Perşembe

Pirinç ile 13. Hafta

Bugün itibari ile tam olarak 13 haftayı doldurmuş bulunuyoruz. Çok zor bir 8 hafta geçirdim, bol mide bulantılı, koku aldığım her yere kusmalı, iç organlarımdan başlayıp ayak tabanlarımdan çıkan alevlerle, ağlama krizleri ve sinir harbiyle dolu, sinir bozucu ve gerçekten sıkıntılı geçti. Şu sıralar biraz hafifleyip rahatlasam da şimdi bunu yazarken bile devam eden bir mide bulantım var ki, sürekli birinin boğazımda tüy gezdiriyormuş hissi ve her mutfağa girişimde aldığım berbat kokular -ki mutfakta yemek pişmiyor, hiç birşey yapılmıyor, buna rağmen o kokuların nereden geldiğini bir türlü anlamıyorum, ama bu iki his gerçekten psikolojimi bozdu desem yeri.
Bu sabah süper kalktım diyorum oh gezerim, alışveriş yaparım, arkadaşlarımla buluşurum, plan üstüne plan derken, çubuk krakerlerime kavuşmak üzere mutfağa girmemle öğürerek geri kaçmam bir oluyor, tamamen psikolojik artık, mutfak tikim oldu. Bunun dışında, iki haftada bir kontrollere gidiyoruz sevgili Mert baba ile beraber. Mert beni hiç birşey de yalnız bırakmıyor, bir dediğimi iki etmiyor, evin için de o kadar yardımcı ki anlatamam, bunlar bizim mert efendiden hiç beklemediğimiz performanslar olduğu için her defasında şükrediyorum, harika bir baba olacak zannımca. E tabii iyi dinlenen, bol bol uyuyan, hiç bir ev işine elini sürmeyen, hiç üzülmeyen, prensesler gibi bebeğini bekleyen bir annenin pirinci olarak bizim ki de babasının bu yardımlarının hakkını veriyor ve her ultrason kontrolünde bir hareketler, bisiklet çevirmeler, yok taklalar içeride, zevkten ölüyoruz onu öyle gördükçe, her defasında da videoya çekiyoruz her hareketini. Böyle görüncede diyorum değer be pirinçciğim, kustur kusturabildiğin kadar, ayaklarına kurban.

Bu arada doktor kıza benziyor dedi, Mert hemen atladı ordan, yüzde kaç yani? yüzde kaç 30 mu, 40 mı, yüzde kaç kız? %80 kız dedi, benden bir zafer işareti, mert babanın suratında ise sanırım kulaklarını geçip şakaklarına uzanan bir sırıtma, biliyorum hiiç farketmiyor ama o en baştan erkek diye iddialaştığı için herkesle, hala %20lik bir umudu var, daha belli olmazmış, erkek de olabilirmiş, çok hareketliymiş..pırt zırt.. Gerçi doğru da söylüyor olabilir, yine de eminim bana farketmediği kadar ona da farketmiyor, öyle mutlu oluyoruz ki içerde ki o 5cm'lik insan yavrusunun hareketlerini gördükçe, her planımızın içinde var artık, seneye yaptığımız tatil planlarından, para biriktirme girişimlerimize eve birşey alırken ki hallerimize kadar herşey de dilimizin ucunda. Bir an önce tamamlansa da aramıza katılsa, bildiğin sabırsızlanıyoruz.

Son bir haftadır mide yanmalarım başladı, yani zaten kilolu olduğum için hamile kalmadan önce de vardı da bu derece değildi, gebelikte Talcid asla önerilmiyor, alüminyum içerdiğinden dolayı fetüs'e geçebiliyormuş, onun yerine Gaviscon kullanabilirsin dedi doktorum, Çikolata veya tatlı şeyler, kahve, baharatlı yiyecekler, iki saatten fazla aç kalmak, gazlı içecekler, bunlar bildiğin tetiği çekmek gibi, -ki bundan 2 ay önce günde 3 kupa türk kahvesi, mutlaka tatlı ve mutlaka kola tarzı şeyler yiyip içen benim hayatımı kurtarıyor çaktırmadan bu pirinç, hele ki günde 2,5 paket sigara içen birine bunu bıraktırabilmek mucize diyebilirim, benim bebeğimin sağlığını düşünerek bunlardan uzak durmaya çalışmam gerektiği durumunu geçtim, kendileri zaten kendisine zararlı olan hiç birşeyi, kendine zararlı olan miktarda almanıza müsade etmiyor, hamile kaldığımı öğrendiğim günden bir hafta kadar sonra kahve içememeye başladım mesela, canım istiyor fakat o kahve kokusu beni mahvediyordu, zorla, sırf kafein alışkanlığından kendime gelebilmek için 1 fincan içsem, belki 15 dakika sonra kendimi banyoda buluyordum, sigara desen aynı şekilde, içen kişilerden gelen kokuya bile dayanamıyorum, ara sıra bi tane tüttüresim geliyor, onda da burnumdan nefes almıyorum ki o dumanın kokusunu duymayayım, mümkün olduğunca da elimde oyalanıyorum ki maksimum 2 nefes çekip söndüreyim, yani diyeceğim odur ki, sen ne kadar istesen de içerde ki istemiyorsa ne yaparsan yap onun dediği oluyor, bu sebepten zorlamıyorum artık, dikkat etmeye çalışıyorum mümkün olduğunca. Yine de aman elleme, aman uzanma, aman yok sen kalkma, ay öyle, aman böyle, durumları hiç bana göre değil, inadına yapasım geliyor, sıkılıyorum.

Sevgili pirincim, inadın ve huysuzluğun annene benzemese bari. Yada benze, benze benze, o da bana benzesin azıcık dişli olursun. Ama en çok babana benze sen, söz dinleyen, sakin, sabırlı, mantıklı, güzel yürekli babana benzersin inşallah. Binlerce kez şükürler olsun ki Mert senin baban, inan çok şanslısın, sana kolay kolay kızmayacak, bazı zamanlar annenin hışmından koruyacak, herşeyini konuşabileceğin, her zaman güler yüzüyle,sabrıyla, sakinliğiyle, kocaman sevgisiyle arkanda olacak bir babaya sahip olacaksın ve seni en az baban ve benim kadar çok sevip koruyacak bir anneanne, dede, teyze, babaanne ve hala'ya da... Harika bir ailen olacak, seni şimdiden çok seven, ultrasonlara kadar gelip şimdiden tanışmak isteyen, sabırsızlıkla bekleyen kocaman bir aile var burda... Eh annene de bu harika tercihleri için arada teşekkür etmeyi unutmazsın kuzucuğum...Bir an önce gelsen de mıncıklaşsak, ıy çok sabırsızlanıyorummm...








