın. Sen "kendini" "sakladığın" sürece, bir "mal" olarak görülmeye devam edeceksin ve bu daha on, yüz yıllarca böyle gidecek. Üzgünüm.
Ha saklama da demiyorum tabi, önüne gelenle olma ama aşık olduğunda da yaşamaktan çekinme diyorum. İnsanların inanışlarına ve bakış açılarına karşı bir yargım yok, isteyen istediği gibi düşünüp, düşünce ve bakış açısı nasılsa öyle yaşamakta özgürdür... Fakat millet sırf kızlığım gitmesin diye, öyle böyle birbirine yapmadığını bırakmıyorken sırf iki santimlik bir bölgeye dokunmadılar diye o kıza namuslu demem, diyemem ben! Zamanında birini sevmiş ve ona dokunmuş diye namussuz da diyemem! Bu durumda ne halt yiyorsan dürüstçe ye! Adam gibi ye bari de yaşadığının bir anlamı olsun!
Hele bir de bakire olmayan kadına "mal" gözüyle bakan, "kız"ı ve "kadın"ı yürüyüşünden ayırt ederim, bilirim, anlarım ben diyenler var ki evlere şenlik...
Dumur olmuş şekilde dinliyorum... Az daha anlatsalar vallahi bravo diyerek ayakta alkışlayacağım o derece bir övünme, kasım kasım kasılma...
Altında yatan ise korkunç bir ego tatminsizliği, özgüven eksikliği... Böylelerine de üzülmekten başka bir şey yapamıyor insan, zavallılarım...
Artık bir şeyler değişse ya şu kafalarımızda, her insanın bir geçmişi olduğunu, hatalar yapabileceğini ve dersler alarak hayatına devam ederken geçmiş hataları yüzünden taşlanmaması gerektiğini anlasak. Kadın, erkek demeden namus ve ahlakın yetişme ile insanın kendi karakteri ile ilgili olduğunu kavrayabilsek...
Karşımızdakine sadece "insan" olarak bakabilsek keşke...
Celallendim yine gece gece hayırlar olsun..hadi bakalım...
Şimdi yazacaklarım sebebiyle bazı kimselerce taşlanabilirim ama problem değil.
Bekaretten söz ediyorum, bakirelikten, erkeklerimizce "kızlık zarı" olarak adlandırılan, namus kavramı haline getirilen o enteresan olgudan.
Nerden mi esti?
Yaklaşık bir saat önce anlatılan bir olaydan.
Bir seneye yakındır beraber olan bir çift evlenmeye karar verdiklerinde kız durumunu açıklar. Erkek gider...
Kadın da anlayamadığım şu, açıklanacak ne var?
Sen sevgilinin ceremesini tutup, hesabını aldın mı?
Bekaret yada namus kavramı her iki cins içinde geçerli değil midir?
Kadına şaşırdım, söylenmesi gereken bir durum yokken ortada, neden durup dururken kendi kendini suçluymuş gibi göstererek sevgilisinden af yada anlayış bekledi.
Bir türlü cevap bulamıyorum garip...
Halbuki tanıdığım en güzel çiftlerden biriydiler.
Erkeği hele ki hiç anlamadım.
Senden önce biriyle olduysa oldu. Seninleyken olmadı, seni aldatmadı ya?
Seninle olmaya başladıktan sonrasına baksana!
Hani çok seviyordun?
...
Yazık...
Bakireliği toplum olarak bir değer yargısı, bir namus göstergesi olarak görüyoruz hala, malesef... Fakat gerçekte ne olduğunu biliyor muyuz acaba?
Yanlış anlaşılmak istemem, cinsellik ve yaşanılan özeldir, mümkünse en azından "anne" vasfına sahip olabilme özelliği taşıyan "kadın" kısmı için öyle önüne gelenle yaşanabilecek, kaşını beğendim, yok gözünü beğendim, orası hoşuma gitti, burası hoşuma gitti diyerek yaşanabilecek bir olay değil.
Hatta her "seviyorum" zannedilen ile yada sırf keyif için öylesine yaşayarak, bu durumu bu kadar basitleştirenlere ve alışkanlık haline getirenlere hala tepkim var.
Sadece, gerçekten aşık olduğun aynı zamanda da karşılıklı olarak seni seven bir insanla yaşandığında "kutsal" olarak adlandırabileceğim bir olay bu benim için.
Ama takıldığım o "zar"ın neden namus meselesi haline dönüştüğü?
Kızlık zarı nedir?
Regli olana kadar vajinayı korumakla görevlidir. Regli olmaya başlamakla beraber vücuttaki hijyen ve koruma görevini tamamladığından bir anlamı kalmaz. Yani tamamen vücuttaki herhangi bir organdan farksızdır.
Bir kaburgam eksik olsa beni sevmekten vazgeçer miydin acaba?
Ben geçmezdim...
Keşke erkeklere yapılan sünnet işlemi, kadınlarımız için de regli zamanının hemen sonrasında şu zar işlemi için yapılsa da bu gerizekalı düşünce ve inanış sistemi artık ortadan kalksa ne güzel olurdu.
Peki bizim bu "modern" türk erkeklerimiz bunu neden bir namus göstergesi olarak göstermişlerdir?
Çünkü kendileri birlikte oldukları kadınları birbirleriyle kıyaslayıp durum değerlendirmeleri yaparken, kendileri tek olmak ve kıyaslanmak istememektedirler... Sadece kompleksten ibaret olduğuna eminim artık... Yazık ediliyor...
Kimsenin geçmişi kimseyi ilgilendirmez, öncesine değil, size ve sonrasına bakın mümkünse... Çünkü namusun da, ahlakın da o girdiğiniz delikle uzaktan yakından alakası yok...!
Malesef öyle bir yerde yaşıyoruz ki, bunun için kadınlarımız öldürülüyor, intiharlar ediliyor, mutsuz, zoraki evlilikler yapılıyor... Yaşanan onca şeyden ders almamış gibi, hala bakire olmayana 'kötü kadın' damgası vuran, eline geçirdiği her kadın ile yatan erkeğe 'çapkın' madalyasını takan, ahlaki yozlaşmanın en güzel örneklerinin yaşandığı, toplumumuzun konuşa konuşa bitiremediği konu müsveddesidir şu yazmaya çalıştığım... Aşk yerine, sadakat yerine, sevgi yerine yeğlenen bir şeyden bahsediyorum... Üzücü...
Kadınlar diyor ki erkekler bizi cinsel obje olarak görüyor. Gösterme o zaman...
Sen akşam sevgiline, "hayır evlenmeden olmaz, ben bekaretimi ileride kocam olacak erkeğe saklıyorum" diyorsan, burada kocaman bir çelişki var.
Hani cinsel obje olarak görülmek istemiyordun?
Sen "kendini" bir erkeğe "saklayarak" kendini bizzat obje haline getirmiyor musun?
Kendini bir "mal" olarak tanımlayan yine kendin olmuyor musun bu durumda?
Ha, dersen ki, "e toplum düzeni böyle, kurallar var, ben kendimi saklamazsam ilerde kocam olacak o mükemmel erkek beni istemez, evde kalırım" falan, o zaman "ay ben kadının cinsel bi obje olarak görülmesine karşıyım" demeyeceksin.
Ataerkil düzene karşı olduğunu iddia edip, ondan sonra da ataerkil düzenin en belirgin kuralını bizzat onaylamayacaksın. Sen "kendini" "sakladığın" sürece, bir "mal" olarak görülmeye devam edeceksin ve bu daha on, yüz yıllarca böyle gidecek. Üzgünüm.
Ha saklama da demiyorum tabi, önüne gelenle olma ama aşık olduğunda da yaşamaktan çekinme diyorum. İnsanların inanışlarına ve bakış açılarına karşı bir yargım yok, isteyen istediği gibi düşünüp, düşünce ve bakış açısı nasılsa öyle yaşamakta özgürdür... Fakat millet sırf kızlığım gitmesin diye, öyle böyle birbirine yapmadığını bırakmıyorken sırf iki santimlik bir bölgeye dokunmadılar diye o kıza namuslu demem, diyemem ben! Zamanında birini sevmiş ve ona dokunmuş diye namussuz da diyemem! Bu durumda ne halt yiyorsan dürüstçe ye! Adam gibi ye bari de yaşadığının bir anlamı olsun!
Hele bir de bakire olmayan kadına "mal" gözüyle bakan, "kız"ı ve "kadın"ı yürüyüşünden ayırt ederim, bilirim, anlarım ben diyenler var ki evlere şenlik...
Dumur olmuş şekilde dinliyorum... Az daha anlatsalar vallahi bravo diyerek ayakta alkışlayacağım o derece bir övünme, kasım kasım kasılma...
Altında yatan ise korkunç bir ego tatminsizliği, özgüven eksikliği... Böylelerine de üzülmekten başka bir şey yapamıyor insan, zavallılarım...
Artık bir şeyler değişse ya şu kafalarımızda, her insanın bir geçmişi olduğunu, hatalar yapabileceğini ve dersler alarak hayatına devam ederken geçmiş hataları yüzünden taşlanmaması gerektiğini anlasak. Kadın, erkek demeden namus ve ahlakın yetişme ile insanın kendi karakteri ile ilgili olduğunu kavrayabilsek...
Karşımızdakine sadece "insan" olarak bakabilsek keşke...
Celallendim yine gece gece hayırlar olsun..hadi bakalım...
Cumartesi
Teşekkür...
Muhteşem bir Nisan sabahı... Saat 10...
Hayatımın en güzel gecelerinden birinin sabahı olmuş, kahkaham fenerbahçe sahiline vuran dalgaların sesine karışıyor sanki...
İçimdekileri tutmak, arada dolan gözlerime hakim olabilmek için zor tutuyorum kendimi. Melankolik değilim, bu sefer mutluyum...
1 saat bile uyumamış iken ve başımın sağ tarafına saplanan korkunç bir ağrı ile savaşırken bile böylesine iyi hissedebilir mi bi insan?
Bir gram halim yok ama trambolinde zıplayasım var...
Öyle çok seviyorum ki kendi içime sığamaz oldum...
Nasıl anlatsam???
Şöyle...
Yakan bir güneş, onu dengeleyen hafif bir rüzgar, muhteşem bir hava vardı bu sabah Fenerbahçe de. Baraka'da oturmuş muhteşem havanın ve önümdeki manzaranın keyfini çıkartırken,bir yandan sevgilimin kahvaltı hazırlayışını izlemek paha biçilemez...
O kadar çok istedim, öyle çok bekledim ki onu, o masaya dilimlenmiş domates,salatalık,zeytin ve peynirle donatılmış kahvaltı tabaklarını getirirken
hissettiğim şey aşktan da öte, bu hale gelebilmemiz ise azmin zaferiydi
desem pek yerinde olur gibi sanki...
Yine de bugün denize ve güzelim İstanbul'uma bakarken düşündüğüm,
"Ben böylesine bir mutluluğu haketmek için ne yaptım?" idi...
Çok fazla kızdım hayata, çok üzüldüm de kotamı mı doldurdum acaba?
Cefa çekmeden sefa süremezsin dedikleri bu mu?
Ödülüm bu mu yani?
Teşekkür ederim Allah baba...
Tüm yaşattıklarına, bütün çektirdiğin sıkıntılara, üzüntülere değermiş...
Başka türlü kıymet bilemezdim... Başka türlü her sesini duyuşumda, her elini tutuşumda ve her sevildiğimi gördüğüm, hissettiğim bir davranış ile karşılaştığımda içimden binlerce kez şükretmezdim sana... Teşekkür ederim...
Şimdi kedi gibi mırlayasım, keyfimi bozana hırlayasım var.
Elini kalbimin üzerine koydu biri, anladı beni, bende anladım onu herhalde ki ara sıra didişmek dışında daha kendimize ait bir sorun yaşanmadı aramızda... Yaşanmasında...
Karşılıklı yaşanınca sevgi, insan karşılıklı olarak birbirini incitmemek için çaba sarfediyor. Tartışma yaratacak konularda bile farkediyorum susuluyor bir iki saniye, kelimeler dikkatli seçiliyor ki hem anlaşıla bilelim hemde üzülmeyelim sonra diye...
İşte sırf şu gösterilen özen sebebiyle, bir ömür yanında kalabileceğim biri var hayatımda. Yaşadığım en muhteşem olayın kollarında uyuyup,
uyandığım an onu görmem olduğunu dile döküp de anlatamadığım biri...
Bi insanı böylesine sevebilmek ne demek... Anlatamıyorum neyse...
Saat şimdi 04:47, gecenin sessizliğini seviyorum ben. Kendimle kalmayı da.
Ev uyusun diye bekliyorum bazen. "Biraz erken yat" dırdırına bile razıyım şu saatler için. Ne az yaşama alanım kalmış bilmeden. Sıkıştırılmış keyifler sürüyorum.
Yarın sabah uyanamayacağım yine, uyanacağım tabi de ona daha çok sürünmek denilebilir. Olsun, sürüne sürüne yaparım ben her işimi.
Bugün kendin için ne yaptın derler ya. Uyumadım!
Diğer yaptığım herşeyin bir nasipleneni oldu. Ama bu sadece benim.
Yazmam lazım bunları, dile getiremiyorum ama gizli kalsın da istemiyorum,
bana kalacak aşk'ın ne anlamı var, dibine kadar yaşamam lazım, bağırmam lazım.
Herkes bilsin, en çok sevdiğim bilsin...
Herkes aşıktı bu sabah fenerde, biri sevgilisinin kucağına oturdu manzarayı seyrederken gülerek sohbet etti.
Diğer masada başka biri tabağındaki omletin en güzel yerini sevgilisine yedirdi, karşılığında güzel bir öpücük aldı.
Diğer bir çift fotoğraf makinasını otomatik çekime ayarlayarak "aşığım ben!" diye bağıran fotoğraflar çekildi.
Ben mi?
Sevdiğim adam yanımda sucuğun yağına ekmeğini bandırırken bir onu izledim,
bi denizin ortasında birbirleriyle dalaşan martılara daldım gittim.
Bir yandan bunları düşündüm, diğer taraftan sırıttım da sırıttım...
Ne gülüyorsun? diye sordu.
Bu kadar mutluluğu hakedecek ne yaptım? diye sordum.
Güldü. "Hadi kahvaltını et mutlu insan" dedi.
Her ne kadar kendilerini bir lokmada yutasım geldiyse de bende sucuğa dadandım.
Dünyalara değişmem seni çilek bilesin,
teşekkür ederim hissettirdiğin tüm güzellikler için...her şey için...
İyi ki cümlelerim var, ne yapardım başka türlü bilmiyorum...
İşte bu yüzden herkese doğru cümlelerde, kalbi sıcacık el izleriyle dolu bir hayat diliyorum... Sevebilmenin mucize olduğunu unutmayarak....
Ve yine diliyorum ki, umarım birileri için bir cümle olursunuz hayatta,
hatta söyleyenin bile önemsemediği cümlelerde, birileri için derin anlamlarınız olur...
Görüşmek üzere...
Sebebini bilmediğim kırık dökük zamanlarım var,
Sevmenin tadına varamadığım zamanlar,
Ayak sesleri var kulağımda,
Ayırt ettiğim, beklediğim bir tek senin ki...
Hayatımın en güzel gecelerinden birinin sabahı olmuş, kahkaham fenerbahçe sahiline vuran dalgaların sesine karışıyor sanki...
İçimdekileri tutmak, arada dolan gözlerime hakim olabilmek için zor tutuyorum kendimi. Melankolik değilim, bu sefer mutluyum...
1 saat bile uyumamış iken ve başımın sağ tarafına saplanan korkunç bir ağrı ile savaşırken bile böylesine iyi hissedebilir mi bi insan?
Bir gram halim yok ama trambolinde zıplayasım var...
Öyle çok seviyorum ki kendi içime sığamaz oldum...
Nasıl anlatsam???
Şöyle...
Yakan bir güneş, onu dengeleyen hafif bir rüzgar, muhteşem bir hava vardı bu sabah Fenerbahçe de. Baraka'da oturmuş muhteşem havanın ve önümdeki manzaranın keyfini çıkartırken,bir yandan sevgilimin kahvaltı hazırlayışını izlemek paha biçilemez...
O kadar çok istedim, öyle çok bekledim ki onu, o masaya dilimlenmiş domates,salatalık,zeytin ve peynirle donatılmış kahvaltı tabaklarını getirirken
hissettiğim şey aşktan da öte, bu hale gelebilmemiz ise azmin zaferiydi
desem pek yerinde olur gibi sanki...
Yine de bugün denize ve güzelim İstanbul'uma bakarken düşündüğüm,
"Ben böylesine bir mutluluğu haketmek için ne yaptım?" idi...
Çok fazla kızdım hayata, çok üzüldüm de kotamı mı doldurdum acaba?
Cefa çekmeden sefa süremezsin dedikleri bu mu?
Ödülüm bu mu yani?
Teşekkür ederim Allah baba...
Tüm yaşattıklarına, bütün çektirdiğin sıkıntılara, üzüntülere değermiş...
Başka türlü kıymet bilemezdim... Başka türlü her sesini duyuşumda, her elini tutuşumda ve her sevildiğimi gördüğüm, hissettiğim bir davranış ile karşılaştığımda içimden binlerce kez şükretmezdim sana... Teşekkür ederim...
Şimdi kedi gibi mırlayasım, keyfimi bozana hırlayasım var.
Elini kalbimin üzerine koydu biri, anladı beni, bende anladım onu herhalde ki ara sıra didişmek dışında daha kendimize ait bir sorun yaşanmadı aramızda... Yaşanmasında...
Karşılıklı yaşanınca sevgi, insan karşılıklı olarak birbirini incitmemek için çaba sarfediyor. Tartışma yaratacak konularda bile farkediyorum susuluyor bir iki saniye, kelimeler dikkatli seçiliyor ki hem anlaşıla bilelim hemde üzülmeyelim sonra diye...
İşte sırf şu gösterilen özen sebebiyle, bir ömür yanında kalabileceğim biri var hayatımda. Yaşadığım en muhteşem olayın kollarında uyuyup,
uyandığım an onu görmem olduğunu dile döküp de anlatamadığım biri...
Bi insanı böylesine sevebilmek ne demek... Anlatamıyorum neyse...
Saat şimdi 04:47, gecenin sessizliğini seviyorum ben. Kendimle kalmayı da.
Ev uyusun diye bekliyorum bazen. "Biraz erken yat" dırdırına bile razıyım şu saatler için. Ne az yaşama alanım kalmış bilmeden. Sıkıştırılmış keyifler sürüyorum.
Yarın sabah uyanamayacağım yine, uyanacağım tabi de ona daha çok sürünmek denilebilir. Olsun, sürüne sürüne yaparım ben her işimi.
Bugün kendin için ne yaptın derler ya. Uyumadım!
Diğer yaptığım herşeyin bir nasipleneni oldu. Ama bu sadece benim.
Yazmam lazım bunları, dile getiremiyorum ama gizli kalsın da istemiyorum,
bana kalacak aşk'ın ne anlamı var, dibine kadar yaşamam lazım, bağırmam lazım.
Herkes bilsin, en çok sevdiğim bilsin...
Herkes aşıktı bu sabah fenerde, biri sevgilisinin kucağına oturdu manzarayı seyrederken gülerek sohbet etti.
Diğer masada başka biri tabağındaki omletin en güzel yerini sevgilisine yedirdi, karşılığında güzel bir öpücük aldı.
Diğer bir çift fotoğraf makinasını otomatik çekime ayarlayarak "aşığım ben!" diye bağıran fotoğraflar çekildi.
Ben mi?
Sevdiğim adam yanımda sucuğun yağına ekmeğini bandırırken bir onu izledim,
bi denizin ortasında birbirleriyle dalaşan martılara daldım gittim.
Bir yandan bunları düşündüm, diğer taraftan sırıttım da sırıttım...
Ne gülüyorsun? diye sordu.
Bu kadar mutluluğu hakedecek ne yaptım? diye sordum.
Güldü. "Hadi kahvaltını et mutlu insan" dedi.
Her ne kadar kendilerini bir lokmada yutasım geldiyse de bende sucuğa dadandım.
Dünyalara değişmem seni çilek bilesin,
teşekkür ederim hissettirdiğin tüm güzellikler için...her şey için...
İyi ki cümlelerim var, ne yapardım başka türlü bilmiyorum...
İşte bu yüzden herkese doğru cümlelerde, kalbi sıcacık el izleriyle dolu bir hayat diliyorum... Sevebilmenin mucize olduğunu unutmayarak....
Ve yine diliyorum ki, umarım birileri için bir cümle olursunuz hayatta,
hatta söyleyenin bile önemsemediği cümlelerde, birileri için derin anlamlarınız olur...
Görüşmek üzere...
Sebebini bilmediğim kırık dökük zamanlarım var,
Sevmenin tadına varamadığım zamanlar,
Ayak sesleri var kulağımda,
Ayırt ettiğim, beklediğim bir tek senin ki...
Perşembe
Sen Ne Okuyorsun? =)
Yine bir arabesklik yapıştı ki üzerime, her zaman ki gibi keyfini çıkarmaya çalışıyorum... Yatakta oturdum, sarkıttım ayaklarımı aşağı, media player'da
"Dertler benim olsun..." çalıyor... Çok yaşasın Orhan baba!
Ne kadar avrupa özentisi "modernim ben"! ayaklarında takılıp da, arabesk dinleyenlere "hıy kro!" diyen adam varsa, hepsinin en az 3 Orhan Gencebay şarkısını ezbere bildiğine adım gibi eminim, bu şarkılar bilinmez mi? Dinlenmez mi... Çok ayıp...
Bir zamanlar benim sevgilimdinnnn,
Yanımdayken bile hasretimdin...
Şimdi başka bir aşk buldun,
Mutluluk seninnn olsuuun...
Dırı dırı dım...
Sözlere bak...
Neyse, canım hormonlarım kendine geldi şükür...
Yarın bankaya olan borcumun bir kısmını daha ödeyip bir miktar
nefes alacağım buna da şükür...
Stüdyo işimin son bulmasına en fazla 1-2 ay kaldı,
Etiketlerin ve kayıtların tamamlandığı haberini aldım bugün oh şükür..
Son artık şu albüm de çıksın, haber ve reklamlarımı yapayım pırr...
(En çok buna sevindim sanırım, yeni bir iş istiyorum!!)
Eh evde bir problem yok, babam nargilesini almış,
akşamları balkonda sarmaş dolaş oturuyor falan... iyi yani...
Tabii ki bir de 4 aydır anlattığım, dillere destan,
bi bi bitaaanecik! çilekli milkshake'imi unutmamalıyım değil mi?
Ara sıra bitip tükenmek bilmeyen uykusuyla beni çıldırtıyor olsa da,
şükür şükür şükür ki fena halde bi lokmada yutasım var kendilerini... =)
Anlayacağın keyfim yerinde, geçen gece ki hal neydi öyle...
Ara sıra bende evlerden ırak duruma geliyorum...
Geçti allahtan...
Asıl konuma geleyim, bugünlerde öyle zor bir soru var ki hayatımda, tek derdim bu oldu herhalde, aslında tamamen benimle ilgili olmasına rağmen cevabım yok.
Bülbüldüm dut yedirdiler!
Soru şu “Sen ne yazarsın?”...
Bu soruyu sorana vaktimi harcamayıp, kısa ve net cevaplar vermek istiyorum aslında. Hatta tek kelime. Ama o kelimeyi bulamıyorum bir türlü.
Bazen buluyorum bir kelime ama söylenmiyor öyle rahat rahat...
Herşeyi yazarım yeterli açıklama olmuyor. “Ama ne?” Bu ısrar beni bitiriyor işte!
“Yok” cevabına “nasıl yok” denmesi gibi geliyor bu soru bana.
-Bak Şöyle mesela; hani kafanın içinde olması gereken gibi "yok"! diyesim geliyor.
Kafam neye bozulursa yazarım ben, keyfimi ne yerine getirirse de yazarım, canımı kim sıkarsa yazarım, kim mutlu ederse onu da yazarım...
Bu aşk olur, ülkede olup bitenlerle alakalı olur, kadın-erkek ilişkileri ile ilgili olur, herhangi bir anıdan esinlenip, onu bambaşka bir şeye bağlayıp hayal gücümü işin içine kattığım kısa hikayeler olur... vs...
Herşeyi yazarım işte, özellikle üzerinde yoğunlaştığım bir konu yok...
Ama bu aralar ne zaman yazı yazmak için şu boş belgeyi açsam, ilk yazmak istediğim konu aşk oluyor... Ne yapayım? Dünya üzerinde daha güzel bir his var mı?
Hele ki aşk'ın ilk halleri...
Ne zaman düşünsem muzur muzur bi sırıtma yayılıyor suratıma,
Geçen gün apartmanın kapısında taksi bekliyordum. Yan apartmanın önünde beyaz bir araba durdu. İçinde hoş sayılabilecek, esmer bir delikanlı var.
Cep telefonunu çıkardı. Bir numara çevirdi. Konuşmadan kapattı. Birkaç dakika sonra, apartmanın kapısı açıldı. Dışarıya uzun boylu, genç, kumral bir kız çıktı.
Parfümünün kokusu bana ulaştı. Makyajı biraz abartılıydı. İkinci veya üçüncü buluşmaları olduğunu düşündüm.
Delikanlı kafasını çevirip, bahçeden ona doğru yürüyen kıza baktı ve gülümsedi.
Kız, delikanlıya bakıp elini kaldırdı, merhaba der gibi ve o da gülümsedi.
Delikanlı dönüp radyonun kanalını değiştirdi. Kız, delikanlının görüş alanından çıkıp, arabanın arkasından dolaşıp, sağ kapıya doğru dönüyordu. Tam o sırada yüzünde garip bir gülümseme belirdi, hani heyecan ve yatışmaya çalışmak arasındayken bir türlü tutulamayıp beliriveren o gülümseme işte... =)
Kız kapıya yaklaştı, zor bela, burnunu kaşır gibi yaparak yüzündeki o garip gülümsemeyi sildi. Kapıyı açtı ve arabaya bindi. O an göz göze geldik. Kendini yakalanmış hissettiğini biliyorum, bende evden aynı sırıtmayla çıkıp, apt kapısının önünde kafamı yukarı kaldırdığım an o sırıtış ile babama pencerede yakalanıyorum da... Her defasında niye yukarı bakıyorsam... Utanç verici oluyor..=)
Neyse gülümsedim kıza, o da bana, sonra gözden kayboldular zaten...
O kızın kaç saat önceden hazırlanmaya başladığını tahmin ediyoruzdur.
Eminim yatağının üzerinde askısıyla fırlatılmış kıyafetler vardır. Makyaj masası dağılmış, takıları kutularından çıkmıştır. Ve hiç biri toplanmamıştır... =) Herkese çok yakın ve tanıdık gelen bu resim, aslında aşkın tablosu gibi.
Aşk, henüz gelmeden bile insanı bu hale sokuyor. Aşık olma ihtimali, insanı mutlu kılıyor. Ellerimin titremesinden pastaya mum dikemediğim günleri hatırlıyorum, artı olarak o günlerden ve yaşattığı heyecandan hala kurtulabilmiş değilim, ne zaman geliyorum dese hala mideme sancılar giriyor... Tüm sinir sistemim bana savaş açmış şekilde hareket ediyorlar... Yol boyunca bunları düşündüm. Sonra farkettim ki bende gülümsüyorum, sırf kendime, kendi aşkıma değil, dışarıda seven, sevmeyi bilen birilerinin olduğunu bilmek bile mutlu ediyor insanı.
Ve biliyorum ki ne kadar çok insan aşkla tanışırsa,
bu dünya o kadar güzel bir yer olacak...
Benim yazılarım da böyle işte, oradan oraya atlarım, bir satır önce gülümserken,
bir satır sonra kaşlarını çatabilirsin. Ortaya karışık yazıyorum...
Ruhum öyle çünkü...
Hüzünlendirmeden gülümsetmem, gülümsetmeden hüzünlendirmem.
Yapanı alkışlıyorum ama ben istesem de yapamam.
Başıma tuhaf şeyler gelir.
Nasıl oluyorsa komik olur o tuhaflık içine girip de farklı bir pencereden bakınca.
Etrafı izlerken bir çifte takılırım, bir kişiye, bir çocuğa, hayvana bile olabilir, izlerim onu o gözden kaybolana kadar. Yada herhangi günlük, öylesine bir konuşma yaparken bir söz çeker dikkatimi, hafızama kazınır, çeker alırım o sözü oradan ve o sözden yola çıkarım. Haber izlerim ondan...
Anlayacağın, hayat karar veriyor benim ne yazacağıma,
benim bir seçeneğim olmuyor çoğu zaman...
Ne mi yazıyorum? Kendimi galiba.
Biraz gerçeğimi, biraz hayallerimi, biraz kızgınlıklarımı, biraz hüznümü, biraz mutluluklarımı, biraz aşk, biraz nefret, biraz kafama taktığım güncel olaylar, ucundan politik, öbür ucundan felsefik, ortada umut...
Biraz gülümseten, biraz hüzünlendiren...
Hayat gibi. Herkes gibi...
Bir teeeeeselli ver,
Bir teeeeeselli ver,
Yarattığın mecnunaaaa,
Bir teselli ver...
Sevenin halinden, sevenler anlar,
Gel gör şu halimi,
Bir teselli ver...
Heyt be... =)
Öhöhöhöm...
“Ne yazıyorsun?”... Bilmem, ne yazıyorum?
Ortaya karışık işte...
Sen ne okuyorsun?...
"Dertler benim olsun..." çalıyor... Çok yaşasın Orhan baba!
Ne kadar avrupa özentisi "modernim ben"! ayaklarında takılıp da, arabesk dinleyenlere "hıy kro!" diyen adam varsa, hepsinin en az 3 Orhan Gencebay şarkısını ezbere bildiğine adım gibi eminim, bu şarkılar bilinmez mi? Dinlenmez mi... Çok ayıp...
Bir zamanlar benim sevgilimdinnnn,
Yanımdayken bile hasretimdin...
Şimdi başka bir aşk buldun,
Mutluluk seninnn olsuuun...
Dırı dırı dım...
Sözlere bak...
Neyse, canım hormonlarım kendine geldi şükür...
Yarın bankaya olan borcumun bir kısmını daha ödeyip bir miktar
nefes alacağım buna da şükür...
Stüdyo işimin son bulmasına en fazla 1-2 ay kaldı,
Etiketlerin ve kayıtların tamamlandığı haberini aldım bugün oh şükür..
Son artık şu albüm de çıksın, haber ve reklamlarımı yapayım pırr...
(En çok buna sevindim sanırım, yeni bir iş istiyorum!!)
Eh evde bir problem yok, babam nargilesini almış,
akşamları balkonda sarmaş dolaş oturuyor falan... iyi yani...
Tabii ki bir de 4 aydır anlattığım, dillere destan,
bi bi bitaaanecik! çilekli milkshake'imi unutmamalıyım değil mi?
Ara sıra bitip tükenmek bilmeyen uykusuyla beni çıldırtıyor olsa da,
şükür şükür şükür ki fena halde bi lokmada yutasım var kendilerini... =)
Anlayacağın keyfim yerinde, geçen gece ki hal neydi öyle...
Ara sıra bende evlerden ırak duruma geliyorum...
Geçti allahtan...
Asıl konuma geleyim, bugünlerde öyle zor bir soru var ki hayatımda, tek derdim bu oldu herhalde, aslında tamamen benimle ilgili olmasına rağmen cevabım yok.
Bülbüldüm dut yedirdiler!
Soru şu “Sen ne yazarsın?”...
Bu soruyu sorana vaktimi harcamayıp, kısa ve net cevaplar vermek istiyorum aslında. Hatta tek kelime. Ama o kelimeyi bulamıyorum bir türlü.
Bazen buluyorum bir kelime ama söylenmiyor öyle rahat rahat...
Herşeyi yazarım yeterli açıklama olmuyor. “Ama ne?” Bu ısrar beni bitiriyor işte!
“Yok” cevabına “nasıl yok” denmesi gibi geliyor bu soru bana.
-Bak Şöyle mesela; hani kafanın içinde olması gereken gibi "yok"! diyesim geliyor.
Kafam neye bozulursa yazarım ben, keyfimi ne yerine getirirse de yazarım, canımı kim sıkarsa yazarım, kim mutlu ederse onu da yazarım...
Bu aşk olur, ülkede olup bitenlerle alakalı olur, kadın-erkek ilişkileri ile ilgili olur, herhangi bir anıdan esinlenip, onu bambaşka bir şeye bağlayıp hayal gücümü işin içine kattığım kısa hikayeler olur... vs...
Herşeyi yazarım işte, özellikle üzerinde yoğunlaştığım bir konu yok...
Ama bu aralar ne zaman yazı yazmak için şu boş belgeyi açsam, ilk yazmak istediğim konu aşk oluyor... Ne yapayım? Dünya üzerinde daha güzel bir his var mı?
Hele ki aşk'ın ilk halleri...
Ne zaman düşünsem muzur muzur bi sırıtma yayılıyor suratıma,
Geçen gün apartmanın kapısında taksi bekliyordum. Yan apartmanın önünde beyaz bir araba durdu. İçinde hoş sayılabilecek, esmer bir delikanlı var.
Cep telefonunu çıkardı. Bir numara çevirdi. Konuşmadan kapattı. Birkaç dakika sonra, apartmanın kapısı açıldı. Dışarıya uzun boylu, genç, kumral bir kız çıktı.
Parfümünün kokusu bana ulaştı. Makyajı biraz abartılıydı. İkinci veya üçüncü buluşmaları olduğunu düşündüm.
Delikanlı kafasını çevirip, bahçeden ona doğru yürüyen kıza baktı ve gülümsedi.
Kız, delikanlıya bakıp elini kaldırdı, merhaba der gibi ve o da gülümsedi.
Delikanlı dönüp radyonun kanalını değiştirdi. Kız, delikanlının görüş alanından çıkıp, arabanın arkasından dolaşıp, sağ kapıya doğru dönüyordu. Tam o sırada yüzünde garip bir gülümseme belirdi, hani heyecan ve yatışmaya çalışmak arasındayken bir türlü tutulamayıp beliriveren o gülümseme işte... =)
Kız kapıya yaklaştı, zor bela, burnunu kaşır gibi yaparak yüzündeki o garip gülümsemeyi sildi. Kapıyı açtı ve arabaya bindi. O an göz göze geldik. Kendini yakalanmış hissettiğini biliyorum, bende evden aynı sırıtmayla çıkıp, apt kapısının önünde kafamı yukarı kaldırdığım an o sırıtış ile babama pencerede yakalanıyorum da... Her defasında niye yukarı bakıyorsam... Utanç verici oluyor..=)
Neyse gülümsedim kıza, o da bana, sonra gözden kayboldular zaten...
O kızın kaç saat önceden hazırlanmaya başladığını tahmin ediyoruzdur.
Eminim yatağının üzerinde askısıyla fırlatılmış kıyafetler vardır. Makyaj masası dağılmış, takıları kutularından çıkmıştır. Ve hiç biri toplanmamıştır... =) Herkese çok yakın ve tanıdık gelen bu resim, aslında aşkın tablosu gibi.
Aşk, henüz gelmeden bile insanı bu hale sokuyor. Aşık olma ihtimali, insanı mutlu kılıyor. Ellerimin titremesinden pastaya mum dikemediğim günleri hatırlıyorum, artı olarak o günlerden ve yaşattığı heyecandan hala kurtulabilmiş değilim, ne zaman geliyorum dese hala mideme sancılar giriyor... Tüm sinir sistemim bana savaş açmış şekilde hareket ediyorlar... Yol boyunca bunları düşündüm. Sonra farkettim ki bende gülümsüyorum, sırf kendime, kendi aşkıma değil, dışarıda seven, sevmeyi bilen birilerinin olduğunu bilmek bile mutlu ediyor insanı.
Ve biliyorum ki ne kadar çok insan aşkla tanışırsa,
bu dünya o kadar güzel bir yer olacak...
Benim yazılarım da böyle işte, oradan oraya atlarım, bir satır önce gülümserken,
bir satır sonra kaşlarını çatabilirsin. Ortaya karışık yazıyorum...
Ruhum öyle çünkü...
Hüzünlendirmeden gülümsetmem, gülümsetmeden hüzünlendirmem.
Yapanı alkışlıyorum ama ben istesem de yapamam.
Başıma tuhaf şeyler gelir.
Nasıl oluyorsa komik olur o tuhaflık içine girip de farklı bir pencereden bakınca.
Etrafı izlerken bir çifte takılırım, bir kişiye, bir çocuğa, hayvana bile olabilir, izlerim onu o gözden kaybolana kadar. Yada herhangi günlük, öylesine bir konuşma yaparken bir söz çeker dikkatimi, hafızama kazınır, çeker alırım o sözü oradan ve o sözden yola çıkarım. Haber izlerim ondan...
Anlayacağın, hayat karar veriyor benim ne yazacağıma,
benim bir seçeneğim olmuyor çoğu zaman...
Ne mi yazıyorum? Kendimi galiba.
Biraz gerçeğimi, biraz hayallerimi, biraz kızgınlıklarımı, biraz hüznümü, biraz mutluluklarımı, biraz aşk, biraz nefret, biraz kafama taktığım güncel olaylar, ucundan politik, öbür ucundan felsefik, ortada umut...
Biraz gülümseten, biraz hüzünlendiren...
Hayat gibi. Herkes gibi...
Bir teeeeeselli ver,
Bir teeeeeselli ver,
Yarattığın mecnunaaaa,
Bir teselli ver...
Sevenin halinden, sevenler anlar,
Gel gör şu halimi,
Bir teselli ver...
Heyt be... =)
Öhöhöhöm...
“Ne yazıyorsun?”... Bilmem, ne yazıyorum?
Ortaya karışık işte...
Sen ne okuyorsun?...
Pazartesi
Birazdan Geçicek...
Şimdi derin bir sessizlik lazım bana... Hormonal değişimlerden nefret ediyorum.!!
Son bir saattir ne düşündüğümü bile bilmeden ağlıyorum, vallahi sebep yok, mutluluğuma ağlıyorum diyeyim... Niye bu kadar mutluyum? Çok korkuyorum...
Aşk mazoşistiyim herhalde ben.. Hoşuma gidiyor gün yarısı, bulut altında oturup acı çekmek.. Yüzüme asıp maskemi, melankolik sevgiler tüketmek...
Rahat, huzur yok bana, illa bir şey çıkartıcam.
Aslında ara sıra lazım kabul, başka türlü yazamıyorum ama bu kadar fena bastırmak zorunda mı?
Halbuki sevgilim daha geçen gün, mutluyuz, huzurluyuz, aksiyon arama hayatım demişti... Doğru aranıyorum ben.
İnsan "Allahım çok seviyorum yardım et!" diye ağlar mı ya!
Hadi tamam ağlar da, kavuşamazsa falan ağlar değil mi?
Kaybetmekten niye bu kadar korkar oldum ben?
Ne kadar çelişiyorum bazen düşünüp söylediklerimle, içimdekiler arasında...
Sevilmekten de korkuyorum, hatta aslında sevilmekten korkuyorum...
Sevildiğimi gördüğüm an yıkılıyor bütün duvarlarım, zırhımı giyinmiş, herşeye hazırlıklı olarak devam ederken şimdi o da beni seviyor düşüncesi ile ne var ne yoksa kenara koyuyorum, madem karşılıklı o zaman hiç gitmez dileklerim ile ya giderse düşünceleri birbirine karışıyor... Sokak ortasında çırılçıplak kalsam ancak böyle hissederim... Halbuki bir tek ben sevseydim daha rahattı, yaşadığım şey karşılıklı olmaya başladığı andan beri savunmasız kaldım...
Aklıma bundan 15-16 sene öncesi geliyor, lunaparka gitmiştik, sanırım Yeşilköy'dü, yeni bir oyuncak gelmişti. Çok çok hızlı, çok heyecanlı, aniden iniyor, aniden çıkıyor, çok zevkli diye anlatıyorlardı. Kimse bugünkü adrenalin makinesi rollercoster’ların ilk ve güdük örneğinin aslında korkutucu olabileceğinden bahsetmemişti. Kardeşimle beraber hevesle bindik. Ama daha onuncu saniyede ne yaptığımızı anlamıştık... Ancak geri dönüş yoktu... Herkes çığlık atıyordu. O kadar korkmuştuk ki, gözlerimizi sıkı sıkı yummuş, sadece bağırıyorduk.
Kardeşim o incecik boynunu kolumun altına sokup, bana sıkıca sarıldı. Ben kollarımın yettiğince güçlü olmaya çalışıyordum. Bir kolumla demire bütün gücümle tutunmuş diğer kolumla kardeşime sıkıca sarılmıştım. O “Duygu inelim bundan” diye ağlıyordu. Bense sürekli “korkma, korkma, bitecek, şimdi bitecek, birazdan bitecek” diyor ve o aletin duracağı ana kadar kardeşimi korumak zorunda olduğumu düşünüyordum.
Nereden biliyordum kardeşimi kollamayı?
Nereden biliyordum korkumu bir başkası için, benden zayıf olan için saklamam gerektiğini? O küçücük bedeninin bana nasıl titreyerek sığındığını anımsıyorum...
Şimdi buna ihtiyacım var sanırım, birinin sımsıkı sarılması lazım bana, korkularımın, şu esip gelen inançsızlığımın, saçma sapan düşüncelerimin yersiz olduğunu,
birazdan biteceğini söylemeli...
Neden böyle oldum ki ben?...
Aslında şöyle uzaktan bakınca kendime,
Sessiz sedasız yaşamlarda bağıran olmuşum çoğu zaman.
"Her halta muhalefet!" demişler benim için.
Halbuki ben sadece onların "doğru"larının doğruluğunu kabul etmemiştim.
Neden diye sorulmasın, ters gelmiştir, mantığıma yatmamıştır vs...
Toplumun omuzumuza yükledikleri gereksizdi, yeni yeni atıyorum üzerimden.
Bu yürek benimse, bu bedende benimse, benimmiş gibi yaşıyorum, onların istediği gibi değil. Fakat kendimi anlatmaya, anlaşılmaya çalışırken bağırmışım, bağırırken gözlerimden yaşlar gelmiş çoğu zaman...Kızınca ağlamamayı çok sonralar öğrendim...
Sen de mi Brütüs dedim çokça. Eros' dan çekmedim Brütüs' den çektiğim kadar.
Hırs benim için işimi iyi yapmaktı. Gün geldi gerçek hırs ne demekmiş, hırslı insanlardan öğrendim, şaşırdım, sevmedim.
Hırs diye adlandırdığınız o hissi sevmeyip kendi işime, kendi halime baktığımdan "Bundan bir halt olmaz!" oldum çoğu zaman...
Pek dert olmadı açıkçası, varsın olmasındı...
Birine güvenmenin risk almak demek olduğunu da öğrettiler sağ olsunlar.
Çabuk öğrendim kabuğuma çekilmeyi, koşmaya aşıkken.
Şimdi öğrendiklerimle bir daha bakıyorum kendime. Öğretilenlerden hiç mutlu değilim. Sek olamamak da sarhoş ediyor bazen insanı. Acı da olsa tadı, sek seviyordum kendimi. Kendimden bir yudum aldığım anda, ne olduğumu ne kadar acı çekebileceğimi biliyordum en azından. Konsantre meyve suları tadımı bozdu.
Bir ölçü “güvenin” yanında bir ölçü de “kendini koru” güzel olmuyor. Ama karışık meyve kokteylleri varken sek olmak da iş yapmıyor.
Her gün, bugün neye şaşıracağım acaba diyerek uyanmak heyecanlandırırken,
sevdiğim ve sağlamlığına inandığım insanları zaman içerisinde tanımak ve haklarında hayal kırıklığına uğramak bir yandan onlara, bir yandan da kendime olan öfkemi
daha da arttırıyor... Saflığıma mı yansam?
Karşılıksız yaptığım iyilikler havaya bırakılan renkli balonlar gibi.
Kafalar kaldırılıp ne kadar da güzel bile denmiyor. Oysa gökyüzü balon dolu.
Dışarı baktım şimdi pencereden. Güneş parlıyor, bahar dalları ağaçlarda.
Başımı kaldırdım, gökyüzünde balonlarım. Kimse görmese de ben görüyorum. Gözü gören birisine bakmayı öğretemezsiniz. Bakmayı bilen birisinin gözlerini oysanız da görmesini engelleyemezsiniz. Biliyorum, çünkü öğretildim...
Bahar geldi sonunda. Ben gene sek kalmaya gayret edip, koşmaya çalışacağım, zırhımı çıkardım, duvarlarımı yıktım, çekeceğim acı umurumda bile değil, korkuyorum ama razıyım hem belki de çekmeme sebep olacak bir aksilik çıkmaz ne bileyim...
Çıkmasın be, valla çok seviyorum bizi...
Diyordum ya bahar geldi, içimdeki sevgi heryerimden taşıyor, içimi titretiyor, bu bahar da Brütüsleri umursamamaya gayret ederek, kafasını kaldırıp bakmaya tenezzül edenler için rengarenk balonlar bırakacağım gökyüzüne.
Bazı insanlar değişemiyor, ben de onlardan biriyim sanırım, akıllanmıyorum...
Olsun başka türlü de mutlu olamıyorum...
Ama artık, isteyen benle gelir koşmaya, istemeyene bir daha balon yok...
Hadi artık birazdan geçsin...
Yaz bi yereee, güzelim yok olamaz,
Olamaz sensiz hayat, meleğim var olamaz...
Kim sevecek seni,
Kim tutacak elini,
Kurtulamaz güzelim kurtulamaz...
Al ruhumu aaal, al gençliğimi,
Rabbim şahidim söz güzelim...
Sana bu söylediklerimi daha önce duyduğun yalanlarla bir tutma,
Belki en güzelleri değildir ama dosdoğrudur gözbebeğim,
Dosdoğrudur inan bana...
Yaz bir kenara... Yaz bebeğim...
Yaz bir kenara...
Son bir saattir ne düşündüğümü bile bilmeden ağlıyorum, vallahi sebep yok, mutluluğuma ağlıyorum diyeyim... Niye bu kadar mutluyum? Çok korkuyorum...
Aşk mazoşistiyim herhalde ben.. Hoşuma gidiyor gün yarısı, bulut altında oturup acı çekmek.. Yüzüme asıp maskemi, melankolik sevgiler tüketmek...
Rahat, huzur yok bana, illa bir şey çıkartıcam.
Aslında ara sıra lazım kabul, başka türlü yazamıyorum ama bu kadar fena bastırmak zorunda mı?
Halbuki sevgilim daha geçen gün, mutluyuz, huzurluyuz, aksiyon arama hayatım demişti... Doğru aranıyorum ben.
İnsan "Allahım çok seviyorum yardım et!" diye ağlar mı ya!
Hadi tamam ağlar da, kavuşamazsa falan ağlar değil mi?
Kaybetmekten niye bu kadar korkar oldum ben?
Ne kadar çelişiyorum bazen düşünüp söylediklerimle, içimdekiler arasında...
Sevilmekten de korkuyorum, hatta aslında sevilmekten korkuyorum...
Sevildiğimi gördüğüm an yıkılıyor bütün duvarlarım, zırhımı giyinmiş, herşeye hazırlıklı olarak devam ederken şimdi o da beni seviyor düşüncesi ile ne var ne yoksa kenara koyuyorum, madem karşılıklı o zaman hiç gitmez dileklerim ile ya giderse düşünceleri birbirine karışıyor... Sokak ortasında çırılçıplak kalsam ancak böyle hissederim... Halbuki bir tek ben sevseydim daha rahattı, yaşadığım şey karşılıklı olmaya başladığı andan beri savunmasız kaldım...
Aklıma bundan 15-16 sene öncesi geliyor, lunaparka gitmiştik, sanırım Yeşilköy'dü, yeni bir oyuncak gelmişti. Çok çok hızlı, çok heyecanlı, aniden iniyor, aniden çıkıyor, çok zevkli diye anlatıyorlardı. Kimse bugünkü adrenalin makinesi rollercoster’ların ilk ve güdük örneğinin aslında korkutucu olabileceğinden bahsetmemişti. Kardeşimle beraber hevesle bindik. Ama daha onuncu saniyede ne yaptığımızı anlamıştık... Ancak geri dönüş yoktu... Herkes çığlık atıyordu. O kadar korkmuştuk ki, gözlerimizi sıkı sıkı yummuş, sadece bağırıyorduk.
Kardeşim o incecik boynunu kolumun altına sokup, bana sıkıca sarıldı. Ben kollarımın yettiğince güçlü olmaya çalışıyordum. Bir kolumla demire bütün gücümle tutunmuş diğer kolumla kardeşime sıkıca sarılmıştım. O “Duygu inelim bundan” diye ağlıyordu. Bense sürekli “korkma, korkma, bitecek, şimdi bitecek, birazdan bitecek” diyor ve o aletin duracağı ana kadar kardeşimi korumak zorunda olduğumu düşünüyordum.
Nereden biliyordum kardeşimi kollamayı?
Nereden biliyordum korkumu bir başkası için, benden zayıf olan için saklamam gerektiğini? O küçücük bedeninin bana nasıl titreyerek sığındığını anımsıyorum...
Şimdi buna ihtiyacım var sanırım, birinin sımsıkı sarılması lazım bana, korkularımın, şu esip gelen inançsızlığımın, saçma sapan düşüncelerimin yersiz olduğunu,
birazdan biteceğini söylemeli...
Neden böyle oldum ki ben?...
Aslında şöyle uzaktan bakınca kendime,
Sessiz sedasız yaşamlarda bağıran olmuşum çoğu zaman.
"Her halta muhalefet!" demişler benim için.
Halbuki ben sadece onların "doğru"larının doğruluğunu kabul etmemiştim.
Neden diye sorulmasın, ters gelmiştir, mantığıma yatmamıştır vs...
Toplumun omuzumuza yükledikleri gereksizdi, yeni yeni atıyorum üzerimden.
Bu yürek benimse, bu bedende benimse, benimmiş gibi yaşıyorum, onların istediği gibi değil. Fakat kendimi anlatmaya, anlaşılmaya çalışırken bağırmışım, bağırırken gözlerimden yaşlar gelmiş çoğu zaman...Kızınca ağlamamayı çok sonralar öğrendim...
Sen de mi Brütüs dedim çokça. Eros' dan çekmedim Brütüs' den çektiğim kadar.
Hırs benim için işimi iyi yapmaktı. Gün geldi gerçek hırs ne demekmiş, hırslı insanlardan öğrendim, şaşırdım, sevmedim.
Hırs diye adlandırdığınız o hissi sevmeyip kendi işime, kendi halime baktığımdan "Bundan bir halt olmaz!" oldum çoğu zaman...