Salı

5 Haftalık Gebesiniz. NÖY!

Selamlar...
Ne uzun zaman, ne uzun zaman... Habire bir sürü şey oluyor ama bir türlü oturup düzenli yazamadığımdan kaçırıyoruz. Evlendim evleneli bu yazma işleri bende iki ayda bir'e düştü. Kusura kalma. İnsanın aksiyonsuz geçen günü olmayınca, olanı biteni kavrayıp sindirip geçirene kadar yeni birşey daha pırtlayınca artık ipin ucu kaçıyor ama en azından bir süre düzenli yazıp şu süreci kaydetmek istiyorumm... 15 gün önce hamile olduğumu öğrendim, tamamen tesadüf, bana kalsa doktora falan gitmezdim de işte hep anneanneciğimin o tertemiz kalbinin işi bunlar.
Anneannem dedem öldükten sonra sürekli bir kafa sallama, baş dönmesi halinde, hastalığının adı vertigo, Allah kimseye vermesin çok beter birşey. Onu kontrole götürmem gerekiyordu 5 mayıs pazartesi günü, buluştuk, mert bizi hastaneye bıraktı, daha muayne saatine 2 saat olduğu için hastanenin bahçesine oturduk, dedik birşeyler yiyelim sohbet, muhabbet falan, bende 20 gündür adet olmuyordum, konu oradan açıldı. Ama kasıklarımda nasıl bir ağrı anlatamam, özellikle son 10 gündür, uykudan uyanıyorum ağrısından, vücudumu bir ateş basıyor, kendimi buzlu sulara atsam sönmeyecek böyle acaip bir haller içindeyim, normal de de adet gecikmelerine çok alışkınım, hani adet günüm tam 28 gün dolduğunda tekrarlanırsa şaşırıyorum o derece, bunları anlatıyodum, hani kasık ağrılarım, ateş basmaları normaldir, ha oldum ha olucam diye sohbet ediyorduk. Anneannem dedi, gel bi muayne ol, belki bir kist falan vardır bu kadar ağrı yapması normal değil, belki bi ilaç verir doktor rahatlarsın falan dedi, ilk başta ne yalan söyleyeyim yanaşmadım. Yok istemem, durup dururken şimdi bi hastalık çıkar başıma diye. Bu da nasıl bi kafaysa, bildiğin babama çekmişim, hastalık olsun da ben bilmiyim, başıma iş çıkmasın şimdi diye doktora görünmemek gerçekten dahice.Genetik... Neyse bi şekilde istersin istemezsin derken muayne için müsait zamanı sordum 20 dk sonra girebilirsiniz dediler, girdik. Central Hospital'da Erhan bey, sakin, samimi, iyi bir doktor, bir kaç sorudan sonra muayneye girdim. "Burada kese var, 5 haftalık gebelik var" demez mi. Hayatımda inan daha büyük bir korku hissetmedim, doktor söyleyince refleks olarak nasıl bir göz devirdiysem adama, "istenmeyen bir gebelik mi?" dedi. yok dedim, sadece beklemiyordum, hiç beklemiyordum... Birşeyi hayal ederek istemek ile iş gerçeğe binince hissedilenlerin alakası yokmuş. Evet mertle çok konuşuyorduk, hayal edince mutlu oluyorduk falan ama sanki öyle düşünen hisseden ben değilmişim, ben buna hazır değilim moduna girdim resmen, istemiyorum, ben bunu istemiyorum diye tirtir titredim doktorun karşısında. Doktor da eğer istiyorsan bundan sonra düzenli olarak kontrollerini yapmamız lazım ama istemediğin bir gebelik ise düşün vaktin var dedi. Aldırmayı hiç düşünemedim, kıyamam, ama yani anlamadığım bir psikoloji içine girdim, inanılmaz bir korku... Bana ilk duyduğunda ne hissettin deseler, en baskın hissettiğim şey korkuydu.. neyse biraz sakinleyince ilk merti aradım, inanmadı bana inek. şaka yapıyorum, ananemi hastaneye getirdik, onun ultrason görüntüsünü yolladım da kandırıyorum onu sandı. Zar zor ikna ettim adamı ya. İnsan vallahi hamileyim lan dermi. sonra da annemleri, kayınvalidemi falan aradım, delirmişler sevinçten, mert hemen atladı hastaneye geldi, bana bir sarılma, surat kıpkırmızı, sırıtık, ben ne hissediyorum hiç bilmiyorum, karman çormanım, herkes sevinçten sarılıyor öpüyor, karşılık bile veremiyorum, bir anda sadece 45 dk içinde hayatım öyle bir değişti ki, hemen sigara pakedi çöpe, onu yeme, bunu içme, uzanma, eğilme, yavaş hareket, bunu bol bol ye, bık bık. Ve şimdi ilk haftanın o psikolojisini atlatmış, tamamen annelik hormonları ile savaşan, bebeğinin ilk kalp atışını dinlemiş, her gün ağlama siftahımı neyle yapsam diye etrafa bakınıp, evin kendi kokusundan bile öğürüp duran, genel de iyi ve mutlu bir anne adayıyım. Vücudum sıcaktan yanıyor, deli gibi, geceleri dönüp duruyorum çünkü yattığım yer bir kaç dakika sonra bildiğin kaynar hal alıyor, yakında merti yataktan atabilirim, bolca dönmem gerekiyor soğuk nokta yakalamak için ama bana ayrılan alanda bu oldukça zor, midem bulanıyor özellikle kokulardan, hayatta en çok sevdiğim kahve sigara ikilisinden bildiğin tiksiniyorum, kokularına tahammülüm yok, sabahları genel de midem bulanıyor çok hafif onu da çubuk krakerle atlatıyorum. Gidişat iyi, herkes erkek diyor, ben ve bir kaç kişi de kız diyor bakalım bizim pirinç ne çıkıcak. Kalp atışını duyduğum an kafama tencere indi sanki, galiba hayatımda duyduğum en güzel ses, güpgüpgüpgüp.... Her gece yatmadan önce dinliyorum, benim içimden mi geldi o ses, biri mi var içimde gerçekten kalbi falan atan... Hayır ruh ve beyin olarak 16'da kaldığım için çok inanasım gelmiyor anne olacağıma... Ama çok mutluyum.. Pirinçle 7. haftayı bitiriyoruz bu hafta. Yani önümüzde ki pazartesiden itibaren tam anlamıyla 2 aylık hamile oliciiim. Yarın doktorumun benden istediği yaklaşık 17 tane liste haline bir test ordusu var, onları yaptırmaya gideceğim, haftaya da pirincimi göreceğiz. 3 hafta sonra kontrole geliceksin deyince erhan bey, üzüldüm, 3 hafta göremicekmiyim diye, çok merak ediyorum, bazen hiç bulantım vs. belirtim olmuyor, o zaman korkuyorum bişey mi oldu diye, sonra bi kahve kokusu geliyo burnuma, bir öğrüyorum, tamam diyorum anneciim, şaka, ordamısın diye baktım. :) biz de durumlar böyle, eğlene, ağlaya günler geçiyor, düzenli olarak yazmaya çalışıcam, öptüm kocaman. Seni de öptüm pirincim, annen ağzını burnunu yer.












Perşembe

Nerden Başlasam?

Galiba ben evimle ilgilenmek ve insanların hikayelerini dinleyip onların hissettiklerinden beslenerek yazı yazmak için yaratılmışım. Seneler önce -ki kafadan bir on senesi vardır. Balçiçek Pamir'e mail atmıştım, "köşe yazarı olmak istiyorum, gazeteci olmak istiyorum, ne önerirsiniz bana?" diye. Sağolsun, hiç beklemiyordum ama cevap yazmıştı, o anda yaşadığım mutluluğu anlatamam, "yazılarına devam et, kendini geliştir, eğitimine bu yönde devam et sonra da eğer istersen yine yazılarınla bana mail atabilirsin" demişti. Eğitim konusunda kendimi yönlendiremediğim, yaka silkilen bir öğrenci olduğumdan liseyi bile yirmili yaşlarımda bitirebildiğim için hiç yazamadım tekrar ona. Açıköğretim'e girdim Halkla ilişkiler ve reklam bölümüne ama dedim ya iyi bir öğrenci olamadım hiç, hele ders çalışmayı falan hiç bilmem. Üstüne gitmedim pek, sınavları falan geçtim ama o sıra iş kurdum, nişanlanıyorum, evleniyorum derken ikinci sınıfa geçmeden onu da yarıda bıraktım, pişman mıyım? bilmiyorum gerçekten. Çünkü en çok gazetecilik veya edebiyat okumak istedim, gerçi ilerde ki hedeflerim arasında ilk olarak bunlardan birini okumak var, dilerim olur. Neyse burada yazıp dururken ne işe yarıyorum tam bilmiyorum ama ne kadar çok plan var kafamda, birşey olsa da harekete geçsem diye bekleye bekleye turşuya döneceğim burada biliyorum. Şu sıralar da hamile miyim? sorusu ile boğuşuyorum, bir taraftan çok isterken bir taraftan korkuyorum, sırf bu sebepten tutup bi kan testine bile gidemedim, halbuki 2 aydır hastalanmıyorum, midem dehşet derecede yanıyor, sürekli bir uykusuz halde gezmelerdeyim arada karnıma tuhaf ağrılar girip duruyor falan. Arkadaşlarım tutturdu bi ultrasona gir, bi kan testi yaptır diye ama hiç gidesim gelmiyor, bir uyuşukluk, bir uyuşukluk, eski hayat dolu hallerimi özledim. Hatta bir kaç hafta önce ki o deli gibi temizlik ve yemek yapıp evin düzenini oturtmuş halimi bile özledim. Hiçbir şey yapasım gelmiyor. Allahtan sevgilim bu konularda sorun çıkaran biri değil, bugün akşam altıya kadar uyumuşum. Resmen on iki saat uyumuşum, kalktığımda adam gitmişti, bi tost yaptım, malum bu aralar bu yolsuzluk olayları falan gündem baya karışık, haberleri okudum, o arada haberler başladı onları izledim, neler oluyor diye baktım, ettim. O arada yine uyuya kalmışım. Gece on bir buçuk gibiydi uyandım, rüyam da da, normalde gerçekten hiç sevmem, canım da çekmez ama rüyamda balık pişirdiğimizi gördüm mertoyla, hatta salata malzemesi almak için arıcakmışım onu, öyle uyandım. Nasıl canım çekti ama, aradım dedim balık alabilir misin? Hiç umudum yoktu, üstüne bir de fırçalar diye bekledim, ne balığı saat yarımda diye ama tamam canım ben bakarım şimdi bi yerlerden dedi, yarım saat sonrada elinde pişirilmiş mis gibi balıklarda geldi. Nasıl sevindim, nasıl nefessiz yedim anlatamam, hiç bu kadar keyifli yemek yediğimi hatırlamıyorum. Kaldığım yerden, bir yerlerden başlamam lazım, gidip herhangi bir yerde çalışmak istemiyorum açıkçası, şöyle evden yapabileceğim bir işe kavuşsam yemin ederim başka birşey istemiyorum ya! Hele ki bir de yazı yazabileceğim bir işse dünyalar benim olacak resmen. Dünyada ki bütün kurslara katılmak istiyorum nerdeyse, herşeyi yapabilmek, ucundan köşesinden bilgi sahibi olmak istiyorum ama işte herşeyin oluru dönüp dolaşıp maddiyata bağlanıyor. Bir çocuk, bir üniversite okumak, kurslara giderek çeşitli hobi dallarında amatörce de olsa bulunmak vesaire... Bunların hepsinin mutlu ve kafa rahatlığı ile yapılması gerçekten sadece paranın olmasına dayanıyor. Bu durumda benim en azından kendimizi toparlayıp şu borçları kapatana kadar bir süre çalışmam gerekiyor. İşte bu sebepten bir şekilde, bir yerlerden başlamam lazım... Nerden başlasam...Ne yapsam bir türlü gaza gelemiyorum! Bir bilen varsa söylesin, insan tamamen dağıttığı bir hayatı nasıl toparlar?! :(

Pazartesi

Küçük Anne...