Pek dert olmadı açıkçası, varsın olmasındı...
Birine güvenmenin risk almak demek olduğunu da öğrettiler sağ olsunlar.
Çabuk öğrendim kabuğuma çekilmeyi, koşmaya aşıkken.
Şimdi öğrendiklerimle bir daha bakıyorum kendime. Öğretilenlerden hiç mutlu değilim. Sek olamamak da sarhoş ediyor bazen insanı. Acı da olsa tadı, sek seviyordum kendimi. Kendimden bir yudum aldığım anda, ne olduğumu ne kadar acı çekebileceğimi biliyordum en azından. Konsantre meyve suları tadımı bozdu.
Bir ölçü “güvenin” yanında bir ölçü de “kendini koru” güzel olmuyor. Ama karışık meyve kokteylleri varken sek olmak da iş yapmıyor.
Her gün, bugün neye şaşıracağım acaba diyerek uyanmak heyecanlandırırken,
sevdiğim ve sağlamlığına inandığım insanları zaman içerisinde tanımak ve haklarında hayal kırıklığına uğramak bir yandan onlara, bir yandan da kendime olan öfkemi
daha da arttırıyor... Saflığıma mı yansam?
Karşılıksız yaptığım iyilikler havaya bırakılan renkli balonlar gibi.
Kafalar kaldırılıp ne kadar da güzel bile denmiyor. Oysa gökyüzü balon dolu.
Dışarı baktım şimdi pencereden. Güneş parlıyor, bahar dalları ağaçlarda.
Başımı kaldırdım, gökyüzünde balonlarım. Kimse görmese de ben görüyorum. Gözü gören birisine bakmayı öğretemezsiniz. Bakmayı bilen birisinin gözlerini oysanız da görmesini engelleyemezsiniz. Biliyorum, çünkü öğretildim...
Bahar geldi sonunda. Ben gene sek kalmaya gayret edip, koşmaya çalışacağım, zırhımı çıkardım, duvarlarımı yıktım, çekeceğim acı umurumda bile değil, korkuyorum ama razıyım hem belki de çekmeme sebep olacak bir aksilik çıkmaz ne bileyim...
Çıkmasın be, valla çok seviyorum bizi...
Diyordum ya bahar geldi, içimdeki sevgi heryerimden taşıyor, içimi titretiyor, bu bahar da Brütüsleri umursamamaya gayret ederek, kafasını kaldırıp bakmaya tenezzül edenler için rengarenk balonlar bırakacağım gökyüzüne.
Bazı insanlar değişemiyor, ben de onlardan biriyim sanırım, akıllanmıyorum...
Olsun başka türlü de mutlu olamıyorum...
Ama artık, isteyen benle gelir koşmaya, istemeyene bir daha balon yok...
Hadi artık birazdan geçsin...
Yaz bi yereee, güzelim yok olamaz,
Olamaz sensiz hayat, meleğim var olamaz...
Kim sevecek seni,
Kim tutacak elini,
Kurtulamaz güzelim kurtulamaz...
Al ruhumu aaal, al gençliğimi,
Rabbim şahidim söz güzelim...
Sana bu söylediklerimi daha önce duyduğun yalanlarla bir tutma,
Belki en güzelleri değildir ama dosdoğrudur gözbebeğim,
Dosdoğrudur inan bana...
Yaz bir kenara... Yaz bebeğim...
Yaz bir kenara...
Çarşamba
Aşkın Aslını Sezdim...
Bir kaç sene önce çok çok mutsuz bir zamanımda, gülmekle ağlamak arasında kaldığım bir an geldi bugün gözümün önüne, kadıköy'de elimde bir kahve yürüyüp, yanımda yeni yeni çıtır çerezliğe adım atmış, zaman geçtikçe şarap misali daha da güzelleşeceğine inandığım, esmer teniyle, kıvrımlı hatları ve kıvır kıvır sırtına dökülen saçlarıyla ispanyol kızlarına benzeyen, gıdısını yediğim bir hatun, ilişkimi değerlendirirken... :)
Tahmini iki sene önce annem, arkadaşları, arkadaşlarının çocukları toplanılmış, kocalar evde kendi kaderine terk edilmiş olarak, sadece kadınların olduğu bir tatil planlanmış, bir otobüs kiralanmış Çanakkale yolundayız, 4 senesini bitirmiş 5. seneye girmeye ramak kalan ilişkim bitmek üzere, artık uzatmalar oynanıyor, herkes gırgır, şamata, şarkılara eşlik ederekten yolculuk ediliyor, eh ben bunalımdan bunalıma sürükleniyorum haliyle...
(Şimdi yazdıkça ne kadar komik geliyor... Ama bilmiyordum karşıma böyle ekstra çilek aromalı bir sevgili çıkacağını. Bilseydim eğlenirdim, neyse...=) )
Yolculuk sırasında ağlarken yanıma, jale ablamın 6 yaşındaki kızı Eda geliyor, büyümüş de küçülmüş tavırlarıyla, o ingiliz asilzadesi burnu havada halleriyle, elini saçlarımda dolaştırarak, soruyor,
-Ne oldu sana? Neden ağlıyorsun?
-Hiç... Öyle şarkı çaldı duygulandım herhalde bir şey yok bebeğim, gel otur...
-Had hadi var sende bir şey, anlat açılırsın belki hım?
Gülümsüyorum elimde olmadan, çocuk dediğin yaratık ne güzel şey... :)
-Ya sevgilimle ayrılmak üzereyiz sanırım, üzülüyorum işte, önemli değil o kadar.
-Hımmm... E seni ağlatıyorsa ayrılın o zaman, bak can bana geçen hafta okulda (anaokulunda!=)) yüzük vermişti, iki gün önce karnelerimizi alırken, okul bitti belki bundan sonra görüşemeyiz, evlenmekten vazgeçtim ben yüzüğümü geri ver diyerek aldı yüzüğü ama ben hiç ağlamadım senin gibi, zaten sıkılmıştım çişe giderken bile peşimden geliyordu, sevindim bile geri istediğine. Sende ağlama değmez ki onlara.
Bir yandan yaşlarımı silerken bir yandan da gülmeye başlıyorum...
-Aaa geri mi aldı yüzüğü? O da ne biçim adammış...cık cık cık...
-Yaa aldı salak ama en başından tanımış oldum iyi ki evlenmemişim, ağlama hadi.. diyor ve saçlarımı öpüp tekrardan annesinin yanına gidiyor.
Resmen keyfim yerine geldi, biriyle dertleşsem bu kadar rahatlayamazdım, sonra ki bir hafta ise telefonumu kapatınca, bir de yanımda özge, eda, dilara, derya dörtlüsü olunca tadından yenmedi.
Aradan bir ay kadar bir zaman geçmişken, yine Jale abla ve ailesi bizdeler ve ben yine odamda ağlıyorum =)... Eda giriyor odama,
-Gelebilir miyim duygucuğum?
-Gelebilirsin edacığım?
-Ben seni her gördüğümde ağlamak zorunda mısın sen?
-Bilmem hep sana mı denk geliyorum?
-Evet her gördüğümde ağlıyorsun ama yeter! Bu sefer neden?
-Bu sefer kesin bitti ondan.
-Aaaaa...Sende çok takıntılı çıktın ama, hiç mi aynaya bakmıyorsun?
ne kadar güzel olduğunu görmüyor musun yoksa? dur bir ayna getireyim ben sana...
Pıtır pıtır koşarak bir ayna getiriyor banyodan ve yüzüme tutuyor,
-Bak masmavi gözlerin var, pamuk gibi tenin var, saçların da pırıl pırıl,
hem ellerin ne kadar güzel, sen bunları görmüyor musun? Erkek mi yok sana?
Bence senin değerini bilmiyorlar duygucuğumm...
Değerini bilmeyenleri bu kadar ciddiye alma lütfen...Hadi ağlama içeri gel de tuti ile tanıştırayım seni hadi...diyor...
Şimdi bile gülesim geldi. Kahkaha atmakla atmamak arasında, şok olmuş şekilde baka kalmıştım suratına, 6 yaşındaki bir kız çocuğundan nasıl çıkar bu sözler diye.
Ama öylesine haklıydı ki... O günden sonra ne zaman bir araya gelsek hep aşk hayatımla ilgili sorular sorar bana, bende bir miktarını anlatırım ona, o büyümüş de küçülmüş laflarını dinlemek ve her defasında şaşırmak için, ara sıra uygularım da söylediklerini, işe yarıyor =)...
Ha bu arada o sözlerden sonra gidip elimi yüzümü yıkadım, sanal bebeği olan tuti ile tanıştım ve baya eğlendik beraber... Çocukla çocuk olmaya bayılıyorum, çünkü içimdeki çocuk büyümek bilmiyor bir türlü ve aslında işin açıkçası, sanırım en çok onlarla eğleniyorum...
Yaşı küçük diye bir halttan anlamaz sanmamak lazım o gün bunu öğrenmiştim, illa bir şey yaşamalarına gerek yok, çocuk kısmı daha muhteşem gözlemler yapabiliyor ve bal gibi de her halttan anlıyor!
İşte bu yüzden,
Sınıfta kalmak, aşık olunan kişinin terk etmesi, üniversiteyi kazanamamak,
işe girememek, işte başarısız olmak, işten atılmak, borç ödeyememek...
Ne çok korkulardan geçiyor hayat... Ne çok yük bindiriyor omuzlarımıza...
Sonra bir küçük çocuk anımsatıyor: O kadar da ciddiye almamak gerek...
Canlar sağ olsun yeter, aşk hiç bitmesin yeter, hep umudunuz olsun o da yeter...
Bir de Allah baba hepinizin karşısına çileğim gibi bir "insan evladı!" çıkarsın, ondan sonra isteyeceğiniz bir şey kalmaz zaten, komple yeter...
İyi ki varsın Mertom... İyi ki benimsin...
Gözlerim gözlerine kitlenir,
Doyamam seyretmelere seni...
Özledim! Bir kaç saat fazla gelir,
Yağızım yiğidim erkek güzeli...
Seni pamuklaraaa sarmalar sararııımmm,
Ne bedel isterim ne hesap sorarım...
Ne sitemle güzel kalbini yorarım,
Sakınma tatlı dilleriniiii...
Ben yazdım ben bozdum,
Kaç sevdayı gezdim,
Aşkın aslını sezdim
Hadi gel al sonuna kadar!!
Sonuna kadar!! Sonuna kadar aaaal aal...
Tahmini iki sene önce annem, arkadaşları, arkadaşlarının çocukları toplanılmış, kocalar evde kendi kaderine terk edilmiş olarak, sadece kadınların olduğu bir tatil planlanmış, bir otobüs kiralanmış Çanakkale yolundayız, 4 senesini bitirmiş 5. seneye girmeye ramak kalan ilişkim bitmek üzere, artık uzatmalar oynanıyor, herkes gırgır, şamata, şarkılara eşlik ederekten yolculuk ediliyor, eh ben bunalımdan bunalıma sürükleniyorum haliyle...
(Şimdi yazdıkça ne kadar komik geliyor... Ama bilmiyordum karşıma böyle ekstra çilek aromalı bir sevgili çıkacağını. Bilseydim eğlenirdim, neyse...=) )
Yolculuk sırasında ağlarken yanıma, jale ablamın 6 yaşındaki kızı Eda geliyor, büyümüş de küçülmüş tavırlarıyla, o ingiliz asilzadesi burnu havada halleriyle, elini saçlarımda dolaştırarak, soruyor,
-Ne oldu sana? Neden ağlıyorsun?
-Hiç... Öyle şarkı çaldı duygulandım herhalde bir şey yok bebeğim, gel otur...
-Had hadi var sende bir şey, anlat açılırsın belki hım?
Gülümsüyorum elimde olmadan, çocuk dediğin yaratık ne güzel şey... :)
-Ya sevgilimle ayrılmak üzereyiz sanırım, üzülüyorum işte, önemli değil o kadar.
-Hımmm... E seni ağlatıyorsa ayrılın o zaman, bak can bana geçen hafta okulda (anaokulunda!=)) yüzük vermişti, iki gün önce karnelerimizi alırken, okul bitti belki bundan sonra görüşemeyiz, evlenmekten vazgeçtim ben yüzüğümü geri ver diyerek aldı yüzüğü ama ben hiç ağlamadım senin gibi, zaten sıkılmıştım çişe giderken bile peşimden geliyordu, sevindim bile geri istediğine. Sende ağlama değmez ki onlara.
Bir yandan yaşlarımı silerken bir yandan da gülmeye başlıyorum...
-Aaa geri mi aldı yüzüğü? O da ne biçim adammış...cık cık cık...
-Yaa aldı salak ama en başından tanımış oldum iyi ki evlenmemişim, ağlama hadi.. diyor ve saçlarımı öpüp tekrardan annesinin yanına gidiyor.
Resmen keyfim yerine geldi, biriyle dertleşsem bu kadar rahatlayamazdım, sonra ki bir hafta ise telefonumu kapatınca, bir de yanımda özge, eda, dilara, derya dörtlüsü olunca tadından yenmedi.
Aradan bir ay kadar bir zaman geçmişken, yine Jale abla ve ailesi bizdeler ve ben yine odamda ağlıyorum =)... Eda giriyor odama,
-Gelebilir miyim duygucuğum?
-Gelebilirsin edacığım?
-Ben seni her gördüğümde ağlamak zorunda mısın sen?
-Bilmem hep sana mı denk geliyorum?
-Evet her gördüğümde ağlıyorsun ama yeter! Bu sefer neden?
-Bu sefer kesin bitti ondan.
-Aaaaa...Sende çok takıntılı çıktın ama, hiç mi aynaya bakmıyorsun?
ne kadar güzel olduğunu görmüyor musun yoksa? dur bir ayna getireyim ben sana...
Pıtır pıtır koşarak bir ayna getiriyor banyodan ve yüzüme tutuyor,
-Bak masmavi gözlerin var, pamuk gibi tenin var, saçların da pırıl pırıl,
hem ellerin ne kadar güzel, sen bunları görmüyor musun? Erkek mi yok sana?
Bence senin değerini bilmiyorlar duygucuğumm...
Değerini bilmeyenleri bu kadar ciddiye alma lütfen...Hadi ağlama içeri gel de tuti ile tanıştırayım seni hadi...diyor...
Şimdi bile gülesim geldi. Kahkaha atmakla atmamak arasında, şok olmuş şekilde baka kalmıştım suratına, 6 yaşındaki bir kız çocuğundan nasıl çıkar bu sözler diye.
Ama öylesine haklıydı ki... O günden sonra ne zaman bir araya gelsek hep aşk hayatımla ilgili sorular sorar bana, bende bir miktarını anlatırım ona, o büyümüş de küçülmüş laflarını dinlemek ve her defasında şaşırmak için, ara sıra uygularım da söylediklerini, işe yarıyor =)...
Ha bu arada o sözlerden sonra gidip elimi yüzümü yıkadım, sanal bebeği olan tuti ile tanıştım ve baya eğlendik beraber... Çocukla çocuk olmaya bayılıyorum, çünkü içimdeki çocuk büyümek bilmiyor bir türlü ve aslında işin açıkçası, sanırım en çok onlarla eğleniyorum...
Yaşı küçük diye bir halttan anlamaz sanmamak lazım o gün bunu öğrenmiştim, illa bir şey yaşamalarına gerek yok, çocuk kısmı daha muhteşem gözlemler yapabiliyor ve bal gibi de her halttan anlıyor!
İşte bu yüzden,
Sınıfta kalmak, aşık olunan kişinin terk etmesi, üniversiteyi kazanamamak,
işe girememek, işte başarısız olmak, işten atılmak, borç ödeyememek...
Ne çok korkulardan geçiyor hayat... Ne çok yük bindiriyor omuzlarımıza...
Sonra bir küçük çocuk anımsatıyor: O kadar da ciddiye almamak gerek...
Canlar sağ olsun yeter, aşk hiç bitmesin yeter, hep umudunuz olsun o da yeter...
Bir de Allah baba hepinizin karşısına çileğim gibi bir "insan evladı!" çıkarsın, ondan sonra isteyeceğiniz bir şey kalmaz zaten, komple yeter...
İyi ki varsın Mertom... İyi ki benimsin...
Gözlerim gözlerine kitlenir,
Doyamam seyretmelere seni...
Özledim! Bir kaç saat fazla gelir,
Yağızım yiğidim erkek güzeli...
Seni pamuklaraaa sarmalar sararııımmm,
Ne bedel isterim ne hesap sorarım...
Ne sitemle güzel kalbini yorarım,
Sakınma tatlı dilleriniiii...
Ben yazdım ben bozdum,
Kaç sevdayı gezdim,
Aşkın aslını sezdim
Hadi gel al sonuna kadar!!
Sonuna kadar!! Sonuna kadar aaaal aal...
Cuma
Turgut Uyar
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum,
Tuttukca güçleniyorum, kalabalık oluyorum...
Bu senin eski zaman gözlerin,
Yalnız gibi... Ağaçlar gibi...
Sularım dinsin diye bakıyorum diniyor...
İşte şimdi seni aldım bana getirdim,
Sayısız pencerem vardı bir bir kapattım,
Bana gelesin diye bir bir kapattım...
Şimdi otobüs gelir biner gideriz,
Keşfedilmemiş bir yer beğen,
Bir de dönmeyeceğimiz, başka türlüsü güç...
Bir ellerin, bir ellerim yeter ver elini gitsin...
Seni alıp kendime ayırmıştım ya,
Ara sıra kendine hatırlat...
Arada bir hatırlat...
Bende şiir sevebilirmişim...
Ve ilk defa bir şiiri dinlerken birini düşünebilirmişim...
Şaştım kaldım kendime bu gece, büyük adamsın Turgut Uyar, ne kadar güzelmiş...
Tuttukca güçleniyorum, kalabalık oluyorum...
Bu senin eski zaman gözlerin,
Yalnız gibi... Ağaçlar gibi...
Sularım dinsin diye bakıyorum diniyor...
İşte şimdi seni aldım bana getirdim,
Sayısız pencerem vardı bir bir kapattım,
Bana gelesin diye bir bir kapattım...
Şimdi otobüs gelir biner gideriz,
Keşfedilmemiş bir yer beğen,
Bir de dönmeyeceğimiz, başka türlüsü güç...
Bir ellerin, bir ellerim yeter ver elini gitsin...
Seni alıp kendime ayırmıştım ya,
Ara sıra kendine hatırlat...
Arada bir hatırlat...
Bende şiir sevebilirmişim...
Ve ilk defa bir şiiri dinlerken birini düşünebilirmişim...
Şaştım kaldım kendime bu gece, büyük adamsın Turgut Uyar, ne kadar güzelmiş...
Çarşamba
Babasız Büyüyen Kadınların Aşkları...
Bugüne kadar dinlediğim, şahit olduğum, gözlemlediğim tüm baba sevgisinden uzak olarak büyümüş kadınlara baktığım zaman çıkardığım şey, babasız büyüyen kadınların yaşadığı aşkların, hayatın en dramatik, en trajik, en acımasız tablolarından biri olduğu...
Aslında babasız büyüme sürecinde kadın olmaya çalışmak zaten yeterince dramatik ve acımasız... Çünkü bir kadının ilk aşkı babasıdır ve o model büyüme aşamasında göz önünde olmayınca kadın bambaşka bir süreç geçiriyor, ergenliğinde de, gençliğinde de...
Ama bu kadınların aşkları, dramatikliğin ötesinde trajik oluyor...
Küçük bir kızken bir takım nedenlerle kendisinden kopartılan baba veya kadını terkeden baba, kadının hayatı boyunca arayacağı en temel unsuru belirler...
Babasız büyüyen kadın mutlaka ama mutlaka, içten içe, hep çok güçlü hep ona kol kanat gerecek erkeği arayacaktır...
Her kadının aradığından daha fazla arayacaktır...
Yakışıklılıktan, hoşluktan hatta hoşgörüden daha fazla güç arayacaktır...
O güce sahip erkeğin, onu koruduğunu hissetmesi, kadını güvende hissetirecektir...
Babasız büyüyen kadınların erkekleri çoğu zaman serttir...
Genellikle pek yakışıklı değildir...
Hatta hoşgörülü, kadına karşı töleranslı da değildir...
kaba bile olabilirler...
Tabiri caizse "Ağır Abi"lerdir onlar...
Bulduğu ve aşık olduğu erkek tipi çoğu zaman kadının çevresi, ailesi ve arkadaşları tarafından onaylanmaz, onaylanmayan yönler kadına sıralanır fakat kadın zaten o yönlerden dolayı o adama aşıktır, çünkü o erkeğin sertliği kadına erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu hissettirir...
Psikopatça bir yaklaşım fakat annesiz büyüyen bir erkeğin ona kadınlıktan çok annelik yapabilecek kadını seçmesi ile aynı durum...
Olay başlangıçta basit görünüyor...
Baba özlemi duyan kız çocuğu ve ona bunu sağlayan güçlü kuvvetli bir erkek...
Oysa esas karışıklık bundan sonra yaşanıyor,
Çünkü kadın, aşklarında mutsuzluk yaşarken, bu sorunun cevabını bir türlü bulamıyor...
“Neden hayatına giren erkekler onu anlamamaktadır acaba?”
Güçlü ve kuvvetli bir erkek ister, ama ona şımarmak da ister...
O şımarıklığının da erkek tarafından anlaşılmasını arzu eder...
Erkeğin, babanın bıraktığı boşluğu doldurmasını talep eder...
O kadının erkeği olacak adam, onu her halükarda ne olursa olsun bırakmamalıdır...!
Babasız büyüyen bir kadın bunları ister...
Ama isterken, baba ve erkek modeline karşı duyduğu güvensizlik, onu kendi içinde zikzaklara da sürükler... Göreceği veya duyacağı en ufacık bir hayal kırıklığı, yalan veya aldatılmışlık hissinden oluşup gelen ve erkeğe duyulan öfke, bu durumda çocukken babaya duymuş olduğu öfkeyle birleşir ve katlanır...
Erkek, bu kadının sorumluluğundan kaçtıkça, kadın daha da acıtıcı olur,
hatta tehlikeli olmaya başlar...
Yalvarmaz...
Daha fazla acıtır...
Bu acıtma bilinçsizdir...
Geçmiş öfkelerin birikimidir...
Babasız büyüyen kadınlar, 20’li yaşlarda akılları bir karış havada, acayip maceralarda olmazlar...
Psikopatça bağlanılan sevgililer, çok genç yaşta yapılan evlilikler, sonra boşanmalarla geçirirler hayatlarının en güzel zamanlarını genellikle...
Eğer terkedilen kendisi ise senin ve benim gibilerden daha çok acı çekerler,
Fakat terkeden kendileri ise karşısında ki erkeğe asla acımazlar, hatta o erkeğin acı çekiyor olması, bunu o kadına göstermesi, peşinde sürünüyor olması inanılmaz bir haz verir kadına...
Ne zaman erkek kadından umudu keser ve yavaş yavaş kendi hayatına dönmeye başlar, kadın yeniden ortaya çıkar, önce "bir daha bulamadım senin gibisini..." sözleriyle erkeğin aklını çeler, sonra bir iki defa erkeğe gözükür,
erkek tekrar peşinden gelmeye başladığı an "istemiyorum, rahat bırak" demeler başlar.
Kadın eksik kalmış olan egosunu tatmin ederek, vazgeçilmez olduğunu düşünüp, karşısındaki erkeğin acısıyla keyiflenirken, karşı taraf yeniden toparlanmaya çalışır vs... Aslında konu geçmişte onu terkedenden alamadığı intikamı karşısına çıkan erkeklerden almaktır...
Ona hoyratça davranan erkeklere aşık olurken, aşkından ölenlere de acı çektirirler çoğu zaman...
Ne çok üzülürüm onları dinlerken,
Acılı, dramatik, trajedik hatta travmatik...
Kırıntı gibi değil, dağ gibidir o kadınlar, kolay kolay yıkılmazlar...
Aşk gibi aşktır yaşadıkları, gerçek hayattır gördükleri,
Korunmaktan, kollanmaktan uzak, ancak kimseye güvenmeden ve sırtını dönmeden yaşayabileceklerini öğrendikleri bir hayatın içinde, kendisinden daha güçlü, baba gibi, abi gibi sahip çıkacak, koruyup kollayacak ve çok sevecek bir erkek ararken pek çok kez yanlış insanlarla tanışabilirler.
Onlar sadece sahiplenilme, korunma, bağlılık ve sevgi duygusunu bir arada bulabilecekleri bir erkek ararken bir takım erkek müsvettesi de bu durumdan faydalanarak onları kullanır, oynar, oyalar ya...
Bu gece bir kez daha tiksindim sizden...
Ama hayatta herşey insanlar için...
Sözüm o müsvette takımına, gün gelir sizlerinde kız çocukları olur...
Dilerim olur...
"Reha Muhtar'ın "Babasız Büyüyen Kadınlar" yazısından alıntıdır.
Aslında babasız büyüme sürecinde kadın olmaya çalışmak zaten yeterince dramatik ve acımasız... Çünkü bir kadının ilk aşkı babasıdır ve o model büyüme aşamasında göz önünde olmayınca kadın bambaşka bir süreç geçiriyor, ergenliğinde de, gençliğinde de...
Ama bu kadınların aşkları, dramatikliğin ötesinde trajik oluyor...
Küçük bir kızken bir takım nedenlerle kendisinden kopartılan baba veya kadını terkeden baba, kadının hayatı boyunca arayacağı en temel unsuru belirler...