Lise son sınıfa giden bir genç kız Sezen… 
Topallayan, iki ileri, bir geri gidip duran bir ilişkinin pençesinde. 
Uzunca boylu, balık etli, kalın dudaklı, boncuk boncuk, safça bakan gözleriyle karşımda oturuyor. Hareketleri, konuşma tarzı orta yaşlarda bir kadın gibi, parmaklarıyla oynayarak hikayesini anlatışı, arada susuşu, yutkunuşu, anlattığı şeylere, “peki bu daha ilerde olsaydı, sizin kararınızla olur muydu? Sen onunla evlenme raddesine gelecek kadar büyük bir aşk ve ilişki yaşar mıydın” sorularıma verdiği, bilemiyorum ki cevaplarıyla beraber gözlerini kaçırışı ise çocuksu… 

Yaşı 18… Karar veremiyorum karşımdakinin daha genç kızlığa birkaç sene önce adım atmış bir genç mi yoksa orta yaşlarda bir kadın mı olduğuna… Tek bildiğim anlattıklarıyla yüreğimde bir yerleri çimdiklediği… Yargılamıyorum asla, her şey insanlar için bu hayatta, kızmıyorum da, hayat da tercihte onun… Ama yaşadıklarının, yaşaması gereken yaş olmadığını hissediyorum, onun da bunu hissettiğini gördükçe üzülüyorum sadece. Başka türlü olmalıydı belki ama kader deyip geçmek zorunda kalıyor insan bazen, elden bir şey gelmeyince. Muhteşem bir gelecek vardı önünde bundan en fazla bir sene önce, müzikaller, sanat okulları, şan dersleri, oyunculuk eğitimleriyle çok yoğun ve eğlenceli geçen, geçecek olan dolu dolu bir hayat, aşkın en güzel yaşandığı yaşlar. Deli gibi bir heyecan, kararsızlık, ayrılıp barışmalar, öpüşmeler, hafif üstü kapalı dokunuşlarla karşı cinsi keşfetmek, aşk dediğin şeyin öğrenilmesi falan derken aslında hayat onun için yeni yeni başlıyordu fakat bu kader diye adlandırdığımız olay giriyor devreye... Hangimiz biliyoruz ki zaten yarın ne yaşayacağımızı. Sezen de öyle, o bir sigara yakıyor, ben kahvelerimizi koyuyorum önümüze, oturuyorum karşısına, o da sandalyenin üzerinde bağdaş kurup başlıyor anlatmaya. 

Çok sevdim ben Hakan’ı abla, ara ara ayrılıp barışırdık, eski bir sevgilisi vardı, aramıza girerdi zırt pırt, aramalar, gelmeler, gitmeler, çok rahatsız olurdum ama sevmem öyle kavga gürültü pek, içime de kapanığım biraz, anlatmam, o yüzden çok fazla sesimi çıkarmaz sadece aramaz, sormazdım, surat falan yapardım işte. Belki sevgim o kadar büyüktü ki ciddiye almazdım karşımda ki kadını, belki kaybetmek istemediğimden sevdiğim adamı bilemiyorum üstelemedim çok, çünkü birkaç kere vazgeçmeyi denedim ama olmadı, biz böyle altı, yedi ay kadar görüştük. Ben onun çalıştığı yere gider beklerdim işinin bitmesini, bazen kolları sıvar yardıma girişirdim, işi çabuk bitsin de vakit geçirelim beraber diye, patronları falan da tanırdı beni, severlerdi, hep benim tarafımı tutarlar, aramızı yapmaya çalışırlardı genelde. Geçen sene yılbaşı kutlanacağı akşam sözleştik biz, beraber kutlayacaktık, arkadaşlarımız da olacaktı, o akşam ben arıyorum arıyorum açmıyor telefonu, mesaj atıyorum, okundu gözüküyor ama cevap vermiyor, çok moralim bozuldu. Kendimi İstinye de bir cafeye attım, aslında çok heyecanlıydım, hazırlanmışım, süslenmişim, yılbaşını hem sevdiğim adam hem arkadaşlarımla kutlayacağım diye ama ne arkadaşlarım telefona çıkıyor, ne hakan. Meğerse o kız gelmiş Hakan’ın yanına, konuşmak istemiş, konuşurlarken de öyle telefonunu almış benimkinin, karıştırırken falan da benim aradığımı gördükçe sessize almış telefonu, mesajlarımı okumuş silmiş, sonra Hakan, kızla konuşmaları bitince aramış beni, bozuğum tabii ben çok, çünkü o sıra hani çıkıyoruz ama lise çıkmalarından biliyorsun, bir şey yok ortada, gitse gider. İstemiyorum gitmesini, basiretim bağlanıyor herhalde bilmem. Bozuk atıyorum da, olduğum yeri söyledim yine de, geldi, anlattı, konuştuk, seviyormuş beni, o kıza onu istemediğini, artık hayatından çıkmasını istediğini söylemiş, beni sevdiğini söylemiş. Hoşuma gitti, mutlu oldum bi görsen. Ama çaktırmadım tabii, sessizce dinledim öyle. Neyse birkaç gün sonra bunun arkadaşının mı, patronunun mu bilemiyorum, bir tekne varmış arada kaldıkları, oraya çağırdı beni, gittim, ben bilmem öyle sevişmeleri falan, bir şeyler olmaya başladı aramızda, hani öpüşmekten, üstün körü sevişmekten öte bir şeyler olmaya başladı. Gerçekten anlamadım ne olduğunu, kendiliğinden gelişti her şey, birlikte olduk biz o gün. Ertesi gün hapı almamı falan önerdi bana ama o kadar şaşkınız ki, tamam diyorum da, nereden nasıl alırım pek bilmiyorum. Bir de hafta sonu eczaneler kapalı, neyse ben ancak bir gün sonra alabildim o hapı, o ay da hastalandım, hiçbir şey de hissetmiyorum zaten, böyle böyle yaklaşık bir beş buçuk ay geçti, o aylar içinde de çok kötü grip oldum, antibiyotik tedavileri gördüm, hoplaya zıplaya, taklalar ata ata dans ve müzikal gösterilerine hazırlandım, okul da bir gün dördüncü katta merdivenlerden düştüm, aylarca voleybol antremanlarına gittim. Zaten toplu bir kızım, öyle aşırı bir kilo almadım, her zaman ki gibi alıyorum sandım, ne göbeğim şişti, ne başka bir şey ama yaklaşık altı ay sonra adetten kesildim, stresten, hava değişiminden falan sandığım için de hiç aklıma bile gelmedi, sadece sürekli uyuyorum, eve gelir gelmez yatıyorum sabaha zor kalkıyorum ama onu da bu yoğunluğa ve yorgunluğa bağlıyordum genelde. Bir de biz Hakan’la yaptığımız şeyden o kadar pişmandık ki, bir daha hiç yaşamadık onu, zaten yaşayacak ortam da olmadı pek, neyse bir akşam internette gezinirken böyle köşelerde reklamlar olur ya, orada bir gebelik testi reklamı vardı, bende nerdeyse bir aydır hastalanamıyordum, bir tane aldım test yaptım, sırf makarasına, fakat birden bir çıktı ki sonuç, bakakaldım öyle, hamileydim, o sıra babam biliyorsun hapiste, annem şehir dışına yerleşmiş, ben burada babamın ikinci eşiyle veya teyzemle kalıyorum ara ara, ne yapacağımı bilemedim, kimseye bir şey söyleyemedim, sigortam babamın üzerine olduğu için aileme haber verirler diye, biliyorsun o sıralar bu aileye mesaj atma olayları vardı, aile hekiminden falan mesajlar gönderiyorlardı, korktum hepsinden, gidemedim ne doktora, ne kontrole, ne başka bir yere ama aklıma da gelmiyor, biz o olaydan sonra hiç birlikte olmamışız, hamileysem eğer çoktan geçmiştir zamanı falan, detaylı olarak hiç düşünemedim, Hakan’a söylemem lazım diyorum, her gün söyleyemeye karar veriyorum, telefonda konuşunca ya da buluşunca bir anda vazgeçiyorum korkudan, ondan da korkuyorum niyeyse. Neyse annem geldi iki yada üç hafta sonra, o hafta da ben kendimi o kadar kötü hissediyorum ki, yine bir sürekli uyuma hali, bi gece yatmadan önce dedim ki tamam artık bunu kesinlikle Hakan’a söylemem lazım, bir çaresine bakmazsak sonu daha kötü olacak, yarın kesin söylücem, sonu ne olursa olsun dedim, uyuya kalmışım. İşte tam o gece çok kötü sancılandım, diyorum kesin çocuğu düşürüyorum, içten içe de sevinmedim değil, zaten çok korkuyordum ne olacağından, şimdi diyorum düşük yapıyorsam bir yalan uydurur çıkarım evden hastaneye giderim, halledilir gelirim ama sancı durmak bilmiyor. Bağırmaya başladım artık, annem de içerden “Doğum mu yapıyorsun kız o ne biçim çığlık öyle” diyor, böbrek taşı düşürüyorum dedim ona da, o sırada öyle bir kanamam başladı ki durduramıyorum, felaket, gizlice tuvalete koştum, bir sürü ped koydum donuma, Hakan’ı aradım, dedim “hemen beni gel al, ben hamile olduğumu öğrendim birkaç gün önce, sana nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum ama sanırım düşük yapıyorum hemen gel.” Dedim. Bu geldi hemen evin önüne motoruyla, bende anneme “Hakan gelmiş bir hava alalım, bir de eczaneye uğrar ağrı kesici alırım, iyi gelir belki merak etme sen” diyerek çıktım evden ama anneme onu söylerken tırnaklarım etime geçmiş resmen kendimi iyi göstericem diye, biz çıktık, o halde motora bindim, önce ortak bir arkadaşımız olan Melis’in evine getirdi beni Hakan, orada beklemeye başladım, üst üste de ağrı kesici alıyorum sürekli belki biraz olsun ağrımı geçirir diye ama banamısın demiyor, gittikçe artıyor, artık çığlıklar atmaya başlayınca Hakan gitti bir arkadaşından arabasını aldı geldi, arabaya atladık hastaneye gitmek için yola çıktık, Hakan beni gördükçe daha da panik oluyor, ben ona sakin ol dedikçe iyice kötü olmaya başladı, arkadaşlarım zaten bende panikler, o hengameyle kaza yaptık, oradan sonrasını hatırlamıyorum, o arada bayılmışım, beni arabadan indirip hemen taksiye bindirmişler, hastaneye geldiğimiz sırada sedyeye bindirilirken kendime gelmeye başladım, daha sedyeyle kapıdan içeri girdiğimde de, doğuma alıyoruz acil dediler ve bir koşturma başladı, meğerse bebek geliyormuş, hani evde falan bir tuvalete girsem doğuruverecekmişim. Ben ne yapacağımı, nasıl söyleyeceğimi düşünürken onun zamanı gelmiş bile. Cahillik işte nerden bileyim. Doğuma girdim, iki saat sonra da anne olarak, kucağımda bir bebekle çıkıverdim. Hakan’da kapının önünde baba oluyorum diye bağırmış, şok geçiriyordu herhalde. Bir de o sıra on sekizime daha girmediğim için korkumdan hastaneye on sekiz yaşına yeni girmiş olan arkadaşım Melis’in kimliğiyle girmiştim, e çocuk doğunca hastane doğum kayıtlarını yapmak üzere bebeğin babası ve annesinin kimliklerini isteyince, ne yapacağımı şaşırdım, durumu anlatmaktan başka çaremiz yoktu. Hakan iş yerinde patronu olan Hikmet abiyi aradı, Hikmet abi de yanında bir miktar para ve eşiyle kalktı geldi. Hastaneye durumu açıkladılar, benim doğum masraflarımı ödediler, hastane de tabii ki on yedi yaşında olduğum için hem sosyal hizmetlere hem de polise haber verdi. O sırada bir de annem arıyor sürekli, açamıyorum telefonu, kaldığım o da biraz sakinleyince açtım, arkadaşımda olduğumu, ağrı kesiciden dolayı uyduğumu, yarın sabah erkenden geleceğimi, iyi olduğumu söyleyip kapattım telefonu, o geceyi orada geçirip ne yapacağımızı kararlaştırdıktan sonra uyuya kalmışım, sabah patronumun eşi gitmiş bizim eve, annemi almış karşısına, dili döndüğünce sakinleştirerek anlatmış olanı biteni, annem sinir krizi geçirmiş, bayılmış, bağırmış çağırmış yine bayılmış, sonra kendine geldiğinde beni aradı, “benim senin gibi kızım yok sakın gelme bu eve” dedi. Zaten o ara polisler geldi, hastaneden çıktık karakola gittik, ifade vermek zorundaymışım, kendi isteğimle olduğuna dair. Bir kere de okulda yaşadığım bir kavga yüzünden gitmek zorunda kalmıştım o karakola, orada ki polis babamı da tanıyor, beni görünce yine mi sen dedi, olanı biteni öğrenince, sanki yumuşadı biraz, ya da acıdı bana, babamdan ötürü de panikledi galiba, öyle hissettim suratından, önce annemi aradılar velayetim onda olduğu için. “Haberiniz  var mı, kabulleniyor musunuz, siz sahiplenmezseniz sosyal hizmetlere vermek zorunda kalacağız anne ile bebeğini “ demişler. Annem o sinirle kabul etmiyorum verin demiş. Bu sefer babamı aradılar, hapisten de yeni çıkmıştı, en korktuğum babamın haberi olmasıydı, “babam öldürür beni” dedim polislere, beni, bebeğimi ve Hakan’ı ayrı bir odaya aldılar, babam bir hışım gelmiş tabii, konuşmuş, biraz sakinleştirmişler, çok kan kaybettiğimi, beş on dakika daha geç gecikseymişim ölmüş olabileceğimi anlatıp yumuşatmışlar, sonra biri geldi odaya bebeği benden alıp babama götürdü, bebeğimi kucağına aldığı an ağlamaya başladığını gördüm babamın. Belki de hayat boyu canımı en yakacak olan sahnelerden biriydi, hiç unutmayacağım… Sonra beni ve Hakan’ı götürdüler odaya, babam bana sarıldı, ağladı, öptü. Çok çok tuhaftı, ne yaşadığımın, ne olduğunun inan farkında değildim, sanki rüya görüyorum da dışarıdan izliyor gibiydim olanı biteni, bebeğimin bu kadar sağlıklı doğması bile imkansızdı, o kadar ilaçlar, hoplamalar, zıplamalar, sigaralar, düşmeler. Onun bu dünyaya gelmesi gerekiyormuş, o da beni seçmiş gibi sanki. Yoksa yaşaması gerçekten mucize… İşte böyle,  şimdi ev bakıyoruz, bir aya kadar evlenmiş oluruz sanırım, gerçi yağmur dört aylık oldu bile ama ne yapalım, ev kurmak, işleri oturtmaya çalışmak, ne yapacağımıza karar verip o şoktan sıyrılmak uzun zaman aldı. İlk yirmi, yirmi beş gün kadar babam ve eşi baktı bize, o aralar, dayım, teyzem, babam annemi ikna etmeye, yumuşatmaya çalışmışlar, Yağmur bir aylıktan biraz daha azdı annemin yanına gittim ilk defa, zaten Yağmuru kucağına aldığı an bitti her şey, şimdi benden daha çok deli oluyor, hatta bırakmıyor bile bana, yavaş yavaş düzelecek hepsi biliyorum da, onları hiç böyle yıkmak istemezdim, elimde olsaydı yapmazdım da, resmen benim dışımda gelişti bütün olaylar. Tabii benim de kabahatim var, hem hiçbir şey bilmiyordum bu durumlarla alakalı hem de hiç dikkat etmedim kendime, o yoğunluk ve koşturmacada, okulum, eğitimlerim falan derken, yine çok yiyorum kilo almaya başladım zannettim mesela, gerçi hiçbir belirtim de olmadı, ne bir mide bulantısı, ne göğüs sancısı vesaire… hiç. Belki böyle olması gerekti ne bileyim, artık neyi düşüneceğimi de pek bilemiyorum, Yağmura baktıkça iyi ki olmuş diyorum, kendime baktıkça, eğitim hayatımı bitirdiğimi, artık kendimden daha çok onun için yaşamam gerektiğini görüp düşündükçe sıkışmış gibi hissediyorum… Belki de yaşımla ilgilidir, ilerde nasıl hisseder, nasıl düşünürüm bilemiyorum da, kader işte abla ya ne diyeyim. Olan oldu, ben bundan sonra sadece yağmur için herşeyin en iyisi, en güzeli olsun isterim, hem beraber büyüyüp, arkadaş gibi olucaz onunla daha güzel değil mi? diye gülümsüyor yüzüme... Ve sonlandırıyor... Öyle işte...