Babasız büyüyen kadın mutlaka ama mutlaka, içten içe, hep çok güçlü hep ona kol kanat gerecek erkeği arayacaktır...
Her kadının aradığından daha fazla arayacaktır...
Yakışıklılıktan, hoşluktan hatta hoşgörüden daha fazla güç arayacaktır...
O güce sahip erkeğin, onu koruduğunu hissetmesi, kadını güvende hissetirecektir...
Babasız büyüyen kadınların erkekleri çoğu zaman serttir...
Genellikle pek yakışıklı değildir...
Hatta hoşgörülü, kadına karşı töleranslı da değildir...
kaba bile olabilirler...
Tabiri caizse "Ağır Abi"lerdir onlar...
Bulduğu ve aşık olduğu erkek tipi çoğu zaman kadının çevresi, ailesi ve arkadaşları tarafından onaylanmaz, onaylanmayan yönler kadına sıralanır fakat kadın zaten o yönlerden dolayı o adama aşıktır, çünkü o erkeğin sertliği kadına erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu hissettirir...
Psikopatça bir yaklaşım fakat annesiz büyüyen bir erkeğin ona kadınlıktan çok annelik yapabilecek kadını seçmesi ile aynı durum...
Olay başlangıçta basit görünüyor...
Baba özlemi duyan kız çocuğu ve ona bunu sağlayan güçlü kuvvetli bir erkek...
Oysa esas karışıklık bundan sonra yaşanıyor,
Çünkü kadın, aşklarında mutsuzluk yaşarken, bu sorunun cevabını bir türlü bulamıyor...
“Neden hayatına giren erkekler onu anlamamaktadır acaba?”
Güçlü ve kuvvetli bir erkek ister, ama ona şımarmak da ister...
O şımarıklığının da erkek tarafından anlaşılmasını arzu eder...
Erkeğin, babanın bıraktığı boşluğu doldurmasını talep eder...
O kadının erkeği olacak adam, onu her halükarda ne olursa olsun bırakmamalıdır...!
Babasız büyüyen bir kadın bunları ister...
Ama isterken, baba ve erkek modeline karşı duyduğu güvensizlik, onu kendi içinde zikzaklara da sürükler... Göreceği veya duyacağı en ufacık bir hayal kırıklığı, yalan veya aldatılmışlık hissinden oluşup gelen ve erkeğe duyulan öfke, bu durumda çocukken babaya duymuş olduğu öfkeyle birleşir ve katlanır...
Erkek, bu kadının sorumluluğundan kaçtıkça, kadın daha da acıtıcı olur,
hatta tehlikeli olmaya başlar...
Yalvarmaz...
Daha fazla acıtır...
Bu acıtma bilinçsizdir...
Geçmiş öfkelerin birikimidir...
Babasız büyüyen kadınlar, 20’li yaşlarda akılları bir karış havada, acayip maceralarda olmazlar...
Psikopatça bağlanılan sevgililer, çok genç yaşta yapılan evlilikler, sonra boşanmalarla geçirirler hayatlarının en güzel zamanlarını genellikle...
Eğer terkedilen kendisi ise senin ve benim gibilerden daha çok acı çekerler,
Fakat terkeden kendileri ise karşısında ki erkeğe asla acımazlar, hatta o erkeğin acı çekiyor olması, bunu o kadına göstermesi, peşinde sürünüyor olması inanılmaz bir haz verir kadına...
Ne zaman erkek kadından umudu keser ve yavaş yavaş kendi hayatına dönmeye başlar, kadın yeniden ortaya çıkar, önce "bir daha bulamadım senin gibisini..." sözleriyle erkeğin aklını çeler, sonra bir iki defa erkeğe gözükür,
erkek tekrar peşinden gelmeye başladığı an "istemiyorum, rahat bırak" demeler başlar.
Kadın eksik kalmış olan egosunu tatmin ederek, vazgeçilmez olduğunu düşünüp, karşısındaki erkeğin acısıyla keyiflenirken, karşı taraf yeniden toparlanmaya çalışır vs... Aslında konu geçmişte onu terkedenden alamadığı intikamı karşısına çıkan erkeklerden almaktır...
Ona hoyratça davranan erkeklere aşık olurken, aşkından ölenlere de acı çektirirler çoğu zaman...
Ne çok üzülürüm onları dinlerken,
Acılı, dramatik, trajedik hatta travmatik...
Kırıntı gibi değil, dağ gibidir o kadınlar, kolay kolay yıkılmazlar...
Aşk gibi aşktır yaşadıkları, gerçek hayattır gördükleri,
Korunmaktan, kollanmaktan uzak, ancak kimseye güvenmeden ve sırtını dönmeden yaşayabileceklerini öğrendikleri bir hayatın içinde, kendisinden daha güçlü, baba gibi, abi gibi sahip çıkacak, koruyup kollayacak ve çok sevecek bir erkek ararken pek çok kez yanlış insanlarla tanışabilirler.
Onlar sadece sahiplenilme, korunma, bağlılık ve sevgi duygusunu bir arada bulabilecekleri bir erkek ararken bir takım erkek müsvettesi de bu durumdan faydalanarak onları kullanır, oynar, oyalar ya...
Bu gece bir kez daha tiksindim sizden...
Ama hayatta herşey insanlar için...
Sözüm o müsvette takımına, gün gelir sizlerinde kız çocukları olur...
Dilerim olur...
"Reha Muhtar'ın "Babasız Büyüyen Kadınlar" yazısından alıntıdır.
Pazartesi
Paradoks... =)
Yazamıyor muyum bu gece acaba? Yoo yazıyorum işte. Ama dağılabilirim bu yazıda baştan uyarayım. Yok ben dağılmış yazı sevmem derseniz okumayın.
Güzel şeylerden bahsedicem bu gece sana...
Zamanı gelmeden kimseyle yaşamam, doğru denilebilecek bir insan yok etrafımda, kimseye değmez diye düşünürken, o kadar büyük konuşurken, yaşanabilecek en güzel anları, yaşanabilecek en doğru ve değecek insanla paylaşabilmenin getirdiği o tarifsiz histen bahsedeyim mesela...
Gerçi tam olarak başlamadan önce belirtmeliyim, bu durumları alışkanlık haline getirip sırf keyif için, öylesine yaşayanlara hala tepkim var,
Ama gerçekten aşk dedikleri, karşındakini olduğu gibi kayıtsız şartsız kabul etmekse, her yanına gelişinde elinin ayağının titremesine, gelene kadar midene sancılar girmesine engel olamamaksa...
Ona ait olan herşeyi seninmiş gibi sevmene, bir güzel sözle mutluluktan ağlayacak hale gelmene sebepse eğer...
Hele ki yüzüne baktığın her saniye içinden sarıp sarmalayıp saklamak geliyorsa, bir dakika yanından ayrılmak istemiyorsan...
Hayatın boyunca ancak bir kez denk gelebileceğin birşey yaşanmaya başlamıştır, diye düşünüyorum... Keşke herkes bunları hissedebilecek kadar şanslı olsa...
İşte bu yüzden yaşanılan şeyden zerre kadar pişmanlık duymamaktan, her ne olursa olsun bir gün gitmek istese bile bundan pişman olmayacağını çünkü daha güzelini yaşayamayacağını ve herşeye değdiğini bilmenin getirdiği o iç rahatlığından bahsedeyim en iyisi...
Ya da araba da omuzuna yaslanıp beraber şarkılar söylemenin, ellerinin yüzüne, ellerine değdiği zamanlar, durumu abartmamak için dudaklarını ısırmak zorunda kaldığın o mutluluktan da bahsedebilirim....
Veya artık gözlerine baktığın zaman ona ait olduğunu, sana ait olduğunu hissetmenin getirdiği huzurdan da başlayabilirim...
Acaba beni seviyor mu? diye beynini kemiren o sorunun yarattığı depresif ruh halindeyken, bir telefonun herşeyi süt liman haline getirdiği o ferahlamalar da cabası tabii...
Neyse, ben en iyisi ortaya bir karışıktan gireyim...
Vücuduma kan pompalamaktan başka hiç bir işe yaramayan ama aşk söz konusu olunca sensiz tasvirinin mümkün olmadığı sevgili kalbim... vay ki ne vay sana...
Yeniden karşılaşmak güzel...
Yapar mıydın sen böyle şeyler? Burnumdan fırlayacaksın 4 aydır farkında mısın?
Zor günler de bekliyor bizi biliyorsun değil mi?
Hep canım cicim olmayacak hazır mısın acaba?
Hazırsın...
Peki... =)
Hayır yani, şimdi içerde zıplayıp duruyorsun hatta bazen hiperaktif olduğunu bile düşünüyorum öyle böyle bir zıplamak değil sende ki ama yeni yeni tanışıyoruz sanki... Bana ait değil gibisin ne kadar enteresan...
Hadi neyse sevdim seni yeniden, sende seviyorsun bu hallerimi biliyorum, yoksa bunca zulüm çektirilmez bir insan evladına... Acil servislik oluyorum hiperaktifliğin tutunca ama değiyor, kabul değiyor... Adrenalin seven, mazoşist tarafı tavan yapmış bir cins olaraktan o çileğin buna değdiğini sende biliyorsun, başka türlü aklın bu kadar popona kaçmazdı.
Hoşgeldin diyeyim sana... Sefa geldin kalpceyzim, dilerim bu defa incinme, yolun açık olsun...
Bir sorunum daha var bu ara,
Şu akrebe sinir olmaya başladım! Ne gereği var yelkovanın peşinden koşup durmasına. Hele bir de saniye var ki, tık tık tık. Dönüp geleceği yer hep aynı, anlamıyorum ki nedir bu telaşı! Geçme be kardeşim! Geçme bi dur ya!
İki kelime konuşamadım, bi adam gibi sarılıp rahatlayamadım bi dur!!!
Ayrıca zamanla tek derdim bu değil, bi yandan da yaşımın her sene birer birer yükselmesi sinirimi bozuyor, "abla" lafından fena huylanmaya başladım, şurda doğum günüme birşey kalmadı, nasıl oluyor anlamıyorum, ben daha geçen gün kardeşim ve arkadaşlarımın yatağın başına dikilip çığlıklar atarak ödümü koparmalarıyla 17'imi uğurlamamış mıydım? Valla ayıp yaa...
Ayrıca böyle iyiyim!
Hem en son dikkatle aynaya baktığımda şu iki kaş arası çizgiler bu kadar
belirgin miydi? Ne çok kızmışım hayata. Halbuki ben kaz ayağı severim!
Neyse sistemlere karşı biri olaraktan bu konuyu da burada açıklığa kavuşturuyorum, İnsana kendisinden başka kimseden hayır yok arkadaş! bundan sonra 23...
Varsa yoksa 23... Her sene 23... Anlaştık?
Allahtan yaşım kemale ermişken, şu halde bi sevgili bulabildim,
ya o da olmayaydı... ihaiha! =))
Vee gelirken fasülyenin faydalarına, şükretmek istiyorum şu hissettiklerim için, Allah baba affeder mi beni acaba düşüncelerimden ötürü? Hani inancı çok kuvvetli insanlardan değilim, pet şişeye falan tapıyorum ya o yüzden...
Hem hasta olmak üzereyim, boğazım acıyor, ayrıca sevgilimi özledim, kokusu burnuma siniyor her sarıldığımda, bu yüzden sinirliyim, hep yanımda olsun!
Ama mutluyum da...
Neyse, bu nedenlerden dolayı yazının nereden başlayıp nereye
gittiğine bakmayın bu gece. Yazabiliyorum ya ona bakın.
Bu yazıdan sonra suçlanırsam da, savunmam,
“beynime oksijen gitmiyordu o sırada" diyeceğim nasıl olsa...
Allah şifamı versin!... =)
Ben Saramam Seni Hemencecikkk,
Düşünmem Lazımm...
Bir tekinsiz gölge gözünde,
Ah neme lazımmm...
Vesvese belki bilemiyorum,
Diyemiyorum ah diyemiyorum,
Anlayıver kendiliğinden,
Korkuyorum cancağızım...
Bu gönül sayfası boş senelerdiiiir,
Doldurabilirsiinnn...
Güzel şeylerden bahsedicem bu gece sana...
Zamanı gelmeden kimseyle yaşamam, doğru denilebilecek bir insan yok etrafımda, kimseye değmez diye düşünürken, o kadar büyük konuşurken, yaşanabilecek en güzel anları, yaşanabilecek en doğru ve değecek insanla paylaşabilmenin getirdiği o tarifsiz histen bahsedeyim mesela...
Gerçi tam olarak başlamadan önce belirtmeliyim, bu durumları alışkanlık haline getirip sırf keyif için, öylesine yaşayanlara hala tepkim var,
Ama gerçekten aşk dedikleri, karşındakini olduğu gibi kayıtsız şartsız kabul etmekse, her yanına gelişinde elinin ayağının titremesine, gelene kadar midene sancılar girmesine engel olamamaksa...
Ona ait olan herşeyi seninmiş gibi sevmene, bir güzel sözle mutluluktan ağlayacak hale gelmene sebepse eğer...
Hele ki yüzüne baktığın her saniye içinden sarıp sarmalayıp saklamak geliyorsa, bir dakika yanından ayrılmak istemiyorsan...
Hayatın boyunca ancak bir kez denk gelebileceğin birşey yaşanmaya başlamıştır, diye düşünüyorum... Keşke herkes bunları hissedebilecek kadar şanslı olsa...
İşte bu yüzden yaşanılan şeyden zerre kadar pişmanlık duymamaktan, her ne olursa olsun bir gün gitmek istese bile bundan pişman olmayacağını çünkü daha güzelini yaşayamayacağını ve herşeye değdiğini bilmenin getirdiği o iç rahatlığından bahsedeyim en iyisi...
Ya da araba da omuzuna yaslanıp beraber şarkılar söylemenin, ellerinin yüzüne, ellerine değdiği zamanlar, durumu abartmamak için dudaklarını ısırmak zorunda kaldığın o mutluluktan da bahsedebilirim....
Veya artık gözlerine baktığın zaman ona ait olduğunu, sana ait olduğunu hissetmenin getirdiği huzurdan da başlayabilirim...
Acaba beni seviyor mu? diye beynini kemiren o sorunun yarattığı depresif ruh halindeyken, bir telefonun herşeyi süt liman haline getirdiği o ferahlamalar da cabası tabii...
Neyse, ben en iyisi ortaya bir karışıktan gireyim...
Vücuduma kan pompalamaktan başka hiç bir işe yaramayan ama aşk söz konusu olunca sensiz tasvirinin mümkün olmadığı sevgili kalbim... vay ki ne vay sana...
Yeniden karşılaşmak güzel...
Yapar mıydın sen böyle şeyler? Burnumdan fırlayacaksın 4 aydır farkında mısın?
Zor günler de bekliyor bizi biliyorsun değil mi?
Hep canım cicim olmayacak hazır mısın acaba?
Hazırsın...
Peki... =)
Hayır yani, şimdi içerde zıplayıp duruyorsun hatta bazen hiperaktif olduğunu bile düşünüyorum öyle böyle bir zıplamak değil sende ki ama yeni yeni tanışıyoruz sanki... Bana ait değil gibisin ne kadar enteresan...
Hadi neyse sevdim seni yeniden, sende seviyorsun bu hallerimi biliyorum, yoksa bunca zulüm çektirilmez bir insan evladına... Acil servislik oluyorum hiperaktifliğin tutunca ama değiyor, kabul değiyor... Adrenalin seven, mazoşist tarafı tavan yapmış bir cins olaraktan o çileğin buna değdiğini sende biliyorsun, başka türlü aklın bu kadar popona kaçmazdı.
Hoşgeldin diyeyim sana... Sefa geldin kalpceyzim, dilerim bu defa incinme, yolun açık olsun...
Bir sorunum daha var bu ara,
Şu akrebe sinir olmaya başladım! Ne gereği var yelkovanın peşinden koşup durmasına. Hele bir de saniye var ki, tık tık tık. Dönüp geleceği yer hep aynı, anlamıyorum ki nedir bu telaşı! Geçme be kardeşim! Geçme bi dur ya!
İki kelime konuşamadım, bi adam gibi sarılıp rahatlayamadım bi dur!!!
Ayrıca zamanla tek derdim bu değil, bi yandan da yaşımın her sene birer birer yükselmesi sinirimi bozuyor, "abla" lafından fena huylanmaya başladım, şurda doğum günüme birşey kalmadı, nasıl oluyor anlamıyorum, ben daha geçen gün kardeşim ve arkadaşlarımın yatağın başına dikilip çığlıklar atarak ödümü koparmalarıyla 17'imi uğurlamamış mıydım? Valla ayıp yaa...
Ayrıca böyle iyiyim!
Hem en son dikkatle aynaya baktığımda şu iki kaş arası çizgiler bu kadar
belirgin miydi? Ne çok kızmışım hayata. Halbuki ben kaz ayağı severim!
Neyse sistemlere karşı biri olaraktan bu konuyu da burada açıklığa kavuşturuyorum, İnsana kendisinden başka kimseden hayır yok arkadaş! bundan sonra 23...
Varsa yoksa 23... Her sene 23... Anlaştık?
Allahtan yaşım kemale ermişken, şu halde bi sevgili bulabildim,
ya o da olmayaydı... ihaiha! =))
Vee gelirken fasülyenin faydalarına, şükretmek istiyorum şu hissettiklerim için, Allah baba affeder mi beni acaba düşüncelerimden ötürü? Hani inancı çok kuvvetli insanlardan değilim, pet şişeye falan tapıyorum ya o yüzden...
Hem hasta olmak üzereyim, boğazım acıyor, ayrıca sevgilimi özledim, kokusu burnuma siniyor her sarıldığımda, bu yüzden sinirliyim, hep yanımda olsun!
Ama mutluyum da...
Neyse, bu nedenlerden dolayı yazının nereden başlayıp nereye
gittiğine bakmayın bu gece. Yazabiliyorum ya ona bakın.
Bu yazıdan sonra suçlanırsam da, savunmam,
“beynime oksijen gitmiyordu o sırada" diyeceğim nasıl olsa...
Allah şifamı versin!... =)
Ben Saramam Seni Hemencecikkk,
Düşünmem Lazımm...
Bir tekinsiz gölge gözünde,
Ah neme lazımmm...
Vesvese belki bilemiyorum,
Diyemiyorum ah diyemiyorum,
Anlayıver kendiliğinden,
Korkuyorum cancağızım...
Bu gönül sayfası boş senelerdiiiir,
Doldurabilirsiinnn...
Cumartesi
Ayar(SIZ)!
Son günlerde nereye baksam bir şey buruşuyor içimde, ne tutsam elimde kalıyor gibi... Öfkemin sesini kısamıyorum artık. Korkunun ve büyüklük bende kalsın diyerek susmanın “alttan alan mülayim insanlar” yaratmasına dayanamıyorum... Bu yüzden bana herhangi bir konuda “Korkmuyor musun sen?” dediklerinde şaşkınlıkla bakmak istiyorum yüzlerine.
Korkmak çoğu zaman ezilmeyi beraberinde getirir! Herkesin üzerinden hüküm sürmesine yol açar. Kullandırtır. Özgüveni yok eder. Daha neler neler götürür… Bu yüzden haklı olunan bir konuda, istenilmeyen bir durumda elini masaya vurabilen, savunduğunun arkasında durabilen, kendini ezdirmeyen insanları hep takdir etmişimdir. Ödeyecekleri bedeller her ne olursa olsun cesaretlerini kaybetmedikleri için, sağlam karakterli oldukları için… Karşısındakinin de kendinden hiçbir farkı olmadığını düşünüp onu gözünde büyütmeyerek kendi hakkını savunabildiği için…
Bu akşam düşünüyordum öyle miyim diye, öyleyim sanırım… Ödeyeceğim bedelin bir önemi kalmıyor savunduğum şeye inanıyorsam, fakat bir süredir sırf kalp kırmamak adına susuyordum yada susuyormuşum çünkü dediğim gibi öfkemin sesini gerçekten kısamaz oldum. En ufacık bir şey de “eee yeter!” diyerek çıkışıcakmışım gibi hissediyorum. Ben kırgınlık olmasın, incitmeyeyim diye susarken kalbimi kırmaktan çekinmiyormuş insanlar… Farkına varabilmek gerçekten üzdü.
Derdini anlatmanın adam gibi yolları, doğru kelimeleri vardır. Ne karşındakini kırarsın, ne bir anda insanın sinirini tepesine çıkarırsın, ayrıca anlaşılırsın, hem kırılmaya zemin de hazırlamamış olursun... Ama yok… Şu sıralar dünya kadar örnek verebilirim, burnumdan soluyorum…
En basitinden “salak, gerizekalı..v.s” laflarına gıcığım var benim! Anladınız?
Konu her ne olursa olsun bunlarla başlayan bir konuşma olduğunda bütün yüzüm geriliyor, şaka maksatlı bile olsa önemi yok, aşırı bi tepki vermemek için duymazlıktan gelerek devam ediyorum konuşmama bazen, bazen de aynı şekilde karşılık veriyorum ama en baştan zaten sinirim bozulduğu için kesmiyor o karşılık verme durumu, elimin tersiyle ağzına bi tane patlatsam rahatlıcam ama zaten kırılma diye sözlü olarak aşırı bi tepki vermiyordum...
Ara sıra esip gelen o patlamalardan yaşayarak, ağzıma geleni sayıp, bağırdıktan sonra “manyak mı ne bee…” diyen karşı taraf, manyak olan da ben oluyorum ya… Manyak diye başlasan konuşmaya vallahi bu kadar sinirlenmicem.!
Her neyse, canımı sıkan, incitmemek için “neyse…” diyerek geçiştirdiğim çoğu şeyi düşününce en baştan ve tepkimi o an vermediğim için kat kat artarak daha da sinirleniyorum… Bu yüzden sussam olmuyor… konuşunca kabahatli olunuyor…
Ayarım kaçmış benim…
Allah Allah…
Ben bi ayar çekicem ama du bakalım…
En şen şakrak olan dibe vurunca derine gidermiş ya, tersi de ters olur birinin uyarması lazım, canımı sıkıyorsunuz hırrrr…
Susmak veya geçiştirmek çözüm değil aslında, ne kadar susarsam ve ne kadar geçiştirirsem aynı durumla yine karşılaşıyorum, bu yüzden bundan sonra yapmamaya karar verdim… Bazılarını kaybedicem biliyorum, umursuyor muyum? Evet… Çünkü zaten kendilerini sevdiğim için susuyordum, kaybetmeyeyim diye. Fakat kaybedilmemek için bir çaba sarf edilmiyor görüyorum… İki yüzlülük yapmaktan iyidir, sonuçta kendi kendime fazla fazla yetebiliyorum, ötesi de dert değil…
Neyse rahatladım, örgütlenme ve dernekleşme bilincimin çok yüksek olduğu şu günlerde, uykusuz gecelerimden birini daha geride bırakmanın ve hâlâ yaşayabiliyor olmanın haklı gururunu taşıyorum. Bu geçici dünyada her şey bir sis perdesi altında akıp gidiyor... Uykusuzluk insanı mikrodalgada patlamaya hazır bir adet mısır tanesine dönüştürüyormuş meğer... Yapmayın nolur yaa… Kırmayın, kırılmayalım… Sevelim, sevilelim, hayat bayram olsun falan… Çok zor sanki…
Harfler içinde özgür olabilmek ne kadar güzel şey…
Korkmak çoğu zaman ezilmeyi beraberinde getirir! Herkesin üzerinden hüküm sürmesine yol açar. Kullandırtır. Özgüveni yok eder. Daha neler neler götürür… Bu yüzden haklı olunan bir konuda, istenilmeyen bir durumda elini masaya vurabilen, savunduğunun arkasında durabilen, kendini ezdirmeyen insanları hep takdir etmişimdir. Ödeyecekleri bedeller her ne olursa olsun cesaretlerini kaybetmedikleri için, sağlam karakterli oldukları için… Karşısındakinin de kendinden hiçbir farkı olmadığını düşünüp onu gözünde büyütmeyerek kendi hakkını savunabildiği için…
Bu akşam düşünüyordum öyle miyim diye, öyleyim sanırım… Ödeyeceğim bedelin bir önemi kalmıyor savunduğum şeye inanıyorsam, fakat bir süredir sırf kalp kırmamak adına susuyordum yada susuyormuşum çünkü dediğim gibi öfkemin sesini gerçekten kısamaz oldum. En ufacık bir şey de “eee yeter!” diyerek çıkışıcakmışım gibi hissediyorum. Ben kırgınlık olmasın, incitmeyeyim diye susarken kalbimi kırmaktan çekinmiyormuş insanlar… Farkına varabilmek gerçekten üzdü.
Derdini anlatmanın adam gibi yolları, doğru kelimeleri vardır. Ne karşındakini kırarsın, ne bir anda insanın sinirini tepesine çıkarırsın, ayrıca anlaşılırsın, hem kırılmaya zemin de hazırlamamış olursun... Ama yok… Şu sıralar dünya kadar örnek verebilirim, burnumdan soluyorum…
En basitinden “salak, gerizekalı..v.s” laflarına gıcığım var benim! Anladınız?
Konu her ne olursa olsun bunlarla başlayan bir konuşma olduğunda bütün yüzüm geriliyor, şaka maksatlı bile olsa önemi yok, aşırı bi tepki vermemek için duymazlıktan gelerek devam ediyorum konuşmama bazen, bazen de aynı şekilde karşılık veriyorum ama en baştan zaten sinirim bozulduğu için kesmiyor o karşılık verme durumu, elimin tersiyle ağzına bi tane patlatsam rahatlıcam ama zaten kırılma diye sözlü olarak aşırı bi tepki vermiyordum...