Benden de bir o kadar, öyle işte…  Sessizce dinledim, her anlattığını beynime kazımaya çalışarak, bazı yerlerinde dersler çıkarıp, bazı yerlerinde saatlerce düşündükten sonra sadece onun gözünden yazdım bu yazıyı… Annesinin yüreğinden ise başka bir zaman yazacağım. Ama hala günümüz Türkiye’sin de elalem ne der diye düşünüp kahrolduğu halde, evlatlarına bu kadar sahip çıkanları gördükçe, umudumu kaybetme raddesine gelmiş olsam da, yine bir umut doğuyor içimde.

Bunları gördükçe, dinledikçe, azıcık kendimize pay çıkarttıkça aşabiliriz belki o bizim hakkımızda verilen her kararı etkileme gücüne sahip ama bir türlü kim olduğunu bilmediğimiz “elalem”i.  

Kimse kimseyi yargılayabilecek hadde ve hakka sahip değil şu hayatta, çünkü her şey ama her şey insanlar için. “Bugün yargıladığını, yarın yaşarsın”a inanırım hep. O yüzden herkes başkalarının hayatlarını ve yaşama tarzını eleştirirken bence bir değil bin kere daha düşünmek zorunda, en azından kendi geleceği için. 

Ve Sezen… Güzeller güzeli sezen…Yaşı 18 Sezen’in… Yaşı küçük ama omuzlarında ki yük çok büyük. O da aldırmamaya çalışıyor elalem’e, yaşarım ben kızımla, elimden geleni yaparım ona bakmak için diyor, illa evlenmeme gerek yok, zaten bana bu konuda herhangi bir zorlama yapan da yok, sadece ben çok seviyorum Hakan’ı, evet ikimizin de yaşları çok küçük ama geçiririz bugünleri, arkadaş gibi büyürüz kızımızla beraber diye düşünüyor. Haklı da ama bizim toplumumuz da böyle düşünenler olarak maalesef azınlıktayız, keşke bu küçük kadınlarımız için, hatta tüm kadınlarımız ve şu saçma sapan elalem için gerçekten birşeyler yapabilsek!  

Çünkü toplum olarak Homofobik’iz, kadınfobik’iz! Ne kadar riyakârız Allahım, ne kadar kompleksliyiz, ulaşamadığımız ciğer, mundar olunca, içimizden geldiği ve yüreğimizin istediği gibi yaşayamayınca, yaşamaya çalışanları gördüğümüzde hele bir de arkasında kapı gibi ailesi varsa, destekse, koruyorsa, kimseye yem etmiyorsa, iyice hırslanıp taşlayarak, eleştirerek, yargılayarak derin bir “Ohhh!” çekeriz. Ama bunun harici daha nice bekar ve küçük kadınlar, küçük kasabalarda, şehirlerde, bağnaz mahallelerde aynı kaderi yaşıyor. Bazıları dışlanıyor, bazıları ise daha da fenası öldürülüyor! 
Rahatsın diyorlar bana…fazla genişsin… Nasıl bakabiliyormuşum bu tarz durumlara bu kadar olağanmış gibi. Hele bir çocuğum olsun o zaman görürmüşüm… Eşimle de en alevli tartışmalarımızdan biridir benim bu konularda ki düşüncelerim, ister kız çocuğu ister erkek çocuğu olsun, onlar zaten bir birey olarak geliyorlar bu dünyaya, ne yaşayacaklarına karar vermek değil, kararlarına yön vermek olmalı anne babanın görevi, uyarmak, tehlikeyi göstermek, olurunu olmazını anlatmak ve onları kendi yaşamak istedikleri hayatla başbaşa bırakmak, tabii ki her zaman arkasında durarak ve koruyarak. Çok kolay değil yazmak, uygulamak hele bir o kadar zordur tahmin edebiliyorum fakat  özgürlüğün, kendine güvenin, kendi kararlarıyla baş edebilmenin, verilen kararlar ve atılan adımların bedellerini ödeyerek en güzele ulaşılmasına olanak sağlamak bir insana verilebilecek en güzel hayat tarzı gibi geliyor bana.

Bugüne kadar ne kadar pişman olduğum şey yapmış olsam da hep bu şekilde yaşamaya çalıştım, umurumda değildi karşı komşunun bana bakıp da “cık cık cık” yapması. Yanlışlarım da çoktur, iyi ki yapmışım dediklerimde, yanlışlarımdan da bir sürü ders çıkarttım, iyi kilerimden de, bu yüzden Sezen hikayesini anlatmayı bitirdiğinde aklımdan geçen tek şey bundan sonrasının onun için çok güzel olması idi. Dilerim eğitim hayatına kaldığı yerden devam etsin, dilerim tüm hayal ettiklerini kızıyla beraber gerçekleştirsin, o dünya güzeli, yüzünden gülücüğü eksik olmayan, menekşe grisi gözleriyle etrafa tertemiz bakan o muhteşem varlığı öyle bir büyütsün ki, hiçbir şeyi gizlemek zorunda kalmadan, hiçbir şeyden korkmak zorunda hissetmeden, annesinin hep arkasında olduğunu bilerek sağlam, karakterli ve güçlü bir kadın olsun yağmur da… Ve dilerim çok ama çok mutlu bir aile olsunlar. Öyle çok sevsinler ki birbirlerini, yağmur gurur duysun anne ve babasının birbirine olan sevgisinden. Daha burada kelimelerimin yetmeyeceği kadar güzel bir hayat diliyorum hepsi için. 

Bu dünyada eğer bir mucize varsa, o da dünyaya bir bebek getirebilenlerdir. O bebekler kadar saf, onlar kadar temiz, o bebekler kadar güzel bir yaşamları olsun ömürleri boyunca, tüm “elalem ne der” diye düşünüp korkan, sırf bu yüzden utanç içinde yaşamalarına, öyle hissetmelerine sebep olunan, eleştirilen, aşağılanan tüm kadınlarımızın!



O “elalem”e gelince, genel de tanıdığım ve ne diyeceğinden korkulan elalem’ler hep Allah’ın adını anarak yatan, Allah’ın adını anarak kalkanlar nedense. Halbuki yaptıkları dedikodular, insan yargılamalar, “gıybet”ler nasıl da günah… Herkesi kastetmiyorum tabii ki, gerçekten Allah inancı ve Allah korkusu olup, buna göre yaşayan, tertemiz kalpli dünya iyisi arkadaşlarımda var benim ama bu aralar denk geldiklerim, ibadetlerini eksik etmemeye çalışıp, ağzından Allah'ın adını düşürmeyip yine de kalbinden geçene, ağzından çıkana, kırdığı kalbe, başkasının günahına girmeye çekinmeyenler genel de… Kendileri yaşamadığı ya da yaşayamadığı için karşıdan bakarak, hep işin kolayına kaçıp insanı yeren ve yargılayanlar... Onlar içinde tek dileğim “Allah ıslah etsin” den geçiyor. Umarım bir gün daha hoşgörülü, daha sevgi dolu, daha fazla empati yapabilen ve etrafla, etrafın hayatıyla uğraşmak yerine dönüp kendimize bakan ve kendini sorgulayan, Sezen ve Sezen gibileri rahat bırakarak, herkesin mutlu mesut yaşamasına sebep olabilen insanlar olabiliriz. Öptüm.

Salı

Bildiğin yazamıyorum!

Saat sabahın 08:14'ü! tabii ki bu saatlerde uyanmıyorum, hiç uyumadım, kafamda bir sürü şey dönüyor, yataktan çıkıp yazmak için 4 kere hamle yaptım bir türlü kalkamadım üşengeçliğimden, uyumak ve en azından öğlen uyanmak mı, yoksa uyumamak mı ve öğle vakti bastıran uykuyla akşama kadar uyumak mı arasında kaldım resmen, hala her an bırakıp yatabilirim gibi geliyor ama bu notları buraya almazsam hepsi aklımdan silinecek, çünkü tüm ses kayıtlarım telefonumla beraber gitti. O kadar çok şey yazmak istiyorum ki, bir de sabırsızım, hepsini aynı anda yazmak istiyorum çünkü artık sığmıyorlar bana, o yazmak istediklerim yüzünden yeni kayıt alamıyorum hafızama! hepsi birbirine karışacak diye. ve hala şu word belgesini açıp yazmaya karar verdiğimde, havadan sudan öylesine şeylerden bahsediyorum nedense! bu da işte benim parmaklarımı ve beynimi serbest bırakmamla alakalı. istiyorum ki akıp gitsin parmaklarım, ne istiyosa onu yazsınlar ama diğerleri kalıyor. galiba diğerlerini gerçekten sırasına oturtup, kurgulamam gerekiyor, öyle düşündüğümden kasılıp yazamıyorum.

Mesela çok enteresan, kavgalar ve bir sürü olayla dolu bir tanışma hikayesi var, şimdi ikiz çocukları var anlatacağım çiftin.okuyunca bayılacaksınız.

Sonraa, beni en çok etkileyen, hala düşündükçe ve uzaktan takip ettikçe, bir süre önce biraz müdahale de bile bulunmak zorunda kaldığım, 17 yaşında bir genç kızın kazayla hamile kalışının hikayesi var ki, gerçekten insan inanamıyor...hayat diyip geçiyorsun. yargılayıp,büyük konuştuğum ne varsa başıma geldi,herşey insanlar için diyerek karşı tarafa destek oluyorsun ama yüreğini çimdikliyor birşeyler...

Bir taksiye bindim, taksici bu ara sıra denk geldiğimiz, çok konuşan taksici amcalardan sağolsun. ilk başta normal konuşmalarla başladık, sonra bana nasıl taksici olmak zorunda kaldığını, neler yaşadığını bi anlattı ki, bildiğin telefonu ses kaydına aldım, gözlerimi belerttim, tek kelime etmeden dinlemeye başladım. onu nasıl yazmadan durabiliyorum anlamıyorum.

Bir iş yeri devretme hikayem var ki, bildiğin yedi sekiz sene hapis yatmaktan babam ve kocam sayesinde kıl payı kurtuldum, zaten iş çevirmeyi hiç beceremem, hele detaylı işlerse, hiiiç... ve her zaman ki gibi elime yüzüme bulaştı. Hep böyle direklerden dönmüşümdür zaten, allah baba sonumu hayretsin ne diyeyim, onu da yazacağım bir ara.

Eh mayıs ayından temmuz ayına kadar süren ve maalesef sonrasında durulmak zorunda kalan, arkamızda 6 gencin ölümünü, yüzlerce kişinin yaralanmasını bıraktığımız bir gezi parkı protestosu var -ki bugün ölemem, merti bugün son kez görmüş olamam ne olur allahım diye yalvararak, gerçekten son günüm olduğunu düşündüğüm çok nadir ve inanılmaz günler yaşadım.

bir hikaye yazmaya başlamıştım yıllar önce, sonra işe başlayınca vakitsizlikten tamamen rafa kalktı, ona başlamak istiyorum... ve daha bir sürü şey. Şimdi bunları yazana kadar birinden birine bile başlayabilirdim ama yazının bir zamanı var... zamanı gelince o bana kendini yazdıracak biliyorum da acele ediyorum işte, neyse notlarımı aldığıma göre yatayım artık. Gerçi her gün bunlardan birini bugün yazayım diye uyanıp akşama kadar saçma sapan bloglarda gezinip, saatlerce kitap okuyup, yemek yapıp yatıyorum ama gece gündüz yazı yazma planlarıyla yatıp kalkıp hala iki satır yazamadım ya ona yanıyorum. Neyse biraz zaman geçsin bakalım ne zaman hangisi yaz beni diye beni yerimden fırlatıcak. Kahve yapayım en iyisi uykum kaçtı...

Pazartesi

Valla Evlenmişiz!



Mertomm ne de şaşkındık 1 sene 3 ay önce bu gün bu saatlerde,
Sen beni üzerimde ki gelinlikle sabahın dördünde fındıklının o yokuşunda evin anahtarını almak için kovalayıp, son anda yetişen gruptan dayağını yedikten sonra, evimizin kapısından girip o düğün hengamesini ardımızdan bıraktığımız için mutlu, bir o kadar yorgun şekilde birbirimizin suratina ne de şaşkın bakmıştık.

Şimdi bir koca yıl, üç ay geçirmişiz aynı yastıkta, 455 gün, 15 ay kocca koca... Ben bir iş yeri eskittim sen bir araba bu arada. Peşimizden evlenenler, nişanlananlar geldi. Çocuk haberleri ile mutlu olduk bizden önce evlenenlerin, belki imrenmişizdir bile onlara. Hem şu anda bu düşünceden korkup, hem de ne kadar güzel olabileceğini düşündük beraber, sonra bi vazgeçtik, bi sırıttık, bi aman yok yok diye düşüncelerimizden kaçtık, bi göz göze geldik yine sırıttık… neyse ki şimdilik hala şu baş başa çift olmanın tadını çıkarmaktayız…

Sayısız film izledik sıkıcıydı çoğu geçtiğimiz senenin filmlerinin. Sayısız şişe boşaldı, binlerce bardak çay içildi, yüzlerce kez “oyyy” dediğimiz sofralar kuruldu yuvamızda..  Hoş sohbetlerle, kıyasıya ps yarışmalarıyla, dedikodularıyla, bi dolu dostu ağırladık, hatta daha bir çoğunu ağırlayamadık henüz. Ben yavaş yavaş öğrendim, yemek yapmayı, temizliği, sen söylendin, ben kızdım, kızdıkça hırslandım, hırslandıkça bir sürü şey öğrendim, evin düzenini oturtunca gururlandım kendimle. Yapabildikçe de şaşırdım, sonra annemden binlerce kez özür diledim, ailemi özledim ilk defa evlendikten sonra, hatta daha bir sevdim hepsini, herkesi ayrı ayrı. 

O kadar çok şey öğrendim, o kadar çok şey anladım ve bugüne kadar söylendiğinde saçma gelen o kadar çok şeye hak verir oldum ki, ağzımdan çıkan tüm o büyük kelimelerin havada uçuştuğunu gördüm... Yaşamadan bilinmiyor bazı şeyler, tecrübelerin yol göstermesi yeterli olmuyormuş işin içine girmeden. Allah bilir hiç birşey öğrenmemişimdir daha aslında... Korkuyorum ama biliyorum ki sana da, bu yuvaya da değer. Tecrübedir der geçeriz. Geçiririz, ne olursa...

Gerçi güldük de çok, arada kızdık hayata, kendimize, birbirimize, üzüldük, sinirlendik, yorulduk, biraktik. Sonra hep barıştık…hep sarıldık…başımıza gelen sıkıntılarda aslında birbirimize ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu ve el ele verince nasıl da üstesinden geldiğimizi görünce gururlandık… Ağlancak halimize kahkahalarla “ah kafamıza…” diyerek gülüp durduk çoğu zaman,en güzel anlardı belki, üzülmekle karışık o "bu halimiz ne yine, bi burnumuz çıkmaz mı b.ktan" düşüncesi ile gelen sinir bozulmaları ve bunu en güzel şekilde gülerek karşılamalar.

İşin özü paylaştık şu bir seneyi, hem de her anını, sonuna kadar. Çok iyi yapmışız be Mertim. İyi ki evlenmişiz, iyi ki nasıl olması gerekiyorsa öyle olmuş herşey. Tek bir saniyesini bile değişmem, keşke şunu da şöyle yapsaydık diyemem, başımıza her geleni hakettik belki bilirim ama çok da eğlendik, iyi ki iki ayağımız bir pabuca girecek kadar hızlı karar vermişiz, beş kuruşumuz yokken, bir anda, kimselere söylemeden ev tutup ortalığı ayaklandırmışız, iyi ki herşey alelacele olmuş…Ne güzel olmuş….

İnsan sevgiliyken tam olarak tanıyamıyormuş birbirini… Aynı evin içine girince çok başka oluyormuş herşey, zor, sorumluluk dolu, alışması zaman alan, çok zorlu bir süreç geçti… Belki de en zoru geçti… Ben tanıdığım bu adamı eskisinden daha bir çok sevdim, uyurken sarılmak istediğinde bir anda bütün vücudumu üstüme attığı için nefes alışım kesildiğinde sinirlensem de, yorgan çekişmesi yaparken deliye dönsem de, etrafa çoraplarını adeta izini bırakır gibi bıraktığında söylene söylene toparlasam da, eve gelişini, merdivenden sırıtarak çıkışına aşık oldum, sıkıştığımız zamanlar da çözümler bulmaya çalışırken hararetle “öyle de yaparız, böyle de olur, hallederiz be aşkım!” diyerek bir anda sarılmalarımızı çok çok sevdim… Evimize ufacıkta olsa bir çerçeve, herhangi değişik bir şey aldığımızda onu nereye koyarsak daha güzel olur diye karar veremeyip bütün evi dolaştığımızda ki heyecana bayıldım. Sabah kahvaltılarına, evi döndürmeye çalışmalarımıza, iyi bir takım olmamıza ve bize tekrar aşık oldum.

Yaptığın tüm fedakarlıklar için, ara sıra kızsam da beni bugüne kadar ciddi boyutlarda hiç üzmediğin, mutlu olmam için elinden gelenin fazlasını yaptığın için, beni bu kadar çok sevdiğin için çok teşekkür ederim…

1 sene 3 ay geçmiş, çok değil bir evlilik için belki ama o kadar sıkıntılı ve zor zamanlar geçirince, girdiğimiz bu savaştan galip çıkmış gibi hissediyorum, herşey daha da güzel olacak, tamamen “oh be!” diyeceğimiz zamanlar çok yakın biliyorum ama yarattığın mucizeleri, bir evin tüm sorumluluğunu alıp, bana, eve, her yere bölünmeye ve kimseyi kırmamaya çalışmanı görmezden gelemediğim için yazıyorum bu yazıyı… 

Seni çok sevdim ben, iyi ki sevmişim. Aldığım tüm ani kararlar hep pişmanlıkla son bulsa da, sanırım yaptığım tek doğru bu oldu.  Yaşadığım 4 senenin hiçbir anını, dünyalara değişmem ama şu son bir seneyi unutmam mümkün değil… Dilerim en kötüsü bu olsun.
Teşekkür ederim kirpik herşey için, seni çok seviyorum.