Ara sıra esip gelen o patlamalardan yaşayarak, ağzıma geleni sayıp, bağırdıktan sonra “manyak mı ne bee…” diyen karşı taraf, manyak olan da ben oluyorum ya… Manyak diye başlasan konuşmaya vallahi bu kadar sinirlenmicem.!
Her neyse, canımı sıkan, incitmemek için “neyse…” diyerek geçiştirdiğim çoğu şeyi düşününce en baştan ve tepkimi o an vermediğim için kat kat artarak daha da sinirleniyorum… Bu yüzden sussam olmuyor… konuşunca kabahatli olunuyor…
Ayarım kaçmış benim…
Allah Allah…
Ben bi ayar çekicem ama du bakalım…
En şen şakrak olan dibe vurunca derine gidermiş ya, tersi de ters olur birinin uyarması lazım, canımı sıkıyorsunuz hırrrr…
Susmak veya geçiştirmek çözüm değil aslında, ne kadar susarsam ve ne kadar geçiştirirsem aynı durumla yine karşılaşıyorum, bu yüzden bundan sonra yapmamaya karar verdim… Bazılarını kaybedicem biliyorum, umursuyor muyum? Evet… Çünkü zaten kendilerini sevdiğim için susuyordum, kaybetmeyeyim diye. Fakat kaybedilmemek için bir çaba sarf edilmiyor görüyorum… İki yüzlülük yapmaktan iyidir, sonuçta kendi kendime fazla fazla yetebiliyorum, ötesi de dert değil…
Neyse rahatladım, örgütlenme ve dernekleşme bilincimin çok yüksek olduğu şu günlerde, uykusuz gecelerimden birini daha geride bırakmanın ve hâlâ yaşayabiliyor olmanın haklı gururunu taşıyorum. Bu geçici dünyada her şey bir sis perdesi altında akıp gidiyor... Uykusuzluk insanı mikrodalgada patlamaya hazır bir adet mısır tanesine dönüştürüyormuş meğer... Yapmayın nolur yaa… Kırmayın, kırılmayalım… Sevelim, sevilelim, hayat bayram olsun falan… Çok zor sanki…
Harfler içinde özgür olabilmek ne kadar güzel şey…
Perşembe
Hesap.
Bazısında çeneye vurur, bazısı kırıldı mı sessizleşir, bazısı mücadele eder, kimiside akışına bırakır... Zaten zamanında yeterince incinmiş olanlar savaşmayı göze alamazlar belki... Ama yaşadığı üzüntüyü de, kırgınlığı da asla unutmazlar...
Kadın sabun gibidir.. kaygandır.. akıcıdır.. aklı başındadır..
Nerede nasıl olacağını kendisi seçer.. bilinçlidir...
Şekilli ve yuvarlak hatları, sivri keskin lafları vardır kadının..
Vücut sıcaklığı bile daha fazladır erkekten.. uyuma süresi, fizyolojisi, karın içi organları.. herşeyiyle başka bir ırktır... gelelim sormak istediğime..
Peki bir kadın bir erkeği ne kadar zaman sevebilir?
Cevabı çok basit, bir erkek o kadını sevdiğini hissettirdiği müddetçe hep...
Peki bir erkek bir kadını ne kadar sevebilir?
Künt yapılı, dar açılı hatlardan oluşan vücudu, çalışmaya programlanmış yapısı, olaylara direk bakabilen, detaylardan hoşlanmayan bir erkek tam zıttı olan bu cinsi ne kadar sevebilir? erkeğin aradığı huzurdur.. dinlenmektir.. erkek gittiği kadının yanında uyanmak kadar uyumayı sever.. güvenmelidir.. o tene o yokken başka bir elin değmediğini hissetmelidir.. çünkü erkek güçlüdür ve güç dünyasında kadınına başka bir gücün hakim olmasını istemez... Bu güveni ve rahatlığı ona verebilen kadını sever mi erkek? yada yeter mi onlar buna... bilmiyorum ama kadın olsun, erkek olsun sevginin, sevildiğinin kıymetini bilen insan ırkının hala yaşıyor olduğunu umud etmekten başka çarem yok.
Acaip canım sıkkın günlerdir, hissizleştim, uyuştum... bunaldım!
Bu umursamazlığı, bu derece değersiz hissettirilmeyi haketmiyorum!...
Bunu hakedecek kadar basit yaşamıyorum... O kadar bitkinim ki konuşacak derdimi anlatacak halim yok, zaten ağzımı açsam başlıcam ağlamaya o yüzden konuşmuyorum kimseyle, bi huzur istedim, bi sevmek, bi de sevilmek ama...hep ama...
devamını getiremiyorum bir türlü...
başa dönüp dönüp hep aynı şeyi yaşadığıma göre, değmiyorumdur belki bilmiyorum...
Şimdi ne kadar yansam da müstahak bana, o kadar çok istedim ve o kadar çok, sabırla bekledim ki, hem müstahak hem de ne desem boş... Anlatamıyorum...
Geldin.. çayıma şeker oldun, hem tadım değişti hem rengim.. meze oldun aklıma.. sigarama duman.. içime iç, dışıma sır... Uykusuzluğum, huysuzluğum hep bu yüzden...
Gideceksin.. yük binecek omuzlarıma.. sen sadece özleyeceksin o da belki...
Bana sadece özlemek yetmeyecek.. Aşkımdan ölsemde ses çıkartamam ben, gururumdan, inadımdan gık diyemem...Ama sen kim bilir ne zaman geri döneceksin?
gittiğinde ne bırakacak, döndüğünde ne bulacaksın? kimbilir…
Senin kafanda binbir gece masalları, benim kafamda binbir soru.. sevmek sorumluluk işi... Severken savaşmak, hala çaba sarf etmek, bunun için güç bulmaya çalışmak da bir o kadar zor... Yeterince yorgun, güvensiz ve mutsuzdum zaten... Şimdi kırgın, incinmiş... Çekildim bi köşeye izliyorum olan biteni, nasıl gidecek, nereye kadar böyle devam edecek acaba sorularıyla. Sanki yaşayan ben değilmişim gibi...
Elimden hiç birşey gelmiyor, -ki gelse kaç yazar...
Neyse, hesabı ben ödeyeceğim yine anlaşıldı...
Çok seviyorum lanet laanneet!
Daha yazmayacağım.
Hoşçakal.
Hayat O kadar zor mu??
Atılır mıyız oyundan, benzemezsek onlara...
Bahane mi lazım?
Mazeretimiz mi kalmamış?
Çok ayıp olmuş...Çok ayıp olmuş...
Kadın sabun gibidir.. kaygandır.. akıcıdır.. aklı başındadır..
Nerede nasıl olacağını kendisi seçer.. bilinçlidir...
Şekilli ve yuvarlak hatları, sivri keskin lafları vardır kadının..
Vücut sıcaklığı bile daha fazladır erkekten.. uyuma süresi, fizyolojisi, karın içi organları.. herşeyiyle başka bir ırktır... gelelim sormak istediğime..
Peki bir kadın bir erkeği ne kadar zaman sevebilir?
Cevabı çok basit, bir erkek o kadını sevdiğini hissettirdiği müddetçe hep...
Peki bir erkek bir kadını ne kadar sevebilir?
Künt yapılı, dar açılı hatlardan oluşan vücudu, çalışmaya programlanmış yapısı, olaylara direk bakabilen, detaylardan hoşlanmayan bir erkek tam zıttı olan bu cinsi ne kadar sevebilir? erkeğin aradığı huzurdur.. dinlenmektir.. erkek gittiği kadının yanında uyanmak kadar uyumayı sever.. güvenmelidir.. o tene o yokken başka bir elin değmediğini hissetmelidir.. çünkü erkek güçlüdür ve güç dünyasında kadınına başka bir gücün hakim olmasını istemez... Bu güveni ve rahatlığı ona verebilen kadını sever mi erkek? yada yeter mi onlar buna... bilmiyorum ama kadın olsun, erkek olsun sevginin, sevildiğinin kıymetini bilen insan ırkının hala yaşıyor olduğunu umud etmekten başka çarem yok.
Acaip canım sıkkın günlerdir, hissizleştim, uyuştum... bunaldım!
Bu umursamazlığı, bu derece değersiz hissettirilmeyi haketmiyorum!...
Bunu hakedecek kadar basit yaşamıyorum... O kadar bitkinim ki konuşacak derdimi anlatacak halim yok, zaten ağzımı açsam başlıcam ağlamaya o yüzden konuşmuyorum kimseyle, bi huzur istedim, bi sevmek, bi de sevilmek ama...hep ama...
devamını getiremiyorum bir türlü...
başa dönüp dönüp hep aynı şeyi yaşadığıma göre, değmiyorumdur belki bilmiyorum...
Şimdi ne kadar yansam da müstahak bana, o kadar çok istedim ve o kadar çok, sabırla bekledim ki, hem müstahak hem de ne desem boş... Anlatamıyorum...
Geldin.. çayıma şeker oldun, hem tadım değişti hem rengim.. meze oldun aklıma.. sigarama duman.. içime iç, dışıma sır... Uykusuzluğum, huysuzluğum hep bu yüzden...
Gideceksin.. yük binecek omuzlarıma.. sen sadece özleyeceksin o da belki...
Bana sadece özlemek yetmeyecek.. Aşkımdan ölsemde ses çıkartamam ben, gururumdan, inadımdan gık diyemem...Ama sen kim bilir ne zaman geri döneceksin?
gittiğinde ne bırakacak, döndüğünde ne bulacaksın? kimbilir…
Senin kafanda binbir gece masalları, benim kafamda binbir soru.. sevmek sorumluluk işi... Severken savaşmak, hala çaba sarf etmek, bunun için güç bulmaya çalışmak da bir o kadar zor... Yeterince yorgun, güvensiz ve mutsuzdum zaten... Şimdi kırgın, incinmiş... Çekildim bi köşeye izliyorum olan biteni, nasıl gidecek, nereye kadar böyle devam edecek acaba sorularıyla. Sanki yaşayan ben değilmişim gibi...
Elimden hiç birşey gelmiyor, -ki gelse kaç yazar...
Neyse, hesabı ben ödeyeceğim yine anlaşıldı...
Çok seviyorum lanet laanneet!
Daha yazmayacağım.
Hoşçakal.
Hayat O kadar zor mu??
Atılır mıyız oyundan, benzemezsek onlara...
Bahane mi lazım?
Mazeretimiz mi kalmamış?
Çok ayıp olmuş...Çok ayıp olmuş...
Salı
BaĞğYan... =)
Bir dişi kişiye “bayan” denmesini neden bu kadar önemser olduk bilmiyorum. Anlamıyorum... Bir kelimeye neden takılıyoruz bu kadar?
Her türlü ayrımcılığı, pis şakayı yapan, ağzından çıkan kelimelere dikkat etmeyen bir adam bize “kadın” dese ne olur “bayan” dese ne olur Allah aşkına?!!
Kelimelerle bu imajları bürünsek ne değişiyor?
Türkiye’de her durumu çözdük bitirdik “kelimeler” hassasiyetine mi kaldık acaba!!?
Resmen takıldım, ilk başlarda dümdüz bir açıyla bakınca bende aynı şeyi
savunuyordum da oturup biraz düşününce, etrafta bunca "adam" birlikte olduğu kadına şiddet uygular, aldatır, düşünceleri ve baskıları, fikîr terörleriyle her iş kolunda ve koşulda kadına eziyet ederek, kadını aşağılar şekilde konuşurken,
kadın değil de bayan dese kaç yazar?
Bizlere "bayan" yerine "kadın, hanımefendi..."v.s diye hitab etmeleri, kullandıkları kelimeler onları "adam" mı yapar sence?!
Annemi düştüğü yerden kaldıran kişi “bacım tut elimi” dese ne değişirdi,
“bayan iyi misiniz” dese ne değişirdi? Kız kardeşimi bir araba kazasından son anda çekip alan amca, beni gördüğünde “bayan çok korkmuş, su içirin” dese ne olurdu “ablayı sakinleştirmek gerek” dese ne olurdu?
Kelimeler davranışları belirlemez ki...
Neyse, bana bayan diyebilirsiniz arkadaşım. Ülkemin geçirdiği şu karmaşa döneminde, nasıl ses çıkarılır, ne yapılır diye düşünürken.
Bu ülkeye onlarca yıl canı pahasına hizmet etmiş askerlerim yapılan muameleyi kendilerine yediremeyerek bir bir canlarına kıyarken.
Ergenekon adı altında Tuncay Özkan gibi gırtlağı patlarcasına cumhuriyetimi savunan adamlar sadece "Atatürkçü" oldukları için 1 seneden fazladır
suçsuz yere içeride tutulurken!
-ki daha sayabilirim, hatta haber kanallarından bir cehennem bile yaratabilirim burada... Ama bunca sorun, bunca çözülmesi acilen gerekli durumlar varken, kadınlar gününde bize "bayan" demeyin diye ortalara saçılmak şımarıklıktan ve kompleksten başka birşey değil!
Tanıdığım tüm kadınlardan ve erkeklerden daha dürüst, daha sevecen, daha delikanlı, daha cesur ve sevgide daha cömertseniz bana “bayan” diyebilirsiniz...
Hem kadına "bayan" deseler ne yazar, kadın deseler ne olur,
kadına kadın gibi davranmadıktan sonra...
Planladığım yazıları yazamıyorum haftalardır...Halbuki şimdi buraya bir hikaye yazmak için oturmuştum... :) Görüşürüz...
Her türlü ayrımcılığı, pis şakayı yapan, ağzından çıkan kelimelere dikkat etmeyen bir adam bize “kadın” dese ne olur “bayan” dese ne olur Allah aşkına?!!
Kelimelerle bu imajları bürünsek ne değişiyor?
Türkiye’de her durumu çözdük bitirdik “kelimeler” hassasiyetine mi kaldık acaba!!?
Resmen takıldım, ilk başlarda dümdüz bir açıyla bakınca bende aynı şeyi
savunuyordum da oturup biraz düşününce, etrafta bunca "adam" birlikte olduğu kadına şiddet uygular, aldatır, düşünceleri ve baskıları, fikîr terörleriyle her iş kolunda ve koşulda kadına eziyet ederek, kadını aşağılar şekilde konuşurken,
kadın değil de bayan dese kaç yazar?
Bizlere "bayan" yerine "kadın, hanımefendi..."v.s diye hitab etmeleri, kullandıkları kelimeler onları "adam" mı yapar sence?!
Annemi düştüğü yerden kaldıran kişi “bacım tut elimi” dese ne değişirdi,
“bayan iyi misiniz” dese ne değişirdi? Kız kardeşimi bir araba kazasından son anda çekip alan amca, beni gördüğünde “bayan çok korkmuş, su içirin” dese ne olurdu “ablayı sakinleştirmek gerek” dese ne olurdu?
Kelimeler davranışları belirlemez ki...
Neyse, bana bayan diyebilirsiniz arkadaşım. Ülkemin geçirdiği şu karmaşa döneminde, nasıl ses çıkarılır, ne yapılır diye düşünürken.
Bu ülkeye onlarca yıl canı pahasına hizmet etmiş askerlerim yapılan muameleyi kendilerine yediremeyerek bir bir canlarına kıyarken.
Ergenekon adı altında Tuncay Özkan gibi gırtlağı patlarcasına cumhuriyetimi savunan adamlar sadece "Atatürkçü" oldukları için 1 seneden fazladır
suçsuz yere içeride tutulurken!
-ki daha sayabilirim, hatta haber kanallarından bir cehennem bile yaratabilirim burada... Ama bunca sorun, bunca çözülmesi acilen gerekli durumlar varken, kadınlar gününde bize "bayan" demeyin diye ortalara saçılmak şımarıklıktan ve kompleksten başka birşey değil!
Tanıdığım tüm kadınlardan ve erkeklerden daha dürüst, daha sevecen, daha delikanlı, daha cesur ve sevgide daha cömertseniz bana “bayan” diyebilirsiniz...
Hem kadına "bayan" deseler ne yazar, kadın deseler ne olur,
kadına kadın gibi davranmadıktan sonra...
Planladığım yazıları yazamıyorum haftalardır...Halbuki şimdi buraya bir hikaye yazmak için oturmuştum... :) Görüşürüz...
Cumartesi
Yağmura, Buluta, Yıldıza, Aya....
Buz gibi bir hava İstanbul'da. 22 yaşımı bitirmek üzere olduğum şu günlerde, zor kararlar alabilecek ve tasarlamadığım sonuçlarını göğüsleyebilecek kadar cesur olduğum düşüncesiyle beraber, sürekli kendimle çelişmekten yoruldum...
İçimde bir sıkıntı. Şu sıralar ne kadar çok ağlamak istiyor ve bir türlü ağlayamıyorum.
Bu yüzden gözyaşı dökmeyeceğim, şu yüzden moralimi bozup günümü mahvetmeyeceğim, bu sebepten dırdır edip sıkıntı yaratmayacağım, zamanla geçecek...diye düşüne düşüne
o kadar çok içime attım ki, bazen böyle oluyor işte...
Neyse, hem biraz hüzünlüdür ne de olsa her filmin en azından bir yarısı.
Ve elbet vardır bir dönüm noktası değil mi? Umuyorum...
Bir yerlere saklanıp biraz sessiz kalmam lazım, hatta mümkünse şöyle
bi kaç gün, ay...şekerleme yapmak istiyorum.
Huzur istiyorum! Sessizlik istiyorum! Kimse ne yaşıyorum, ne yapıyorum, nasıl seviyorum görmesin, bilmesin, duymasın istiyorum...
Yok bu gece hiç hayırlara alamet değil, olur ya bazen üstüne basar bir fenalık,
sanki duvar yıkılmış gibi hissedersin göğüs kafesinin üzerine...
Kendi içimde sıkıştım sanki...!!
Zarar vermesinler diye hayatıma, çok sevdiğim yanlarımı bodruma kilitledim... Tozlanmışlardır şimdi...
Böylesine severken açmalı mıyım ben o kilitleri?
Temizleyerek tozlananları, yepyeniymişler gibi yerleştirmeli miyim acaba raflarıma...
Belki de şimdi zamanı değildir, en azından birşeyleri karşılıklı yaşamaya başlayana kadar beklesem iyi olacak...
Ama bu gece ki konuşmadan birşey daha öğrendim, bilmediklerimin başlangıcı bildiklerimin sonundan daha çok acı veriyor...
İçimde bir sıkıntı. Şu sıralar ne kadar çok ağlamak istiyor ve bir türlü ağlayamıyorum.
Bu yüzden gözyaşı dökmeyeceğim, şu yüzden moralimi bozup günümü mahvetmeyeceğim, bu sebepten dırdır edip sıkıntı yaratmayacağım, zamanla geçecek...diye düşüne düşüne
o kadar çok içime attım ki, bazen böyle oluyor işte...
Neyse, hem biraz hüzünlüdür ne de olsa her filmin en azından bir yarısı.
Ve elbet vardır bir dönüm noktası değil mi? Umuyorum...
Bir yerlere saklanıp biraz sessiz kalmam lazım, hatta mümkünse şöyle
bi kaç gün, ay...şekerleme yapmak istiyorum.
Huzur istiyorum! Sessizlik istiyorum! Kimse ne yaşıyorum, ne yapıyorum, nasıl seviyorum görmesin, bilmesin, duymasın istiyorum...
Yok bu gece hiç hayırlara alamet değil, olur ya bazen üstüne basar bir fenalık,
sanki duvar yıkılmış gibi hissedersin göğüs kafesinin üzerine...
Kendi içimde sıkıştım sanki...!!
Zarar vermesinler diye hayatıma, çok sevdiğim yanlarımı bodruma kilitledim... Tozlanmışlardır şimdi...
Böylesine severken açmalı mıyım ben o kilitleri?
Temizleyerek tozlananları, yepyeniymişler gibi yerleştirmeli miyim acaba raflarıma...
Belki de şimdi zamanı değildir, en azından birşeyleri karşılıklı yaşamaya başlayana kadar beklesem iyi olacak...
Ama bu gece ki konuşmadan birşey daha öğrendim, bilmediklerimin başlangıcı bildiklerimin sonundan daha çok acı veriyor...
Çarşamba
Ötesi yok...
Son yüzyılın en sıcak kışını yaşıyormuşuz...Amsterdam’da 2 ay önce ağaçlar çiçek açmaya başlamış bile... Aldanışın bu hali nasıl da üzücü...
Oysa yaşı benden büyüktür o ağaçların. Onca bahar, kış görmüş olmalarına rağmen yine de kandırabiliyor onları hava...
Beni de kandırdı desem yeri mi? yeri... =)
Şimdi yaşadığım şey sanki hiç aşık olmamışım gibi hissettiriyor, hatta, yani haksızlık etmek istemem ama belki de olmadım...
Yüzüne baktığım zaman ağlayasım geliyor, sebebini bilmiyorum o ağlama hissinin...
O kadar çok seviyorum ki, kontrollü gidip bunu aşırıya kaçmadan, dozunda göstermeye çalışmak bazen çok yorucu...
Öyle bir özlüyorum ki, hani daha yarım saat önce evlere dağılmışız, 6-7 saattir zaten berabermişiz ama evlere dağıldıktan yarım saat sonra sanki haftalardır görmemişim gibi özlüyorum...
Nazar değecek diye sevmeye, bakmaya kıyamıyorum...
Bi geliyorum dediği an, görüşeceğimiz zaman vs..Elime ayağıma bir titreme geliyor, mideme bir sancı giriyor ki anlatılır gibi değil... Resmen fenalaşıyorum...
Hadi bunları geçtim de, ortada hiç birşey yokken, daha on beş dakika önce mır mır konuşup gülmüşken bir anda aklıma düşen "ya giderse, ya ayrılırsak" düşüncesiyle bütün gece ağlamak, "bebeğimm" diye aradığında ancak rahat bir "oh" çekip toparlanabilmek de ne oluyor!
Bugüne kadar hiç kimse için hissetmedim bunları...
Eğer o deli deli aşk dedikleri bu ise ayvayı yedim arkadaş fenayım...
Hastalıklı bir durummuş... Ve ben bugüne kadar o hastalığa hiç yakalanmamışım...
Kafama kaya düştü sanki, aklımı fikrimi toparlayamaz oldum çilek aromalı bi sevgili yüzünden...
Hayatta bir kez yakalayabileceğim birşeyse bu, dibine kadar herşeyi yaşamaya hazırım. Sonunda ölür müyüm.. Belki ölürüm ama yine dirilirim be...Dirilirim...
Fakat şimdi kendime, "Tecrüben ne olursa olsun, güzel havaya aldanıp da erken çiçek açma” desem bir faydası olacak mı?
Geçmiş olsun dudu hanım...
Aklımda tek bir şarkı hissettiklerimi müziğiyle de, sözleriyle de anlatabilecek...
Böylesine sevmek korkudan öldürse de beni, artık yaşanacak herşeye razıyım.
Çok seviyorum...Ötesi yok...
Hadi bakalım...
Gözlerinin içine girdim, başka alemler gözledim...
Ben bunlarla övünmedim,
Beklemedim illa,
Beklemedim illa,
Beklemedim sevdim...
Yüreğine kulak verdim, nefes aldı ben dinledim,
Duyduklarım anlatılmaz,
Sır vermedim illa...
Sır vermedim illa...
Sır vermedim sevdim...
Gölgelemedim bağını bahçesini,
Günü güneşi örtmedim...
Yapılanlar söylenmezki her zaman...
Sömürmedim illa,
Sömürmedim illa,
Sömürmedim sevdim...
Oysa yaşı benden büyüktür o ağaçların. Onca bahar, kış görmüş olmalarına rağmen yine de kandırabiliyor onları hava...
Beni de kandırdı desem yeri mi? yeri... =)
Şimdi yaşadığım şey sanki hiç aşık olmamışım gibi hissettiriyor, hatta, yani haksızlık etmek istemem ama belki de olmadım...
Yüzüne baktığım zaman ağlayasım geliyor, sebebini bilmiyorum o ağlama hissinin...
O kadar çok seviyorum ki, kontrollü gidip bunu aşırıya kaçmadan, dozunda göstermeye çalışmak bazen çok yorucu...
Öyle bir özlüyorum ki, hani daha yarım saat önce evlere dağılmışız, 6-7 saattir zaten berabermişiz ama evlere dağıldıktan yarım saat sonra sanki haftalardır görmemişim gibi özlüyorum...
Nazar değecek diye sevmeye, bakmaya kıyamıyorum...
Bi geliyorum dediği an, görüşeceğimiz zaman vs..Elime ayağıma bir titreme geliyor, mideme bir sancı giriyor ki anlatılır gibi değil... Resmen fenalaşıyorum...
Hadi bunları geçtim de, ortada hiç birşey yokken, daha on beş dakika önce mır mır konuşup gülmüşken bir anda aklıma düşen "ya giderse, ya ayrılırsak" düşüncesiyle bütün gece ağlamak, "bebeğimm" diye aradığında ancak rahat bir "oh" çekip toparlanabilmek de ne oluyor!
Bugüne kadar hiç kimse için hissetmedim bunları...
Eğer o deli deli aşk dedikleri bu ise ayvayı yedim arkadaş fenayım...
Hastalıklı bir durummuş... Ve ben bugüne kadar o hastalığa hiç yakalanmamışım...
Kafama kaya düştü sanki, aklımı fikrimi toparlayamaz oldum çilek aromalı bi sevgili yüzünden...
Hayatta bir kez yakalayabileceğim birşeyse bu, dibine kadar herşeyi yaşamaya hazırım. Sonunda ölür müyüm.. Belki ölürüm ama yine dirilirim be...Dirilirim...
Fakat şimdi kendime, "Tecrüben ne olursa olsun, güzel havaya aldanıp da erken çiçek açma” desem bir faydası olacak mı?
Geçmiş olsun dudu hanım...
Aklımda tek bir şarkı hissettiklerimi müziğiyle de, sözleriyle de anlatabilecek...
Böylesine sevmek korkudan öldürse de beni, artık yaşanacak herşeye razıyım.
Çok seviyorum...Ötesi yok...
Hadi bakalım...
Gözlerinin içine girdim, başka alemler gözledim...
Ben bunlarla övünmedim,
Beklemedim illa,
Beklemedim illa,
Beklemedim sevdim...
Yüreğine kulak verdim, nefes aldı ben dinledim,
Duyduklarım anlatılmaz,
Sır vermedim illa...
Sır vermedim illa...
Sır vermedim sevdim...
Gölgelemedim bağını bahçesini,
Günü güneşi örtmedim...
Yapılanlar söylenmezki her zaman...
Sömürmedim illa,
Sömürmedim illa,
Sömürmedim sevdim...
Salı
Dedikodu...
Moralini düzeltecek şeyler yaz duyguuu... Moralini düzeltecek şeyler yaz...
"Hadi bu sefer farklı bir şey yapalım!" diyor iç sesim. O da bıktı sıkıntılı olduğum anlarda içimden çıkan depresif, şizofrenik kadından. Peki. Başlıyorum...
Pufur pufur kızarmış hamur. Üzerine pudra şekeri serpilmiş...
Tencere dibinde kalan sıcak pudingi sıyırma girişimleri, yanan bir parmak ve pudingin en güzel yeri...
Güzel bir yemeğin üstüne içilen kahve ve ilk sigara..
Bir hamam, güzelce bir kese ve üzerine masaj...off..
Krem şanti üzerinde çilek, dalında domates...
Yorgan gibi bembeyaz papatyalar...
Anneannemin çiçeklerle dolu balkonunda yere attığımız pufların üzerine yayılarak bebeklerime elbise diktiğim günler..
Mevsimlerden yaz, sıcak bir akşam üstü , ılık ılık esen rüzgar, yeni duş almış, saçımdaki vanilya kokusu henüz burnuma gelirken balkona çıkmak...
Masanın üzerinde ki beyaz tabakta kıppkırmızı bir karpuz...yanında peynir...
Evde yalnız kalıp da özgürlüğümün ve kendi krallığımın keyfini çıkartarak sadece benim yaşadığım bir evin ne kadar güzel olabileceğini düşündüğüm bir anda, yatakları toplarken elime geçen bir eşarp ve annemin o eşi benzeri olmayan kokusu...
Öylesine bir anda tosarmış otururken babamın salonda volta atışları...
Kardeşimin babamı gırgıra alarak bizi gülmekten koltuktan düşürmeleri...
Annemi mıncıklarken gülmekten fısıltı ile söyleyebildiği
"nefes alamıyorum manyak, yapma nolursun.." diye yalvarışları...
Babamın durup dururken "a benim güzel kızlarımm.." diyerek ani bir refleks ile sevmeleri, ödümüzün kopması ile gülmek arasında kalınan o anlar...
Anneannemin mavişim, boncuğum diyerek telefon açışları...
Her sabah işe giderken babamın pencereden el sallayışı... Apartman kapısından her çıkışımda el sallamak için cama doğru dönerken onun orada olduğunu bilmek...
Herhangi bir sıkıntıda aradığım Nesli'nin, sıkıntımı anlattıktan sonra
"ay duygu delirme yaa..." diye başlayıp içimi rahatlatan, bazen beni benden iyi tanıyan sözleri...
Uzun zamandır görüşmediğim ama aradığım anda sanki dün berabermişiz hissini veren, "canımmm çok özledim nasılsın?" cıvıldamalarıyla beni karşılayan dostlarım...
Sevdiğim adamın telefon da gülüşleri, ani sürprizleri, gözlerini yüzüme dikip nefes almama son verme çabaları... =)
Ve o upuzun kavak ağaçlarının gökyüzüne değdiğini sanan çocuk aklım...
Alıp bunları cebime, uçuversem uzaklara... Fena mı olur?
Azıcık canım sıkkın, abartıcak bir durum yok ama bu gece varlığından pek de memnun olmadığım o keskin gururumun, hayatımı bazen nasıl allak bullak ettiğini düşünerek bunu aşabilir miyim diye sordum kendime defalarca...
Fakat salak yerine konmaya dayanamıyorum...
Koşulsuz, şüphesiz güvendiğim insanların ağzından, sebebi her ne olursa olsun doğru olmayan bir söz duyduğumda inciniyorum... Hemde çok...
Herneyse, sıkkınlığım ile ilgili yazıp konuyu gözümde büyütmeyerek bu sefer farklı bir yol denemek istiyorum demiştim.
Bu yüzden şimdilik bu "ufak" konuyu burada bitiriyorum.
Moralimi düzelten, aklıma geldiğinde tebessüm ettiren ne varsa onları yazdım,
şimdi de her dinlediğimde gülümseten, hafiften sallanıp kıpırdanarak ve eşlik etmekten asla vazgeçemeyeceğim bir şarkıyla hoşçakal demeli diye düşünmekteyim... =)
Bu arada çok iyi geldi tavsiye ederim...
Hatırladığın da seni gülümseten ne varsa düşün, bir iki tane yazmaya başla zaten gerisi geliyor... Sonra da dinlerken en çok keyif aldığın müziği aç ve bir süre gözünü kapa...Kendi kendime psikopatça bir eda ile sırıtarak bitiriyorum şimdi,
o kadar içim sıkılmışken ne hale geldim... Güzel şeyleri anımsamak lazım demek ki... =)
Kim söylemiş beni, Süheyla'ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş ama kim! Elene'yi öptüğümü...
Yüksek kaldırımda güpe gündüz,
Melahat'i almışım da sonra,
Alemdar'a gitmişim öyle miii?
Onu sonra anlatırım,
Fakaaat...
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
Güya Galata'ya dadanmışııız...
Kafaları çekip çekip,
Orada alıyormuşuz soluğu.
Onu da sonra anlatırım...
Ya o Mualla'yı sandala atıııp,
Ruhunda hicranınııı söyletmeee hikaaayesiii...
Geç bunları...dırırı dırırı dırırı dım...
Anammm, babammm geç bunları,
Bir kalemdeee,
Bilirim ben yaptığımııı...
"Hadi bu sefer farklı bir şey yapalım!" diyor iç sesim. O da bıktı sıkıntılı olduğum anlarda içimden çıkan depresif, şizofrenik kadından. Peki. Başlıyorum...
Pufur pufur kızarmış hamur. Üzerine pudra şekeri serpilmiş...
Tencere dibinde kalan sıcak pudingi sıyırma girişimleri, yanan bir parmak ve pudingin en güzel yeri...
Güzel bir yemeğin üstüne içilen kahve ve ilk sigara..
Bir hamam, güzelce bir kese ve üzerine masaj...off..
Krem şanti üzerinde çilek, dalında domates...
Yorgan gibi bembeyaz papatyalar...
Anneannemin çiçeklerle dolu balkonunda yere attığımız pufların üzerine yayılarak bebeklerime elbise diktiğim günler..
Mevsimlerden yaz, sıcak bir akşam üstü , ılık ılık esen rüzgar, yeni duş almış, saçımdaki vanilya kokusu henüz burnuma gelirken balkona çıkmak...
Masanın üzerinde ki beyaz tabakta kıppkırmızı bir karpuz...yanında peynir...
Evde yalnız kalıp da özgürlüğümün ve kendi krallığımın keyfini çıkartarak sadece benim yaşadığım bir evin ne kadar güzel olabileceğini düşündüğüm bir anda, yatakları toplarken elime geçen bir eşarp ve annemin o eşi benzeri olmayan kokusu...
Öylesine bir anda tosarmış otururken babamın salonda volta atışları...
Kardeşimin babamı gırgıra alarak bizi gülmekten koltuktan düşürmeleri...
Annemi mıncıklarken gülmekten fısıltı ile söyleyebildiği
"nefes alamıyorum manyak, yapma nolursun.." diye yalvarışları...
Babamın durup dururken "a benim güzel kızlarımm.." diyerek ani bir refleks ile sevmeleri, ödümüzün kopması ile gülmek arasında kalınan o anlar...
Anneannemin mavişim, boncuğum diyerek telefon açışları...
Her sabah işe giderken babamın pencereden el sallayışı... Apartman kapısından her çıkışımda el sallamak için cama doğru dönerken onun orada olduğunu bilmek...
Herhangi bir sıkıntıda aradığım Nesli'nin, sıkıntımı anlattıktan sonra
"ay duygu delirme yaa..." diye başlayıp içimi rahatlatan, bazen beni benden iyi tanıyan sözleri...
Uzun zamandır görüşmediğim ama aradığım anda sanki dün berabermişiz hissini veren, "canımmm çok özledim nasılsın?" cıvıldamalarıyla beni karşılayan dostlarım...
Sevdiğim adamın telefon da gülüşleri, ani sürprizleri, gözlerini yüzüme dikip nefes almama son verme çabaları... =)
Ve o upuzun kavak ağaçlarının gökyüzüne değdiğini sanan çocuk aklım...
Alıp bunları cebime, uçuversem uzaklara... Fena mı olur?
Azıcık canım sıkkın, abartıcak bir durum yok ama bu gece varlığından pek de memnun olmadığım o keskin gururumun, hayatımı bazen nasıl allak bullak ettiğini düşünerek bunu aşabilir miyim diye sordum kendime defalarca...
Fakat salak yerine konmaya dayanamıyorum...
Koşulsuz, şüphesiz güvendiğim insanların ağzından, sebebi her ne olursa olsun doğru olmayan bir söz duyduğumda inciniyorum... Hemde çok...
Herneyse, sıkkınlığım ile ilgili yazıp konuyu gözümde büyütmeyerek bu sefer farklı bir yol denemek istiyorum demiştim.
Bu yüzden şimdilik bu "ufak" konuyu burada bitiriyorum.
Moralimi düzelten, aklıma geldiğinde tebessüm ettiren ne varsa onları yazdım,
şimdi de her dinlediğimde gülümseten, hafiften sallanıp kıpırdanarak ve eşlik etmekten asla vazgeçemeyeceğim bir şarkıyla hoşçakal demeli diye düşünmekteyim... =)
Bu arada çok iyi geldi tavsiye ederim...
Hatırladığın da seni gülümseten ne varsa düşün, bir iki tane yazmaya başla zaten gerisi geliyor... Sonra da dinlerken en çok keyif aldığın müziği aç ve bir süre gözünü kapa...Kendi kendime psikopatça bir eda ile sırıtarak bitiriyorum şimdi,
o kadar içim sıkılmışken ne hale geldim... Güzel şeyleri anımsamak lazım demek ki... =)
Kim söylemiş beni, Süheyla'ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş ama kim! Elene'yi öptüğümü...
Yüksek kaldırımda güpe gündüz,
Melahat'i almışım da sonra,
Alemdar'a gitmişim öyle miii?
Onu sonra anlatırım,
Fakaaat...
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
Güya Galata'ya dadanmışııız...
Kafaları çekip çekip,
Orada alıyormuşuz soluğu.
Onu da sonra anlatırım...
Ya o Mualla'yı sandala atıııp,
Ruhunda hicranınııı söyletmeee hikaaayesiii...
Geç bunları...dırırı dırırı dırırı dım...
Anammm, babammm geç bunları,
Bir kalemdeee,
Bilirim ben yaptığımııı...
Cuma
Ne Yazıymış...! =)
Sabah sabah telefonum çalıyor kulağımın dibinde, bilmediğim bir numara... sessize alıp arkamı dönüyorum. On beş dakika kadar geçiyor bir daha, bu sefer bilmediğim başka bir numara, tekrar sessize düşürüp uykuma kaldığım yerden devam etmeye çalışıyorum. Ama bir daha... sonra bir daha... Halbuki bugün öğlene kadar uyuma planım vardı benim!! hırrr... Sonunda pes etmiş bir şekilde, sinirli ama sesimi kontrol etmeye çalışaraktan açıyorum telefonu.
-Efendim!?
-Duygu?
-efendim????
Morali her ne olduysa son derece bozuk genç bir hanım telefonda ki, hem numarasının kayıtlı olmamasından, hem de uyku sersemliğimden tanıyamıyorum kim olduğunu...
Fakat o anlamıyor sanırım benim onu tanımadığımı, başlıyor anlatmaya, bende bozuntuya vermiyorum...
-Müsait misin? İşte misin? Sonra arayayım mı?
-Müsaitim müsaitim geç gideceğim bugün şu anda evdeyim hayırdır?
-Canım çok sıkkın, kimi arasam bilemedim, herkes kendi kararını kendin ver diyor halbuki benim bir söze, birşeye ihtiyacım var çıkamadım işin içinden, eğer sende kendi kararını kendin vermelisin demezsen anlatacağım.
Beynim hala sesin kime ait olabileceğini çıkarmaya çalışıyor ama yok... Bir türlü bulamıyorum, bu arada uykum açılmış, yatakta oturup hem dinlemeye hem de saçlarımı toplamaya çalışıyorum, meraklanmadım desem yalan...
Kim olduğunu sorsam, belli telefonda ki beni yakın bulduğu için sıkıntılı bir zamanın da aramış, ayıp olacak...
E sormasam, ne anlattığını dinliyorum ama kafam "kim olabilir" sorusu ile meşgul olduğu için konuya kendimi veremiyorum. Neyse dedim, anlattıkça anımsarım belki diyerek düşünmeyi kesiyorum.
-Peki demicem. Yani söyleyecek birşeyim varsa mutlaka söylerim sen bir başla bakalım, ne oldu...
-Biliyorsun, gerçi aylar oldu görüşemedik ama ben 3 senedir Hakan'la beraberim.
-evet.
( 3 sene..hakan..?? 3 sene...hakan..??...çıkmıyor...)
-İki hafta önce evlenme teklif etti bana.
(Galiba benden bir tepki bekliyor diye düşünüyorum, keşke hatırlayabilsem kim olduğunu en azından tepkimi 40 saniye geç vermezdim...=) )
-Aaa..hadi ya...çok sevindim sen ne dedin?
-Evet dedim tabii kiii ne denebilir ki??
-E süper de bana evleneyim mi diye sormayacaksın heralde?
Gülüyoruz bir süre...
-yok yok...şöyle bir durum var, geçen hafta iş yerinden bir teklif aldım.
iş yerinin yeni sahibi kosovalı, adam şirketin genel merkezinin Türkiye'de değil, Kosova'da olmasını istiyor. Bu yüzden şirketi Kosova'ya taşıyacaklar. Bana da teklif ettiler, orada, burada aldığım maaşın 2 katını alacağım ve terfi edeceğim.
-Harika! sorun nedir?
-Harika değil işte...Hakan ile konuştum, buradan bir yere gitmeyi düşünmediğini ayrıca benimde gitmemi istemediğini söylüyor. Onunla olmak istiyorum ama yapılan teklif de çok güzel, değerlendirmezsem çok pişman olacağım. Bilemiyorum ne yapsam. Sen olsan gider miydin? Kalır mıydın?
-Bir dakika şimdi sen hangisini yapmak istiyorsun?
-Sen olsan gider miydin, kalır mıydın bana onu söyle.?
-Yahu ben öyle sürekli mantık da mantık! giden bir insan değilim. Ama burada söz konusu olan da ben değilim, benim ne yapacağımı geç, senin içine hangisi en çok siniyor onu söyle.
-Nasıl mantık mantık giden biri değilsin? Biliyorum yanlış yönlendirmek istemediğin için, söylediğini yaparsam ve sonu kötü olursa sorumluluk hissedip üzüleceksin diye söylemiyorsun ama benim buna çok ihtiyacım var, bu yüzden aradım söyle hadi!!
(hımm...bu hatun beni tanıyor... bende tanımalıyım çok ayıp olacak...!)
-Peki, bunu sen yap diye söylemiyorum ama bak tamam mı?! Yapsan da, yapmasan da sorumluluk kabul etmiyorum, hatta herhangi bir durumda "ama sen böyle demiştin.." gibi bir cümle asla duymak istemiyorum. Bana kereviz yemiş gibi hissettirme sonra!
-tamam tamam söz hadiiii!
-Ben gitmezdim.
Sessiz kalıyoruz bir süre, o an anlıyorum onun içine iş teklifi daha çok siniyor. "Ne kadar sorumluluk kabul etmiyorum"'u en baştan söylemiş olsam da pişman oluyorum söylediğime ama gerisi geliyor tabii...
-Neden?
-Çünkü seni gerçekten seven ve kaybetmek istemeyen birini bulabilmişsin, üstelik sende onu seviyorsun bu birincisi.
Sana "iyi..git...sen bilirsin.." gibi kelimeler kullanıp , beni ilgilendirmez gibi bir durum yaratmamış. Bence önemli... Seni hayatının bir parçası, kendini de senin hayatının bir parçası olarak görmesi çok önemli bu iki.
Onun da, senin de düzenin, hayatın burada, oraya gitmezsen yeni bir iş bulup 3 kuruş eksik alacaksın belki ama sevdiğin, seni seven herkes yine her zaman yanında olacak. Şimdi alacağın terfiyi 1 sene sonra alırsın yada daha geç ama canın sıkkın olduğu an bir telefonunla atlayıp yanına gelebilecek ihtiyacın olan kişi veya kişiler, mutluluğunu da, mutsuzluğunu da paylaşabileceğin herkes burada, orada yalnız olacaksın, bazen sadece telefon yada saatlerce konuşmak yetmeyebiliyor bu üç.
Kimisine çok basit gelir bu söylediklerim, kabul bazı insanlar nerelere gidiyor, neler yapıyorlar da sıfırdan hayat kuruyorlar ama bu tercih meselesi...
İşin içinde aşk olmasaydı hiç düşünmeden kabul et derdim inan.
Ama dediğim gibi ben hislerimle hareket ederim çoğu zaman, ben gitmezdim çünkü hayatımı geçirebileceğim kadar çok sevdiğim birini bulabilmişken bu kadar sahtelik arasında, bunu bir statü yada fazladan 2 milyar için heba edemem. Ne kariyer, ne alabileceğim 10 tane fazladan kıyafetin çok da bir önemi yok açıkçası.
Alıştığım, gerçekliğine tüm kalbimle inandığım, mutlu ve huzurlu olabildiğim birinin yanında olduktan sonra, "bu ay hangisini ödesem yaa.." diye az biraz fıttırmak daha güzel geliyor bana.
Ha sana yön vermek istemiyorum, kendim için konuşuyorum fakat sessizliğinden anladığım bu iş teklifinin içine daha çok sindiği, yanılıyor muyum diye sormam gerekli mi?
-Yanılmıyorsun...Bu teklif, alacağım terfi, ileride referans olarak bana sağlayacakları süper!... Aşk her zaman bulunur be duygu...
-Sen bilirsin...
-Deme işte sen bilirsin, bulunmaz mı?
-Sanmıyorum... bilmiyorum aman kafamı karıştırdın, her zaman bulunmaz...
-Gitme mi diyorsun?
-Git diyorum.
-Aaa...Neden?
-E çünkü içine sinen o, gitmek istiyorsun, iş gözüne şu anda aşktan daha önemli gözüküyor. Bu durum benim için tam tersi, senin için değil canım.
-yarım saat sonra arayayım mı seni dudi?
-tamamdır, görüşürüz.
diyerek kapatıyorum telefonu, şaşırdım ve hala kim olduğunu bilmiyorum. =) Neyse hazır erken kalkmışken şöyle güzel bir kahvaltı hazırlıyorum kendime, hazırlarken de düşünüyorum.
Sahi gider miydim ben olsam...
Gitmezdim... ve kimbilir kaç kişi "salak" derdi bana... =) hatta şu anda diyor bile olabilirler... Neyse bende salak ama mutlu olurdum çok sorun değil... =)
Pof pof kabarmış fırından yeni çıkardığım puf böreklerim, anneannemin o şeker komasına girene kadar yiyebileceğim çilek reçeli, üstünü baharatlarla süslediğim zeytin tabağım ve bir adet kayısı kıvamında önümde duran yumurtam ile mis gibi bir kahvaltı sofrası hazırladım kendime, kahvaltı bitimi aldım çayımı geçtim camın önüne... Uzun zaman olmuşsa önceden yapmayı çok sevdiğiniz herhangi birşeyi yapmayalı, bu kadarcık şey bile şükür dedirtiyor insana... Çok uzun zamandan sonra evde, apaydınlık bir sabahta kahvaltımı yaptım, sessiz sedasız, acelesiz ve üstüne bir de camın önünde çay keyfi yapıyorum ya, bir de acele ile yarım yamalak kalmayan güzel bi duş alıp kendimi bu güzelim havada ve bu keyifle dışarıya atarsam değmesinler keyfime... oh...
Niye aramadı acaba? diye düşünüp arayan o numarayı ben aramaya yeltendiğim an çaldı telefon.
-Gitmiyorum.
-Ne?
-Gitmiyorum oh bee...
-haydaa..niye ya...ne oldu da kararın değişti?
-seni kapattıktan sonra hakan'ı aradım. beni seviyor musun? dedim. Çok dedi ama kızgındı sesi. Neden gitmemi istemiyorsun veya neden benimle gelmiyorsun? dedim. Çünkü seni çok seviyorum ve seninle evlendiğimizde mutlu olduğumuz her ana ailelerimizde şahit olsun istiyorum, garantisi olmayan bir iş için ne düzenini ne düzenimi bozmak istemiyorum dedi. Birşey söylemedim ona, kapattık telefonu, oturdum biraz düşündüm, annemi aradım senin dediklerini ve hakanın dediklerini anlattım. Resmen sevindi, halbuki aldığım teklifi anlattığım zaman da çok sevinmişti ama hiç içine sinmiyormuş gitmem, sonunda çözüldü. Bende müdürüm ile konuştum, gelmeyeceğimi söyledim. O durumu yönetime bildirecek, herhalde bir kaç aya kadar çıkarım işten ama olsun, dediğin gibi bir kaç elbise eksik alırım.
Sevinsem mi...Üzülsem mi bilemedim bir an, ses çıkaramayışımdan anladı sanırım...
-Ya merak etme sen öyle söyledin diye pat diye verilmiş bi karar değil bu. Sadece net bir karara ve sebebe ihtiyacım vardı. Hem vallahi üzerimden tonlarca yük kalktı, pişman olmayacağım biliyorum ama bu kadar rahatlayacağımı bilmiyordum çok sağol.
-En hayırlısı, en güzeli nasıl olacaksa öyle olsun. Dilerim en doğru kararı vermişsindir ama bir an sevinsem mi, üzülsem mi bilemesem de şu anda sevinmedim desem yalan canım hayırlısı olsun...
-Sağol tatlım benim, kusura bakma hiç hal hatır soramadım kendi derdimden, sen nasılsın, iyi misin? Sevgilin varmış hayırlı olsun, ben umudu kesmiştim senden ama şaşırttın bizi, geçen gün muratla konuştuk senden o da görmüş ilişkisi var durumunu da bi türlü sana rastlayamamış nette, nişan hazırlıkları falan var o kadar koşturmanın arasında arayamıyorum hiç diyip durdu, bir ara buluşalım da öğrenelim diye konuştuk. Nasıl gidiyor? neler yapıyorsun?
( Murat??..Murat?.. hafızamı mı kaybettim ben acaba?!)
-Ya ben aslında aradığından beri birşey soracağım ama ayıp olacak diye çekiniyorum, bozuntuya da vermemeye çalışıyorum fakat sorayım da rahatlayayım, hafızamı kaybetmeye başladığımdan endişe ediyorum artık.
-Sor sor tabii hayırdır?
-Şimdi bu numara bende kayıtlı değil. Çok afedersin ama sesten de çıkartamadım 1 saattir, hakan, murat.. isimleri de tanıyamıyorum, daha doğrusu bu isimlerde tanıdığım 4-5 kişi var. İsmin nedir bir türlü hatırlayamadım gerçekten, kusura bakma.
-Nasıl yani saatlerdir kim olduğumu bilmeden mi dinleyip konuşuyorsun.
Gülmeye başlıyorum sonunda...
-Evet..
Karşı taraftanda bir gülme sesi duyuyorum ve ismini söylüyor, yuh bana... =)=)
Neyse, enteresan ama eğlenceli bir sabahla başladım güne... Biraz olsun yardımcı olabilmiş olmanın rahatlığı ve keyfi ile şekerli, bol köpüklü bir türk kahvesi yaparken kendime, ilerisinde pişman olmayacağı bir karar vermiş olduğunu varsayarak bol bol ve bozulmayacak bir mutluluk diliyorum içimden...
İyi ki söz konusu aşk olduğu zaman mantığı ile hissizce ve düz kararlar alabilen bir insan değilim, o zaman mutlu değil sadece kurallara ve yapılması gerekenlere göre yaşayan biri olurdum sanırım... Pek hoş gelmiyor kulağıma...