Cumartesi

Ev Hanımı Oldum Ben!

İş yerini devrettiğimden beri evin içinde dönüp duruyorum genelde,bi o odayı değiştiriyorum, bi öbürünü,  bi taraflarla habire oynuyorum, birşeyler sipariş edip edip dekor yapıyorum kafamca. En son spor odası yaptığım odayı,çalışma ve yazı yazma odasına döndürdüm, şimdi de oradan yazıyorum burası haaarika!
Kocamıniçi sabah 11’de gittiği işten, saat 03:00 sularında yorgunluktan gebermiş olarak geldi ve yazı yazmak için kendime sipariş ettiğim çalışma masasını monte etmeye başladı, insan bu adamı sevmezde ne yapar! Bir de adet olmak üzereyim sanırım, hayatımda ilk defa erken geliyor bu sefer, ya da başka bir şey var bilemiyorum ama bugün gün boyunca telefonlarımla taciz ederek, dalaşıp durdum kendilerine…  çok çekilmez oluyorum bazı zamanlar kabul ama çok seviyorum be! Ondan başka beni çekecek kimse yok ki, makarasına uğraşıyorum işte. 

Sonra yalvarıyorum “merto dalaşamayacak mıyım ben seninle? Kavga edelim diye uğraşıyorum. İnsan bi sinir krizi falan geçirir!” “hayır kavga etmicem seninle çünkü ben iyi bir kocayım!” ölsünler senin yanaklarına…

1 seneden fazladır yazmıyorum, neler neler oldu püff… nasıl bugünü yakalayabilirim ki, evlendim, kardeşim evlendi, sinom nişanlandı, iş yerimi devrettim, kafe yandı, kayınpeder tarafımla bir miktar tuhaf ve komedi gerginlikler yaşadım, yaşıyorum. Bir de birkaç gün sonra kurban bayramı, yine nasılsınız napıyorsunuz derken ben yine saf saf konuşucam, sonra o konuşmalarım kim bilir nasıl geri dönüp gelicek bana , valla geriliyorum düşündükçe. Neyse Yeşim annem, ben, mert, kardeşimin düğünü için Eskişehir yollarına düştük, dönüşte de ne zaman nereye gideceğimizin belli olmadığı kısa süreli bir tatile çıktık, harikaydı. 1.evlilik yıldönümümüz hiç hayal ettiğim gibi olmadı ve biz hiç bir şey yapmadık, tribimden,laf sokmalarımdan ben öldüm yeminle 1 hafta, anlayacağın iyisiyle kötüsüyle yaşıyorum, uzun bir süredir ortalıkta yoktum. Şimdilerde f klavye kursuna başladım 1 ay kadar sürecek, sonrasında da annemin torpiliyle bir notere işe gireceğim. Olmayacak böyle bildiğin ev hanımı oldum, tüm gün çamaşır yıkıyorum, asıyorum, mutfağı topluyorum, salonla ve odalarla uğraşıyorum, akşama doğru kızlar arıyor ortak bir yerde buluşuyoruz, sohbet muhabbet, gece eve geliyorum yada kafeye geçiyorum. Sonra mertle eve dönüyoruz. Ertesi gün yine aynı terane…  


Aslında çok mutluyum hayatımdan, hele evime aşığım, bayılıyorum orasıyla burasıyla oynayayım, yeni bir şeyler alıp sil baştan yeniden düzenleyeyim falan deli eğleniyorum ama bir de maddi olarak daha rahat olsak ya da borçlarımız olmasa hiç çalışmak istemiyorum, gerçi  acilen halledilmesi gereken ve yoluna koymam gereken o kadar çok, o kadar çok iş var ki, bir türlü yapasım gelmiyor, bilemiyorum sebebini. Nedense hep popomuza bir şey girince hallediyoruz o acilen yapılması gereken işleri. Bakalım bu sefer ne olacak… Şimdilik durumlar bu.  İyiyiz yani… mutluyuz, sağlıklıyız şükür… ne diyeyim… Hı bir de insanın anneciğini anlaması muhtemelen hep ondan ayrıldığı zamanlara denk geliyormuş onu anladım ve çok pişmanım. Bir sonra ki yazım anneme olacak sanırım, kaç gündür, ağlaya zırlaya aklıma geldikçe notlar alıyorum, bu kadar çok seviyormuşum, niye ömrüm billah hep muhalefet olup, sürekli hırlaşmışım kadınla anlamıyorum… Ergenlik sancılarıma denk gelmiş herhal… Neyse yazdıkça yazasım geliyor, o konudan o konuya atlıyorum, görüşürüz…

Pazartesi

Karman çorman...

Zor işler valla, böyle bir gerginlik, bir korku, bir heyecan, karman çorman... isteme ve tanışma işini hallettik bir de nişanı atlatırsak oturup rahat rahat yazıcam... işe git, işten çık bilmem kimin yok kınasına git, yok düğününe git, yok oraya koştur, azıcık kendimize zaman ayıralım, şöyle bir yayılalım, dinlenelim, başbaşa kalalım desek vakit yok... aaa kaçsaymışım keşke içim şişti, bir de sevmiyorum ki böyle adetiydi püsürüydü işleri. Bana kalsa basıcam nikahı oturucam aşağı, gelen, giden, arayan, soran olursa "bende geçenlerde evlendim falan işte canım napalım iş güç ev koşturuyoruz" diye muhabbet arasında haber vericem, o kadar fenalıklar bastı. Bir de iş ile ilgili halledilmesi gerekenler var, kampanya, reklam olayları, aktiviteleri, diyetisyeni, yılbaşı eğlencesi, e ay sonu geliyor, aralık ne lanet aymışsın, elde avuçta hiç bişey yok, dünya kadar ödemem var, sonra aklıma takılanlar, düşünmeden edemediklerim ve sırf bu yüzden nefes aldırmayan olaylar var ki beynim bir tarafımdan çıktı çıkacak. Ne elbise giyicem, nerde nişan yapıcaz, tanışma fasılları, isteme gümbürtüsü, bir kıyamet, ne olduğunu bile anlamıyorum, her seferinde bir an bi yerde uyuya kaldım da rüya gördüm gibi hissediyorum falan filan fistan işte... Neyse işte böyle, arada haberdar ediyim, sonra rahat rahat hissederek, zaman bulur bulmaz detaylarıyla yazıcam, bakma çok söyleniyorum da, aslında dışardan bakınca çok eğlenceliydi, sadece ben biraz fazla geriliyorum herhalde. Kafamın dibi yara oldu lan kaçıp varayım ben bu adama en iyisi.

Çarşamba

Kabul bazen fazla kıskancım. banane.

Geçen aylarda sevgilimle kendime masaj seansı almıştım, dedik bu hafta gidelim, önce aradım rezervasyon yaptırdım, sonra birden aklıma geldi telefon ettim, "merhabalar ben demin rezervasyon yaptırdım ama bir kaç sorum olacaktı, masaj da kadına kadın, erkeğe erkek mi masaj yapıyor acaba?" "hayır efendim masörlerimizin hepsi bayan" hay koyim! "hıı anladım peki masaj seansları tek kişilik mi yoksa çift olarak girebiliyor muyuz?" "tek kişi alıyoruz efendim" "haaaa" diye bi ses çıkıvermiş benden, anlayamadım nerden geldiğini neyse, sinir bastııı, sıcak bastıı, aklına ne geliyosa bastı bana, düşünemiyorum yani, ben... beeen... ben sevgilimi yoğursun diye kendi elimlee elin karısına emanet edicem, beeeen... gerçi sevgilide baya bi heveslenmişti ama önce mesaj attım, "aşkım sen masaj yaptıramıyorsun, bizi beklersin çıkana kadar" diye, hemen aradı "neden hayatııım?" çünküü, hani kendimede bok sürdüremem, nasıl desem diye çırpınıyorum, "çünküüü ıııı, masaja tek kişi alıyolarmış!" "e olsun aşkım nolucak", "nasıl nolucak be, masajıda kadınlar yapıyomuş!!" "e hayatım yani ne olmuş.." "ya bana bak masaj odası tek kişilik olsa, ben oraya üstümde bi havluyla anadan doğma giricek olsam, masajı yapanda erkek olsa sen bana yaptırır mısın?" "tabii ki hayır saçmalama ama aynı şey....." "tamam konu kapanmıştır bende sana yaptıramam hiç kusura bakma" "tamam hayatım peki tamam" "oldu o zaman öptümm" "bende..." hah hah hah sırf verdiğim onca paraya acıdım he, neyse üç kuruş için o gerginliği çekemem, rahatlamaya gidicem ajda pekkan gibi gerim gerim geri dönücem, olmaz arkadaş ıçarım öyle işe.

Pazar

♥♥...En Güzel Hikayem...♥♥


Selamlar olsuuunn…
        
Al sana sürpriz...=)
Yok yok tamam dan dun konuya girmeyeceğim, önce azıcık sohbet edelim =)

Çok şey oldu yazmayalı.Çok şey de olmadı.Çok sustum.Çok konuştum susarken.Ve şimdi toparlamak lazım bu mevsimi.  