Uçlarda yaşamak, dibine kadar sevmek, hissettiğim gibi yaşıyor olmak bazen çok yorucu, yıpratıcı ve üzücü olsa da... Yaptıklarımın ve verdiğim kararların sonunda bazen ödediğim bedeller çok ağır olsa da, iddia ediyorum doğru kararlar verdiğimi gördüğüm zamanlarda hissettiğim mutluluk da paha biçilemez...
Farkında olarak ve hissederek yaşamak başka birşey...
Kendi kararlarını verebilmek, sonunda ödeyeceğin bedeli taşıyabilecek gücün olduğunu bilmek ve her ne olursa olsun yaşamak istiyorum diyerek biraz riske girmeyi göze alabilmek güzel şey...
Bakalım ben böyle burnumun dikine gide gide ne olacağım orası ayrı konu...
Gerçi olabilecekler konusunda anneannemin güzide atasözlerinden faydalanmak isterdim ama umuma açık yerlerde riskli olacağı kanısındayım... =)
Not:
Bu arada sonunda anneannemdeyim, bütün akşam yerden kalk üşüteceksin didişmesi yaptık, kalkmadım tabii ki... =)=)
Seviyorum bu kadını...göbeğini hoplata hoplata, bana "deli kız" diyerek gülmesini... Dayım gitar çalarken kendini ortaya atıp bir anda oynamaya başlamasını... Bir de ben geliyorum diye yaptığı hamurları, sütlaçları... Çok seviyorum pamuğumu!
Bu yazıyı bitirdikten sonra gidip göbeeene de, gıdığına da dalacağım ama dizisi bitsin diye bekliyorum... Oh be ne yazıymış bitiremedim bir türlü, kesiyorum artık yoksa konu konuyu açıyor... =)
Si yuuu.... =)
Kendini seçemiyorsun,bırakıp kaçamıyorsun...
Yazmadığın bir hikayede,uzun ya da kısa vadede,
Az biraz keşfediyorsun...
Öteki olabilmeyi,
Yerine koyabilmeyi,
Geride durabilmeyi öğreniyorsun...
Ne gemiler yaktımmmm...
Ne gemiler yaktımmmmm...
O kadar yandı ki canım sonunda karşıdan baktım,
Ne göreyim, kendime yıldızlardan daha uzaktım...
Bu kızı yeniden büyütmeliyimmmm...
Kor ateşlerde yürütmeliyimmm...
Değirmenler de öğütmeliyimmm...
Farkındayım... Farkındayım...
-Efendim!?
-Duygu?
-efendim????
Morali her ne olduysa son derece bozuk genç bir hanım telefonda ki, hem numarasının kayıtlı olmamasından, hem de uyku sersemliğimden tanıyamıyorum kim olduğunu...
Fakat o anlamıyor sanırım benim onu tanımadığımı, başlıyor anlatmaya, bende bozuntuya vermiyorum...
-Müsait misin? İşte misin? Sonra arayayım mı?
-Müsaitim müsaitim geç gideceğim bugün şu anda evdeyim hayırdır?
-Canım çok sıkkın, kimi arasam bilemedim, herkes kendi kararını kendin ver diyor halbuki benim bir söze, birşeye ihtiyacım var çıkamadım işin içinden, eğer sende kendi kararını kendin vermelisin demezsen anlatacağım.
Beynim hala sesin kime ait olabileceğini çıkarmaya çalışıyor ama yok... Bir türlü bulamıyorum, bu arada uykum açılmış, yatakta oturup hem dinlemeye hem de saçlarımı toplamaya çalışıyorum, meraklanmadım desem yalan...
Kim olduğunu sorsam, belli telefonda ki beni yakın bulduğu için sıkıntılı bir zamanın da aramış, ayıp olacak...
E sormasam, ne anlattığını dinliyorum ama kafam "kim olabilir" sorusu ile meşgul olduğu için konuya kendimi veremiyorum. Neyse dedim, anlattıkça anımsarım belki diyerek düşünmeyi kesiyorum.
-Peki demicem. Yani söyleyecek birşeyim varsa mutlaka söylerim sen bir başla bakalım, ne oldu...
-Biliyorsun, gerçi aylar oldu görüşemedik ama ben 3 senedir Hakan'la beraberim.
-evet.
( 3 sene..hakan..?? 3 sene...hakan..??...çıkmıyor...)
-İki hafta önce evlenme teklif etti bana.
(Galiba benden bir tepki bekliyor diye düşünüyorum, keşke hatırlayabilsem kim olduğunu en azından tepkimi 40 saniye geç vermezdim...=) )
-Aaa..hadi ya...çok sevindim sen ne dedin?
-Evet dedim tabii kiii ne denebilir ki??
-E süper de bana evleneyim mi diye sormayacaksın heralde?
Gülüyoruz bir süre...
-yok yok...şöyle bir durum var, geçen hafta iş yerinden bir teklif aldım.
iş yerinin yeni sahibi kosovalı, adam şirketin genel merkezinin Türkiye'de değil, Kosova'da olmasını istiyor. Bu yüzden şirketi Kosova'ya taşıyacaklar. Bana da teklif ettiler, orada, burada aldığım maaşın 2 katını alacağım ve terfi edeceğim.
-Harika! sorun nedir?
-Harika değil işte...Hakan ile konuştum, buradan bir yere gitmeyi düşünmediğini ayrıca benimde gitmemi istemediğini söylüyor. Onunla olmak istiyorum ama yapılan teklif de çok güzel, değerlendirmezsem çok pişman olacağım. Bilemiyorum ne yapsam. Sen olsan gider miydin? Kalır mıydın?
-Bir dakika şimdi sen hangisini yapmak istiyorsun?
-Sen olsan gider miydin, kalır mıydın bana onu söyle.?
-Yahu ben öyle sürekli mantık da mantık! giden bir insan değilim. Ama burada söz konusu olan da ben değilim, benim ne yapacağımı geç, senin içine hangisi en çok siniyor onu söyle.
-Nasıl mantık mantık giden biri değilsin? Biliyorum yanlış yönlendirmek istemediğin için, söylediğini yaparsam ve sonu kötü olursa sorumluluk hissedip üzüleceksin diye söylemiyorsun ama benim buna çok ihtiyacım var, bu yüzden aradım söyle hadi!!
(hımm...bu hatun beni tanıyor... bende tanımalıyım çok ayıp olacak...!)
-Peki, bunu sen yap diye söylemiyorum ama bak tamam mı?! Yapsan da, yapmasan da sorumluluk kabul etmiyorum, hatta herhangi bir durumda "ama sen böyle demiştin.." gibi bir cümle asla duymak istemiyorum. Bana kereviz yemiş gibi hissettirme sonra!
-tamam tamam söz hadiiii!
-Ben gitmezdim.
Sessiz kalıyoruz bir süre, o an anlıyorum onun içine iş teklifi daha çok siniyor. "Ne kadar sorumluluk kabul etmiyorum"'u en baştan söylemiş olsam da pişman oluyorum söylediğime ama gerisi geliyor tabii...
-Neden?
-Çünkü seni gerçekten seven ve kaybetmek istemeyen birini bulabilmişsin, üstelik sende onu seviyorsun bu birincisi.
Sana "iyi..git...sen bilirsin.." gibi kelimeler kullanıp , beni ilgilendirmez gibi bir durum yaratmamış. Bence önemli... Seni hayatının bir parçası, kendini de senin hayatının bir parçası olarak görmesi çok önemli bu iki.
Onun da, senin de düzenin, hayatın burada, oraya gitmezsen yeni bir iş bulup 3 kuruş eksik alacaksın belki ama sevdiğin, seni seven herkes yine her zaman yanında olacak. Şimdi alacağın terfiyi 1 sene sonra alırsın yada daha geç ama canın sıkkın olduğu an bir telefonunla atlayıp yanına gelebilecek ihtiyacın olan kişi veya kişiler, mutluluğunu da, mutsuzluğunu da paylaşabileceğin herkes burada, orada yalnız olacaksın, bazen sadece telefon yada saatlerce konuşmak yetmeyebiliyor bu üç.
Kimisine çok basit gelir bu söylediklerim, kabul bazı insanlar nerelere gidiyor, neler yapıyorlar da sıfırdan hayat kuruyorlar ama bu tercih meselesi...
İşin içinde aşk olmasaydı hiç düşünmeden kabul et derdim inan.
Ama dediğim gibi ben hislerimle hareket ederim çoğu zaman, ben gitmezdim çünkü hayatımı geçirebileceğim kadar çok sevdiğim birini bulabilmişken bu kadar sahtelik arasında, bunu bir statü yada fazladan 2 milyar için heba edemem. Ne kariyer, ne alabileceğim 10 tane fazladan kıyafetin çok da bir önemi yok açıkçası.
Alıştığım, gerçekliğine tüm kalbimle inandığım, mutlu ve huzurlu olabildiğim birinin yanında olduktan sonra, "bu ay hangisini ödesem yaa.." diye az biraz fıttırmak daha güzel geliyor bana.
Ha sana yön vermek istemiyorum, kendim için konuşuyorum fakat sessizliğinden anladığım bu iş teklifinin içine daha çok sindiği, yanılıyor muyum diye sormam gerekli mi?
-Yanılmıyorsun...Bu teklif, alacağım terfi, ileride referans olarak bana sağlayacakları süper!... Aşk her zaman bulunur be duygu...
-Sen bilirsin...
-Deme işte sen bilirsin, bulunmaz mı?
-Sanmıyorum... bilmiyorum aman kafamı karıştırdın, her zaman bulunmaz...
-Gitme mi diyorsun?
-Git diyorum.
-Aaa...Neden?
-E çünkü içine sinen o, gitmek istiyorsun, iş gözüne şu anda aşktan daha önemli gözüküyor. Bu durum benim için tam tersi, senin için değil canım.
-yarım saat sonra arayayım mı seni dudi?
-tamamdır, görüşürüz.
diyerek kapatıyorum telefonu, şaşırdım ve hala kim olduğunu bilmiyorum. =) Neyse hazır erken kalkmışken şöyle güzel bir kahvaltı hazırlıyorum kendime, hazırlarken de düşünüyorum.
Sahi gider miydim ben olsam...
Gitmezdim... ve kimbilir kaç kişi "salak" derdi bana... =) hatta şu anda diyor bile olabilirler... Neyse bende salak ama mutlu olurdum çok sorun değil... =)
Pof pof kabarmış fırından yeni çıkardığım puf böreklerim, anneannemin o şeker komasına girene kadar yiyebileceğim çilek reçeli, üstünü baharatlarla süslediğim zeytin tabağım ve bir adet kayısı kıvamında önümde duran yumurtam ile mis gibi bir kahvaltı sofrası hazırladım kendime, kahvaltı bitimi aldım çayımı geçtim camın önüne... Uzun zaman olmuşsa önceden yapmayı çok sevdiğiniz herhangi birşeyi yapmayalı, bu kadarcık şey bile şükür dedirtiyor insana... Çok uzun zamandan sonra evde, apaydınlık bir sabahta kahvaltımı yaptım, sessiz sedasız, acelesiz ve üstüne bir de camın önünde çay keyfi yapıyorum ya, bir de acele ile yarım yamalak kalmayan güzel bi duş alıp kendimi bu güzelim havada ve bu keyifle dışarıya atarsam değmesinler keyfime... oh...
Niye aramadı acaba? diye düşünüp arayan o numarayı ben aramaya yeltendiğim an çaldı telefon.
-Gitmiyorum.
-Ne?
-Gitmiyorum oh bee...
-haydaa..niye ya...ne oldu da kararın değişti?
-seni kapattıktan sonra hakan'ı aradım. beni seviyor musun? dedim. Çok dedi ama kızgındı sesi. Neden gitmemi istemiyorsun veya neden benimle gelmiyorsun? dedim. Çünkü seni çok seviyorum ve seninle evlendiğimizde mutlu olduğumuz her ana ailelerimizde şahit olsun istiyorum, garantisi olmayan bir iş için ne düzenini ne düzenimi bozmak istemiyorum dedi. Birşey söylemedim ona, kapattık telefonu, oturdum biraz düşündüm, annemi aradım senin dediklerini ve hakanın dediklerini anlattım. Resmen sevindi, halbuki aldığım teklifi anlattığım zaman da çok sevinmişti ama hiç içine sinmiyormuş gitmem, sonunda çözüldü. Bende müdürüm ile konuştum, gelmeyeceğimi söyledim. O durumu yönetime bildirecek, herhalde bir kaç aya kadar çıkarım işten ama olsun, dediğin gibi bir kaç elbise eksik alırım.
Sevinsem mi...Üzülsem mi bilemedim bir an, ses çıkaramayışımdan anladı sanırım...
-Ya merak etme sen öyle söyledin diye pat diye verilmiş bi karar değil bu. Sadece net bir karara ve sebebe ihtiyacım vardı. Hem vallahi üzerimden tonlarca yük kalktı, pişman olmayacağım biliyorum ama bu kadar rahatlayacağımı bilmiyordum çok sağol.
-En hayırlısı, en güzeli nasıl olacaksa öyle olsun. Dilerim en doğru kararı vermişsindir ama bir an sevinsem mi, üzülsem mi bilemesem de şu anda sevinmedim desem yalan canım hayırlısı olsun...
-Sağol tatlım benim, kusura bakma hiç hal hatır soramadım kendi derdimden, sen nasılsın, iyi misin? Sevgilin varmış hayırlı olsun, ben umudu kesmiştim senden ama şaşırttın bizi, geçen gün muratla konuştuk senden o da görmüş ilişkisi var durumunu da bi türlü sana rastlayamamış nette, nişan hazırlıkları falan var o kadar koşturmanın arasında arayamıyorum hiç diyip durdu, bir ara buluşalım da öğrenelim diye konuştuk. Nasıl gidiyor? neler yapıyorsun?
( Murat??..Murat?.. hafızamı mı kaybettim ben acaba?!)
-Ya ben aslında aradığından beri birşey soracağım ama ayıp olacak diye çekiniyorum, bozuntuya da vermemeye çalışıyorum fakat sorayım da rahatlayayım, hafızamı kaybetmeye başladığımdan endişe ediyorum artık.
-Sor sor tabii hayırdır?
-Şimdi bu numara bende kayıtlı değil. Çok afedersin ama sesten de çıkartamadım 1 saattir, hakan, murat.. isimleri de tanıyamıyorum, daha doğrusu bu isimlerde tanıdığım 4-5 kişi var. İsmin nedir bir türlü hatırlayamadım gerçekten, kusura bakma.
-Nasıl yani saatlerdir kim olduğumu bilmeden mi dinleyip konuşuyorsun.
Gülmeye başlıyorum sonunda...
-Evet..
Karşı taraftanda bir gülme sesi duyuyorum ve ismini söylüyor, yuh bana... =)=)
Neyse, enteresan ama eğlenceli bir sabahla başladım güne... Biraz olsun yardımcı olabilmiş olmanın rahatlığı ve keyfi ile şekerli, bol köpüklü bir türk kahvesi yaparken kendime, ilerisinde pişman olmayacağı bir karar vermiş olduğunu varsayarak bol bol ve bozulmayacak bir mutluluk diliyorum içimden...
İyi ki söz konusu aşk olduğu zaman mantığı ile hissizce ve düz kararlar alabilen bir insan değilim, o zaman mutlu değil sadece kurallara ve yapılması gerekenlere göre yaşayan biri olurdum sanırım... Pek hoş gelmiyor kulağıma...
Uçlarda yaşamak, dibine kadar sevmek, hissettiğim gibi yaşıyor olmak bazen çok yorucu, yıpratıcı ve üzücü olsa da... Yaptıklarımın ve verdiğim kararların sonunda bazen ödediğim bedeller çok ağır olsa da, iddia ediyorum doğru kararlar verdiğimi gördüğüm zamanlarda hissettiğim mutluluk da paha biçilemez...
Farkında olarak ve hissederek yaşamak başka birşey...
Kendi kararlarını verebilmek, sonunda ödeyeceğin bedeli taşıyabilecek gücün olduğunu bilmek ve her ne olursa olsun yaşamak istiyorum diyerek biraz riske girmeyi göze alabilmek güzel şey...
Bakalım ben böyle burnumun dikine gide gide ne olacağım orası ayrı konu...
Gerçi olabilecekler konusunda anneannemin güzide atasözlerinden faydalanmak isterdim ama umuma açık yerlerde riskli olacağı kanısındayım... =)
Not:
Bu arada sonunda anneannemdeyim, bütün akşam yerden kalk üşüteceksin didişmesi yaptık, kalkmadım tabii ki... =)=)
Seviyorum bu kadını...göbeğini hoplata hoplata, bana "deli kız" diyerek gülmesini... Dayım gitar çalarken kendini ortaya atıp bir anda oynamaya başlamasını... Bir de ben geliyorum diye yaptığı hamurları, sütlaçları... Çok seviyorum pamuğumu!
Bu yazıyı bitirdikten sonra gidip göbeeene de, gıdığına da dalacağım ama dizisi bitsin diye bekliyorum... Oh be ne yazıymış bitiremedim bir türlü, kesiyorum artık yoksa konu konuyu açıyor... =)
Si yuuu.... =)
Kendini seçemiyorsun,bırakıp kaçamıyorsun...
Yazmadığın bir hikayede,uzun ya da kısa vadede,
Az biraz keşfediyorsun...
Öteki olabilmeyi,
Yerine koyabilmeyi,
Geride durabilmeyi öğreniyorsun...
Ne gemiler yaktımmmm...
Ne gemiler yaktımmmmm...
O kadar yandı ki canım sonunda karşıdan baktım,
Ne göreyim, kendime yıldızlardan daha uzaktım...
Bu kızı yeniden büyütmeliyimmmm...
Kor ateşlerde yürütmeliyimmm...
Değirmenler de öğütmeliyimmm...
Farkındayım... Farkındayım...
Biraz
Odamda yerde yatıyorum. Bugünlerde gözüme nereyi kestirsem oraya yatıveriyorum.
Yere yatınca iyi geliyor bana, neden bilmiyorum. Çocukken masanın altına saklanarak oynamanın eğlencesi gibi bir şey belki de aradığım...
Belki de anneannemi arıyorum yeniden, hani o etrafımda pervane olan, ortadan iki dakika kaybolsam tırım tırım beni arayan, bulunca etrafından ayrılmayayım diye üzerinde sarı "hobby" yazan, mor paketli, hayatımın en güzel çikolatasını elime tutuşturan, mavişim, boncuğum diye sevmeleriyle onsuz yapamadığım, bensiz yapamayan, Anadolu yakasına taşınana dek yanından bir dakika ayrılmadığım, elleri hamur kokan o anneanemi ve onunla geçen o 10 seneyi arıyorum...
Karnım ağrır, üşütürüm diye yerden yuvarlaya yuvarlaya yada çikolatalarla kaldırırdı beni. Gidip bir süre anneannemde kalsam iyi olacak sanırım, özledim... Halının ortasına serilirim, o söylenir, ben gülerim, sonra yastık atar kafama falan...Güzel günler oluyor...
Neyse yere yattım yine. Kitap okuyordum. Yan dönmüştüm ve elimde ki kitabın o sayfasını neden ve ne zaman kıvırdığımı düşünüyordum. Belki bir yazıma konu olsun diye kullanmak için kıvırmıştım. Belki sadece çok sevmiştim...
Ben odanın halısının üzerinde elimde kitap bir o yana, bir bu yana dönerek bunları düşünürken içimde bi sıkıntı... Sebep... sebep... Bu sefer sebep düşünüyorum... Biriyle tartıştım mı son zamanlarda? Tartışma değilde, restleştim... Ama yok buna sıkılmıyorum, hatta umurumda bile değil sanırım. Sinirimi bozmam gereken o kadar çok şey varken... E peki birşey mi unuttum?... Ha evet, saat sabahın 4'ü olurken "sevgilim!" ile bugün, bu saate kadar -ki tahmini şu sıralar yirmi altı saat olmak üzere, hiç konuşmadığımızı farkediyorum yeniden...Halbuki bu sefer kızmıcam, üzülmücem, kafama takmıcam, başka şeylerle oyalan, düşünme diyerek şu saate kadar bir nebze olsun kendi kendimi idare edebilen bendim... Ama kalabalıkken bile yalnız hissetmek fena şey, sinir yapıyor bünyede, kırgınlık yaratıyor... Daha pek çok semptom mevcut...
İlişkilerde taktik, oyun, kaç kovalan durumlarına şiddetle karşı olup herşeyi "insan!" gibi doğal akışında ve tamamen "içinden nasıl geliyorsa öyle yaşa..." mantığına uygun yaşamaya çalışıp, bu fikri sonuna kadar doğru bulurken, şimdi aklıma gelenler...
İçimdeki o diğer hatundan bazen korkuyorum, neler neler soktu aklıma..!!
Tabii ki ben yine doğru bildiğimden şaşmayacağım, o zaman ben olamam ayrıca içimdeki yazarı tetikleyen bu hüzünden hoşlanıyorum...
Ağlayan bir kadın resmi yaptım yazıya başlamadan önce,
suskun kalıyorum ya kırgınlığıma rağmen, bir resim, bir yazı,
sonra ne yaparım bilmiyorum, kesmiyor...
Ama kadının neden ağladığını bulamadım...
Normalde kara kalem de yaptığım insan portlerini beğenmezken ilk defa bunu sevdim, belki hiç kurgulamadan, elimdeki kalem beni ne yöne götürdüyse hiç itiraz etmeden ona uymamdandır, çoğu zaman kontrolcü olmaya çalışıyorum yazıda da, resimde de, vazgeçsem iyi olacak... Herneyse, ne güzel dedi bugün Günseli Kato, biraz mazoşistlik sanatçı ruhu taşıyan herkeste vardır diye... Sanırım doğru...
Diğer "duygu"yu ve söylediklerini pek onaylamasam bile hissettiklerinin sadece sevgisinden gelen bir çözüm arayışı olduğunu biliyorum, değerli olduğunu hissetmek güzel şeydir... Hissetmek istiyorum... Çünkü birşeyi, misal öğrenme isteğini, sevgini, verdiğin değeri sözcüklerle ifade ederken davranışlarınla da desteklemiyorsan o sadece laftan ibarettir...
Çok yoruluyorum bazen... Abartıyor olabilirim hatta iki kelime güzel söz duyduğum zaman "nasıl düşündüm bunca şey de kendi kendimi yedim o kadar." diyerek bunları yazdığım için kendime kızıyor da olabilirim ama... neyse hep bir ama işte...
Herşeyden biraz kalır diyor birileri,
Kavanozda biraz kahve,
Kutuda biraz ekmek..
İnsanda biraz acı...
Resimde ağlattığım o kadının başından kalktım, kendime bu yazıyı yazdım.
Nasılsa herşeyden "biraz" kalacak sonunda...
Yere yatınca iyi geliyor bana, neden bilmiyorum. Çocukken masanın altına saklanarak oynamanın eğlencesi gibi bir şey belki de aradığım...
Belki de anneannemi arıyorum yeniden, hani o etrafımda pervane olan, ortadan iki dakika kaybolsam tırım tırım beni arayan, bulunca etrafından ayrılmayayım diye üzerinde sarı "hobby" yazan, mor paketli, hayatımın en güzel çikolatasını elime tutuşturan, mavişim, boncuğum diye sevmeleriyle onsuz yapamadığım, bensiz yapamayan, Anadolu yakasına taşınana dek yanından bir dakika ayrılmadığım, elleri hamur kokan o anneanemi ve onunla geçen o 10 seneyi arıyorum...
Karnım ağrır, üşütürüm diye yerden yuvarlaya yuvarlaya yada çikolatalarla kaldırırdı beni. Gidip bir süre anneannemde kalsam iyi olacak sanırım, özledim... Halının ortasına serilirim, o söylenir, ben gülerim, sonra yastık atar kafama falan...Güzel günler oluyor...
Neyse yere yattım yine. Kitap okuyordum. Yan dönmüştüm ve elimde ki kitabın o sayfasını neden ve ne zaman kıvırdığımı düşünüyordum. Belki bir yazıma konu olsun diye kullanmak için kıvırmıştım. Belki sadece çok sevmiştim...
Ben odanın halısının üzerinde elimde kitap bir o yana, bir bu yana dönerek bunları düşünürken içimde bi sıkıntı... Sebep... sebep... Bu sefer sebep düşünüyorum... Biriyle tartıştım mı son zamanlarda? Tartışma değilde, restleştim... Ama yok buna sıkılmıyorum, hatta umurumda bile değil sanırım. Sinirimi bozmam gereken o kadar çok şey varken... E peki birşey mi unuttum?... Ha evet, saat sabahın 4'ü olurken "sevgilim!" ile bugün, bu saate kadar -ki tahmini şu sıralar yirmi altı saat olmak üzere, hiç konuşmadığımızı farkediyorum yeniden...Halbuki bu sefer kızmıcam, üzülmücem, kafama takmıcam, başka şeylerle oyalan, düşünme diyerek şu saate kadar bir nebze olsun kendi kendimi idare edebilen bendim... Ama kalabalıkken bile yalnız hissetmek fena şey, sinir yapıyor bünyede, kırgınlık yaratıyor... Daha pek çok semptom mevcut...
İlişkilerde taktik, oyun, kaç kovalan durumlarına şiddetle karşı olup herşeyi "insan!" gibi doğal akışında ve tamamen "içinden nasıl geliyorsa öyle yaşa..." mantığına uygun yaşamaya çalışıp, bu fikri sonuna kadar doğru bulurken, şimdi aklıma gelenler...
İçimdeki o diğer hatundan bazen korkuyorum, neler neler soktu aklıma..!!
Tabii ki ben yine doğru bildiğimden şaşmayacağım, o zaman ben olamam ayrıca içimdeki yazarı tetikleyen bu hüzünden hoşlanıyorum...
Ağlayan bir kadın resmi yaptım yazıya başlamadan önce,
suskun kalıyorum ya kırgınlığıma rağmen, bir resim, bir yazı,
sonra ne yaparım bilmiyorum, kesmiyor...
Ama kadının neden ağladığını bulamadım...
Normalde kara kalem de yaptığım insan portlerini beğenmezken ilk defa bunu sevdim, belki hiç kurgulamadan, elimdeki kalem beni ne yöne götürdüyse hiç itiraz etmeden ona uymamdandır, çoğu zaman kontrolcü olmaya çalışıyorum yazıda da, resimde de, vazgeçsem iyi olacak... Herneyse, ne güzel dedi bugün Günseli Kato, biraz mazoşistlik sanatçı ruhu taşıyan herkeste vardır diye... Sanırım doğru...
Diğer "duygu"yu ve söylediklerini pek onaylamasam bile hissettiklerinin sadece sevgisinden gelen bir çözüm arayışı olduğunu biliyorum, değerli olduğunu hissetmek güzel şeydir... Hissetmek istiyorum... Çünkü birşeyi, misal öğrenme isteğini, sevgini, verdiğin değeri sözcüklerle ifade ederken davranışlarınla da desteklemiyorsan o sadece laftan ibarettir...
Çok yoruluyorum bazen... Abartıyor olabilirim hatta iki kelime güzel söz duyduğum zaman "nasıl düşündüm bunca şey de kendi kendimi yedim o kadar." diyerek bunları yazdığım için kendime kızıyor da olabilirim ama... neyse hep bir ama işte...
Herşeyden biraz kalır diyor birileri,
Kavanozda biraz kahve,
Kutuda biraz ekmek..
İnsanda biraz acı...
Resimde ağlattığım o kadının başından kalktım, kendime bu yazıyı yazdım.
Nasılsa herşeyden "biraz" kalacak sonunda...
Çarşamba
Ferhat ve Külünk
Ferhat ile Şirin'in o efsane aşkını okumuştum bundan yıllar önce... Herkes gibi "vay beee aşka bak!!" dememem neden kaynaklanıyor bilmiyorum, belki illa farklı açılardan da bakılabilir düşüncemden ve denediğimde başka şeyler görüyor olmamdan olabilir ama bana pek öyle aşklarından ölmüşler gibi gözükmedi...ilginç... =)
Halbuki yüzyıllardır o anlatılan üç beş tane hikaye ile şu anki halini almış o aşk denen şey. Yönetmenler, yazarlar, filozoflar -ki şu sıralar herkes filozof o da enteresan bir konu ama hep bu birkaç hikayeden ilham alarak sanatlarına ve topluma yön vermişler bunca zaman...
Ferhat ile Şirin'in hikayesi şöyle, bakalım sen nasıl düşüneceksin?
Ferhat, Şirin'e aşık olmuştu. Şirin'in ablası Amasya Sultanı Mehmene Banu'ydu. Ferhat'a aşık olmuştu sultan ama Ferhat'ın gözü Şirin'den başkasını görmüyordu. Bu aşkın büyüklüğünü farkeden Mehmene Banu, Ferhat'ın Şirin'le evlenmesine mani olmak için ona insanlık tarihinin en zor işlerinden birini verdi.
-"Eğer kız kardeşimle evlenmek istiyorsan, Şahin kayasını del, şehre su getir, Şirin senin olsun." dedi.
Bunun üzerine Şirin hastalandı,yatağa düştü; çünkü o dağı delmek imkansızdı. Ferhat soru sormadı. Tereddüt etmedi.
-"Tamam kabul ediyorum." dedi ve zaman kaybetmeden dağın yamacına gitti.
İnşaattan, tünelden, kazmadan, kürekten hiçbir şeyden anlamıyordu Ferhat. Eline bir külünk aldı ve dağı delmeye başladı. Gece gündüz hiç ara vermeden çalıştı. Aylar geçti ve Ferhat'ın son darbesiyle dağ delindi, büyük bir gürültüyle beklenen su geldi. Su sesi şehirden duyulunca Mehmene Banu bütün planının alt üst olduğunu anladı ve bir büyücü gönderdi Ferhat'a.
-"Şirin öldü Ferhat, sen hala dağla, bayırla uğraşmaktasın! Sana onun helvasını getirdim." dedi büyücü ve elindeki mendili Ferhat'a uzattı.
Bu haberle beraber Ferhat şuurunu kaybetti ve elindeki külüngü havaya savurdu. Külünk yere düşmek yerine Ferhat'ın kafasına düştü, kanlar içinde yere yığılan Ferhat oracıkta Şirin'e kavuşamadan can verdi. Büyücü saraya geri döndü ve olan biteni Şirin'e anlattı. Şirin Ferhat'a koştu, onun cansız bedenini yerde görünce o da kendini kayalıklardan aşağı bırakarak canına kıydı.
Bu ve bu tarz hikayelerde bütün kahramanlar eninde sonunda ölür ve efsane olurlar. Peki bir aşk'ın "aşk" olabilmesi için illa ölmek mi gerekiyor acaba??
Her defasında kahramanlar bir şekilde ölüyor veya intihar ediyorlar, biz de buna aşk diyoruz... Allah allah...
Halbuki bir insanın intihar etmesi ile cinayet işlemesi aynı şey değil midir?
Kavuşunca, evlenince aşk ölüyor... Kavuşamayınca sen ölüyorsun...
Algılama sistemim bunu inatla reddediyor.
Kavuşunca da, evlenince de nasıl olsa benim diyerek kendini salan, o sevgili halinden eser kalmayan insanlar, birbirlerine sahip olduklarından emin oldukları zaman da da yine sevgili oldukları günlerde ki gibi davransalar, incitmemek için çaba sarf etseler, alttan alsalar, sadece kendilerine olan saygılarından bile bakımlarına, temizliğine, görünüşlerine dikkat etseler, birbirlerinin alanlarına ve özgürlüklerine aşırı derecede "hiç" demiyorum, uyum sağlamak diye birşey var ama aşırı derecede birbirlerine müdahale ederek bıkar noktaya gelene kadar uğraşmasalar biter mi o aşk sence?
Yani aralarında ki aşkı öldüren de yine insanlar!
İlla gebermen gerekmiyor yani...
Neyse yine de Mecnun acayipliğinden iyidir...
En azından Ferhat'ın aşkı bir işe yaramış da köyüne su getirebilmiş onlarca insanında kahramanı olmuştur. =)
Ay ne uyuzuuum...
Ama değilim bak normal düşün, aşık ol, sev, dibine kadar yaşa, kavuş, ömür boyu beraber ol falan falan... Ama aşk dediğin şey öldürmüyor arkadaş yanlış biliyorlar, sen aşık olmaktan korkma, vazgeçme de...
Dünya başka türlü döner mi canım..aa..
Halbuki yüzyıllardır o anlatılan üç beş tane hikaye ile şu anki halini almış o aşk denen şey. Yönetmenler, yazarlar, filozoflar -ki şu sıralar herkes filozof o da enteresan bir konu ama hep bu birkaç hikayeden ilham alarak sanatlarına ve topluma yön vermişler bunca zaman...
Ferhat ile Şirin'in hikayesi şöyle, bakalım sen nasıl düşüneceksin?
Ferhat, Şirin'e aşık olmuştu. Şirin'in ablası Amasya Sultanı Mehmene Banu'ydu. Ferhat'a aşık olmuştu sultan ama Ferhat'ın gözü Şirin'den başkasını görmüyordu. Bu aşkın büyüklüğünü farkeden Mehmene Banu, Ferhat'ın Şirin'le evlenmesine mani olmak için ona insanlık tarihinin en zor işlerinden birini verdi.
-"Eğer kız kardeşimle evlenmek istiyorsan, Şahin kayasını del, şehre su getir, Şirin senin olsun." dedi.
Bunun üzerine Şirin hastalandı,yatağa düştü; çünkü o dağı delmek imkansızdı. Ferhat soru sormadı. Tereddüt etmedi.
-"Tamam kabul ediyorum." dedi ve zaman kaybetmeden dağın yamacına gitti.
İnşaattan, tünelden, kazmadan, kürekten hiçbir şeyden anlamıyordu Ferhat. Eline bir külünk aldı ve dağı delmeye başladı. Gece gündüz hiç ara vermeden çalıştı. Aylar geçti ve Ferhat'ın son darbesiyle dağ delindi, büyük bir gürültüyle beklenen su geldi. Su sesi şehirden duyulunca Mehmene Banu bütün planının alt üst olduğunu anladı ve bir büyücü gönderdi Ferhat'a.
-"Şirin öldü Ferhat, sen hala dağla, bayırla uğraşmaktasın! Sana onun helvasını getirdim." dedi büyücü ve elindeki mendili Ferhat'a uzattı.
Bu haberle beraber Ferhat şuurunu kaybetti ve elindeki külüngü havaya savurdu. Külünk yere düşmek yerine Ferhat'ın kafasına düştü, kanlar içinde yere yığılan Ferhat oracıkta Şirin'e kavuşamadan can verdi. Büyücü saraya geri döndü ve olan biteni Şirin'e anlattı. Şirin Ferhat'a koştu, onun cansız bedenini yerde görünce o da kendini kayalıklardan aşağı bırakarak canına kıydı.
Bu ve bu tarz hikayelerde bütün kahramanlar eninde sonunda ölür ve efsane olurlar. Peki bir aşk'ın "aşk" olabilmesi için illa ölmek mi gerekiyor acaba??
Her defasında kahramanlar bir şekilde ölüyor veya intihar ediyorlar, biz de buna aşk diyoruz... Allah allah...
Halbuki bir insanın intihar etmesi ile cinayet işlemesi aynı şey değil midir?
Kavuşunca, evlenince aşk ölüyor... Kavuşamayınca sen ölüyorsun...
Algılama sistemim bunu inatla reddediyor.
Kavuşunca da, evlenince de nasıl olsa benim diyerek kendini salan, o sevgili halinden eser kalmayan insanlar, birbirlerine sahip olduklarından emin oldukları zaman da da yine sevgili oldukları günlerde ki gibi davransalar, incitmemek için çaba sarf etseler, alttan alsalar, sadece kendilerine olan saygılarından bile bakımlarına, temizliğine, görünüşlerine dikkat etseler, birbirlerinin alanlarına ve özgürlüklerine aşırı derecede "hiç" demiyorum, uyum sağlamak diye birşey var ama aşırı derecede birbirlerine müdahale ederek bıkar noktaya gelene kadar uğraşmasalar biter mi o aşk sence?
Yani aralarında ki aşkı öldüren de yine insanlar!
İlla gebermen gerekmiyor yani...
Neyse yine de Mecnun acayipliğinden iyidir...
En azından Ferhat'ın aşkı bir işe yaramış da köyüne su getirebilmiş onlarca insanında kahramanı olmuştur. =)
Ay ne uyuzuuum...
Ama değilim bak normal düşün, aşık ol, sev, dibine kadar yaşa, kavuş, ömür boyu beraber ol falan falan... Ama aşk dediğin şey öldürmüyor arkadaş yanlış biliyorlar, sen aşık olmaktan korkma, vazgeçme de...
Dünya başka türlü döner mi canım..aa..
Pazar
(=...Yıldız Tozu...=)
13.02.2009' da "Kördüğüm" başlıklı yazdığım yazıda, bir gün sevgililer gününü hakeden biriyle ve hakkıyla kutlayacağımı söylemiştim ya... Sözümü tuttum =)...
Hem ben zaten aşktan ümidimi hiç kesmemiştim ki... =)
Sadece duruyordum, bekliyor, izliyor, eliyor, değer mi tüm yaşanacak sıkıntılara diye düşünüyordum... Değermiş...
Daha bir sıkıntım yok çok şükür fakat birşeyleri ilk kez biriyle paylaşmanın en güzel yanı bunun ona değer olduğunu bilmekmiş... Bundan sonrasında da herşeye değer... Nazar değdirmekten çok korkuyorum, çok uzun süre, tahmini 2 sene, çok mutsuzdum ama şimdi sanki 2 sene öncesinde de mutluluk nedir hiç bilmemişim, yaşamamışım gibi sanki... Okurken maşallah demeyenin kafasını kargalar bık bıklasın..! Bak çok korkunç oluyor, maşallah de!
Neyse, ben anlatayım da, sen demiyorsan her sabah 6 civarı camımın önünde yırtınırcasına gak gak'layan kargalarla başın dertte bilesin.! Nerde kalmıştık...hı...
Ben ve sen değil "biz" diyebilmek başka şey... "Biz"i hissedebilmek, "biz" olduğunu bilmek hakikaten başka şey... Bana 3 gün önce bir telefon konuşmasında, "hallederiz hayatım sıkma canını" diyerek bunu yürekten hissettiren, bu gece ise artık sadece hissetmekle kalmayıp tamamen emin olmamı sağlayan o sevgiliye demek istediklerim, içimdekiler, taşanlar, korkularım o kadar çok ki, teşekkür etsem yeter mi?
Çok seviyorum seni çapkın çilek...!
Bir daha yaşayamayacağım şeyler olduğunu düşünürken, aslında hiçbirşey yaşamamış olduğunu görebilmekde bir o kadar enteresan. Herkes yaşadığı acıları en büyük sanıyor, geçmicek sanıyor da zaman baba ne güzel örtüveriyor üstünü dimi? =) İnsanın kendine acımasız olmasıyla kendine çok acıması arasında hiçbir fark olmadığını fark ettiriyor pek çok kez...! Kendime acımaktan yada başkalarının bana acımasından nefret ediyorum derken, kendime ne kadar acımasızca davrandıysam bir o kadar da acıyormuşum aslında, durum bundan ibaret...
Halbuki kendi içime bakmaktan dünyaya bakamıyormuşum...Bunları, onu dinlemeye başladıktan sonra keşfettim. Oysa başkalarının acısıyla da öğreniyormuş insan hayatı ve öğrenmenin sonu hiç yokmuş... Kararlar almanın, kararlar uygulamanın, kaçmanın, bahane bulmanın... Sevmenin... =)
Kendini ve hayatı ancak başkalarının acılarına bakabildiğinde anlayabiliyorsun ve galiba en çok o zamanlar hem kendinle tanışıyor hem karşındakini tanıyorsun...
En azından şimdilik bulduğum budur. Yine de geniş zamanlı bir cümle olmasın isterim... Zira hatalarımdan edindiğim tecrübeler kesin yargılara varmamak gerektiğini de söylüyor...
Tek bildiğim fazlasında gözüm olmadığı, en fazla bu kadar olsa da yeter, mutluluğumu geçtim de, huzurluyum işte, nasıl anlatılır bilmiyorum ki, iyiyim yani anla sen...
Ya aldatırsa? Ya öyle yaparsa? Ya böyle olursa? diyerek mideme sancılar saplanmasına sebep olmayan biri var hayatımda...
Eskilerini, gidenlerini, geçmişini kafama takıp, kurcalamadığım, hatta makarasını bile yapabildiğim, benden birşey saklamayan, ne varsa yada ne olduysa pat diye anlatan, şu anda yanımdaysa "istediği" için yanımda olduğunu bildiğimden gönül rahatlığı ile hareket edebildiğim. Değiştirmek, kendi isteklerim doğrultusunda başka birine dönüştürmek istemediğim, her haliyle "olur" diye kabul ettiğim. Beni olduğum gibi kabul eden, sohbet edebildiğim ve en önemlisi yanında inanılmaz eğlenip, gülebildiğim, benimle gülebilen, ona ilk yazımı yazdığımda da dediğim gibi kıyıda köşede kalmış kadar tertemiz bir insan evladı var yanımda elimi tutan...
Mutluluk dediğin şey bakış açısıyla alakalı, yetinmeyi bilmezsen mutlu da olamazsın...Talepler talepler talepler, sonu yok istemenin... Ben vazgeçtim hayal edip hayal kırıklıkları yaşamaktan, talep edip siparişle iş yaptırtmaktan, bekleyip de bulamamaktan... Ummaktan ve sonra başka şeyler bulmaktan... Kıskançlıklarla hayatı hem kendime, hem ona zehir etmekten...İşte bu yüzden hayal etmiyorum, ummuyorum, talep etmiyorum, beklemiyorum, kıskanmıyor muyum? kıskanıyorum ama dozunda, eğlenceli, hani huzursuzluk yaratacak kadar değil... E Ummadığım ve beklemediğim zaman da gelen birşey olduğunda da deli gibi mutlu oluyorum bu kadar...
Anlayacağın sadece seviyorum...
Daha ne olsun...
Korkularım çok kabul ama biliyorum kendimi, durulmam.. dinmem.. eserim gürlerim hep ben... severim… en şeffaf tepsilerde sunarım sana sevilmekten anladığın her ne varsa.. adam akıllı; yüz göz olmadan geçmişinle, bir kadının kıskanması gerekenden belki birazcık fazla kıskanabilirim...günün birinde gitmek istersen, kapıyı sana kendim açabilirim... canımın acısından ölürüm de, gitme diyemem, gideni döndüremem hatta gururumdan sebep bile soramam ya...tuhaf biriyim belki, nasıl adlandırırsan.. yine de anlamakta zorlanacağına, ama anladığın kadarına aşık olacağına, sevildiğimi bildiğim andan itibaren her ne olursa olsun asla yan çizmeyeceğime garanti verebilirim… İşte bu yüzden iyi ki aşk var dünyada... İyi ki...
Herşeyi göze alarak dibine kadar sevebilme cesaretini yeniden bulabilmek güzel şey...
Eğer bir sevdiğiniz varsa Allah mutluluk içinde ayırmasın sizi, bizi de =)...
Bir de yıldız tozu serpiyorum üzerinize, dilediğinizden daha güzel olsun herşey diye...Sevmeyi bildiğiniz, sevebildiğiniz her gün de kutlu olsun işte...! =)
mUcuk... =)
Gönül bu kimi seveceğini bileydi onca yanar mıydı?
Eğer aklı olaydı kalp asırlarca kanar mıydı?
Ömür aşkın kulu, aşıklar kölesi olmasa
İnsan bir anlık mutluluğu bir ömre sayar mıydıııı?
Bana uyar, uyar banaaa,
Hepsiii bunların...
Aşk böyle bir şey...Aşığımmm.... =)
Hem ben zaten aşktan ümidimi hiç kesmemiştim ki... =)
Sadece duruyordum, bekliyor, izliyor, eliyor, değer mi tüm yaşanacak sıkıntılara diye düşünüyordum... Değermiş...
Daha bir sıkıntım yok çok şükür fakat birşeyleri ilk kez biriyle paylaşmanın en güzel yanı bunun ona değer olduğunu bilmekmiş... Bundan sonrasında da herşeye değer... Nazar değdirmekten çok korkuyorum, çok uzun süre, tahmini 2 sene, çok mutsuzdum ama şimdi sanki 2 sene öncesinde de mutluluk nedir hiç bilmemişim, yaşamamışım gibi sanki... Okurken maşallah demeyenin kafasını kargalar bık bıklasın..! Bak çok korkunç oluyor, maşallah de!
Neyse, ben anlatayım da, sen demiyorsan her sabah 6 civarı camımın önünde yırtınırcasına gak gak'layan kargalarla başın dertte bilesin.! Nerde kalmıştık...hı...
Ben ve sen değil "biz" diyebilmek başka şey... "Biz"i hissedebilmek, "biz" olduğunu bilmek hakikaten başka şey... Bana 3 gün önce bir telefon konuşmasında, "hallederiz hayatım sıkma canını" diyerek bunu yürekten hissettiren, bu gece ise artık sadece hissetmekle kalmayıp tamamen emin olmamı sağlayan o sevgiliye demek istediklerim, içimdekiler, taşanlar, korkularım o kadar çok ki, teşekkür etsem yeter mi?
Çok seviyorum seni çapkın çilek...!
Bir daha yaşayamayacağım şeyler olduğunu düşünürken, aslında hiçbirşey yaşamamış olduğunu görebilmekde bir o kadar enteresan. Herkes yaşadığı acıları en büyük sanıyor, geçmicek sanıyor da zaman baba ne güzel örtüveriyor üstünü dimi? =) İnsanın kendine acımasız olmasıyla kendine çok acıması arasında hiçbir fark olmadığını fark ettiriyor pek çok kez...! Kendime acımaktan yada başkalarının bana acımasından nefret ediyorum derken, kendime ne kadar acımasızca davrandıysam bir o kadar da acıyormuşum aslında, durum bundan ibaret...
Halbuki kendi içime bakmaktan dünyaya bakamıyormuşum...Bunları, onu dinlemeye başladıktan sonra keşfettim. Oysa başkalarının acısıyla da öğreniyormuş insan hayatı ve öğrenmenin sonu hiç yokmuş... Kararlar almanın, kararlar uygulamanın, kaçmanın, bahane bulmanın... Sevmenin... =)
Kendini ve hayatı ancak başkalarının acılarına bakabildiğinde anlayabiliyorsun ve galiba en çok o zamanlar hem kendinle tanışıyor hem karşındakini tanıyorsun...
En azından şimdilik bulduğum budur. Yine de geniş zamanlı bir cümle olmasın isterim... Zira hatalarımdan edindiğim tecrübeler kesin yargılara varmamak gerektiğini de söylüyor...
Tek bildiğim fazlasında gözüm olmadığı, en fazla bu kadar olsa da yeter, mutluluğumu geçtim de, huzurluyum işte, nasıl anlatılır bilmiyorum ki, iyiyim yani anla sen...
Ya aldatırsa? Ya öyle yaparsa? Ya böyle olursa? diyerek mideme sancılar saplanmasına sebep olmayan biri var hayatımda...
Eskilerini, gidenlerini, geçmişini kafama takıp, kurcalamadığım, hatta makarasını bile yapabildiğim, benden birşey saklamayan, ne varsa yada ne olduysa pat diye anlatan, şu anda yanımdaysa "istediği" için yanımda olduğunu bildiğimden gönül rahatlığı ile hareket edebildiğim. Değiştirmek, kendi isteklerim doğrultusunda başka birine dönüştürmek istemediğim, her haliyle "olur" diye kabul ettiğim. Beni olduğum gibi kabul eden, sohbet edebildiğim ve en önemlisi yanında inanılmaz eğlenip, gülebildiğim, benimle gülebilen, ona ilk yazımı yazdığımda da dediğim gibi kıyıda köşede kalmış kadar tertemiz bir insan evladı var yanımda elimi tutan...
Mutluluk dediğin şey bakış açısıyla alakalı, yetinmeyi bilmezsen mutlu da olamazsın...Talepler talepler talepler, sonu yok istemenin... Ben vazgeçtim hayal edip hayal kırıklıkları yaşamaktan, talep edip siparişle iş yaptırtmaktan, bekleyip de bulamamaktan... Ummaktan ve sonra başka şeyler bulmaktan... Kıskançlıklarla hayatı hem kendime, hem ona zehir etmekten...İşte bu yüzden hayal etmiyorum, ummuyorum, talep etmiyorum, beklemiyorum, kıskanmıyor muyum? kıskanıyorum ama dozunda, eğlenceli, hani huzursuzluk yaratacak kadar değil... E Ummadığım ve beklemediğim zaman da gelen birşey olduğunda da deli gibi mutlu oluyorum bu kadar...
Anlayacağın sadece seviyorum...
Daha ne olsun...
Korkularım çok kabul ama biliyorum kendimi, durulmam.. dinmem.. eserim gürlerim hep ben... severim… en şeffaf tepsilerde sunarım sana sevilmekten anladığın her ne varsa.. adam akıllı; yüz göz olmadan geçmişinle, bir kadının kıskanması gerekenden belki birazcık fazla kıskanabilirim...günün birinde gitmek istersen, kapıyı sana kendim açabilirim... canımın acısından ölürüm de, gitme diyemem, gideni döndüremem hatta gururumdan sebep bile soramam ya...tuhaf biriyim belki, nasıl adlandırırsan.. yine de anlamakta zorlanacağına, ama anladığın kadarına aşık olacağına, sevildiğimi bildiğim andan itibaren her ne olursa olsun asla yan çizmeyeceğime garanti verebilirim… İşte bu yüzden iyi ki aşk var dünyada... İyi ki...
Herşeyi göze alarak dibine kadar sevebilme cesaretini yeniden bulabilmek güzel şey...
Eğer bir sevdiğiniz varsa Allah mutluluk içinde ayırmasın sizi, bizi de =)...
Bir de yıldız tozu serpiyorum üzerinize, dilediğinizden daha güzel olsun herşey diye...Sevmeyi bildiğiniz, sevebildiğiniz her gün de kutlu olsun işte...! =)
mUcuk... =)
Gönül bu kimi seveceğini bileydi onca yanar mıydı?
Eğer aklı olaydı kalp asırlarca kanar mıydı?
Ömür aşkın kulu, aşıklar kölesi olmasa
İnsan bir anlık mutluluğu bir ömre sayar mıydıııı?
Bana uyar, uyar banaaa,
Hepsiii bunların...
Aşk böyle bir şey...Aşığımmm.... =)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Nasıl da paylaşıyor insan isterse,
Nasıl da birmiş meğer hasretler,
Nasıl da mecburmuşuz sabretmeye,
Sevmeye...Öğrenmeye...
Nasıl da birmiş meğer hasretler,
Nasıl da mecburmuşuz sabretmeye,
Sevmeye...Öğrenmeye...