Aslında eve gelip kahvemle yalnız kalana kadar geçen süre içinde olan her şey “hayat”tı. 
Zorlu, zevkli, neşeli, düşünceli, görevli... Hepimizin içinde olduğu hayat işte! 
Yaşarken ağır gelen yanlarını kahkahaların taşıdığı, yaşayıp gittiğimiz ama herşeye rağmen güzel olan bir hayat... Şimdi bunca güzelliğe, bende hepiniz için güzel bir dilekle başlamalıyım...
Aşk dolu olsun ömrümüz emi... İyi ki yaşıyorum, iyi ki sevmişim,
 Teşekkür ederim Allah baba dedirtsin inşallah.... 



Sözcükleri severim ben…
Sözcükler beni sever mi ?
Bilemem… 

Cümlelerle ise aram sözcükler kadar iyi değildir, belki de bu yüzden hep deviririm cümleleri “Devrik cümle kullanıyorsun” diyenlere inat… Zaten yazar sıfatı oldum olası yakışmaz bana, yazan desek belki yakışacak ama yazar yakışmıyor işte… Yazmak ile yazmamak arasındaki o ince çizgi… Delilik ile akıllılık arasındaki ince çizgi gibi… Bir kere başladın mı bırakamayacağını bile bile başlamak…

Alışmış kişi, insan türleri arasında en tehlikeli olanıdır…Bir kere kalem ve kâğıt arasında sıcak bir ilişki kurulduysa ben yazmıyorum diyerek kenara çekilmek çok zordur…Gözlerimi ne zaman kapatsam, kelimeler uçuşuyor havada…Ne zaman çevreme baksam, kağıda dökülmeli bütün bu yaşananlar diyorum…Duymazlığa geliyorum, hiç oralı olmuyorum ama yine de sonuç değişmiyor…Bir kere yazma eylemi işlemişse kanına insanın, ne yapsan da kurtulamıyorsun işte... garip...

Neyse kısa kısa özet halinde geçeceğim bazı yerleri ki bundan sonra ki yazılara bugünden itibaren devam edebileyim. En son 1 temmuz da yazmışım, ne çok şey oldu… bugün 5 aralık Pazar, tam bir Pazar mikropluğu yaptım, dün gece yorgunluktan saat 23.00 gibi uyuyakalmışım, sabaha karşı 5 gibi bi kalktım, su içtim, biraz dolandım, 15 dk sonra tekrar yattım, kalktığımda saat 13:30 du, oooh ne güzel uyumuşum, sonra bir o tarafa dön, biraz bu tarafa dön, oooh canıma değsin daha da yatıcam diye diye saat oldu 15:30, kalktım kendime güzeeel bir kahvaltı hazırladım yayıldım koltuğa, kahvaltım bitti kahve yaptım yine yayıldım derken saat 19:00 gibi sevgili aradı, çocuklar geldi yemeğe gidiyoruz hadi hazırlan diye, öyle mayışığım, öyle gidesim yok ki, geçirdim eşofmanı, aldım bi sigara, bi telefonumu çıktım, azıcık makara muhabbet falan 2-3 saat oturdum geri döndüm, zaten aklım buradaydı, canım nasıl yazmak istiyordu anlatamam… Çoook yoğun bir sene geçirdik, hepsini yazmam lazımmm... 


Şimdi malum bizim gezmelerimiz tozmalarımız bitmez havalar güzelleşince, gerçi soğuk, sıcak farketmiyor ama malum güneş azıcık yüzünü gösterince başlıyoruz her hafta plana programa, bu senede fırsat siteleriyle başladık, bakıyoruz nerede gitmediğimiz yer var, ağva, polonezköy, şarköy, kilyos, alaçatı, antalya, derken gez gez doyamadık fakat muhteşem bir yaz geçirdik mayıstan ekim’e kadar, gerçi yaz 3 ay sürüyordu da o kadar keyife, zaman kavramını kaybedip yazı biraz uzatmışız, hem kabahat bizde mi canım, havalar soğumak bilmedi bir türlü, bak hala sadece serin, hani bi tatil daha yapılır ama annem kesin bacaklarımı caaart diye ayırır artık...=) neyse devam...=)


Neler mi oldu o arada, aklımda kalanlardan başlarsak, Kilyos’ta jet skiden bir miktar ters düşünce neslimin burnu kırıldı, ağva da ben elime çakmak çaktım, nasıl bir acı, bildiğin çakmağın altını üstünü kavrayamadım ve elime çakıverdim, alaçatı da gidiş ve dönüş yolunda küçük çaplı birer panik atak geçirdim, antalya’da koskoca tatil köyünün içinde kayboldum, oturdum gecenin bi körü hamağın içine, hüngür hüngür ağladım, ne telefonum yanımda, ne birini bulabiliyorum, her taraf bacaklarını ikiye ayırmak için yer kolladığım rus kızlarıyla dolu, sevgilim ortada yok. Beni uzaktan hamakta görünce “hayatıııım?” diye bağırışını duyduğum an nasıl böğüre böğüre koşup sarıldım. hay rezilim. Kaybolduuuum… seni bulamadıııım… böğğeee…Güle güle sarıldı tabii ne yapsın.neyse bi daha öldürsen gitmem oraya, kıskançlığımdan çatır çatır çatladım, başka yerde tatil yapılmıyor sanki, onlarda ki bacaksa bizde ki ne çok merak ediyorum, ne biçim tatildi yaaarab, şükür ki bitti.

En güzeli alaçatıydı, aslında ne alaçatı, ne de yeniden bir tatil hiç aklımızda yoktu ama bu iki günlük kaçma olayının birkaç gece öncesinde oturup oyun oynadık, kaybeden kazanana bir sürpriz yapıcak diye de iddiaya girdik, eh tabii ki ben kaybettim ve nasıl bir sürpriz yapsam, naapsamm, ne yapsam diye düşünürken, internette geziniyordum ki gözüme alaçatı ilişti, önce otel arayıp belirttiğim tarihte yer olup olmadığını sordum, var dediler, o an rezervasyonu yaptırdım, sonra uçak ve otobüs fiyatlarıyla, tarihlerine baktım, hepsi müsait, hemen sevgiliyi aradım.

-Sana bir sürprizim var
-Neymiiiş
-Hani ben kaybettim ya oyunda hani bi sürpriz yapmam gerekiyordu
-evet
-tamam yapıyorum şimdi
-tamam yapp hadi söyle
-haftaya alaçatı marine palace’a gidiyoruz 2 günlüğüne, yerimizi ayırttım, sende iş programını ona göre ayarla,
-neeee..
-alaçatıya gidiyoruz
-nasıl gidiyoruz, daha yeni antalyadan geldik, nasıl gidicez.
-aaa basbaya işte, yeri ayırttım, her şey hazır, sen kendini ayarla yeter.

Kısa bir sessizlik… bir gülme sesi…

-halla halllaaa… deli misin aşkım sen?
-yahu sürpriz işte, sözüm vardı tuttum, tamam mı gidiyor muyuz?
-tekrar gülme sesi…tamam gidiyoruz.
-yiiihheeey

(iç sesim: yeşim abla ve annem kesin bizi 85 parça yemek setine dönüştürücek, öyle böyle parçalamıcaklar, yandık ama hadi bakalım…)

Allahtan bizi seviyorlar, sorumluluklarımızı bir kenara atıp kendimizi gezmeye, tozmaya verdiğimiz o zamanlarda seslerini çıkarmayan, her defasında bizi kocaman bir kucak ve güleryüzle karşılayan ailelerimize çoook büyük bir teşekkür borcum var, hatta öperim bile! =)

Atladık otobüse, birkaç saat geçmişti ki bana bir şeyler olmaya başladı, nefes alamıyorum, gözümü açıyorum, kapıyorum, bi tarafa dönüyorum, bir bu tarafa yok… nefes alamıyorum, midem bulanıyor, “istesem de inemem, istesemde inemem” diye beynimde bir ses çınlıyor, saat sabahın 4’ü, otobandayız, otobüsün içi dahil her yer kapkaranlık, fenalaşıyorum, sevgili uyuyor.

-mert. Meeert. Meeeeeert!
-hı ne ne ne oldu!
-bana bir şeyler oluyor, nefes alamıyorum, çok kötüyüm.
-Aşkım gel, gel bak, gel kafanı koy şuraya, gel kapa gözünü uyu, bi kaç saat sonra varıcaz, bişeyin kalmaz hadi uyu.

Deniyorum ama yok, uyuyamıyorum, resmen oksijenim bitiyor. Kesin ölücem allahım burada, yada daha kötüsü ölmeyip beyin kanaması falan geçiricem! Beni izmire eğitime gidiyor sanan babamda eğer iyileşirsem, iyileşince kesin öldürücek, hani her türlü ölücem .! içimden ne küfürler yağdırıyorum kendime, salak salak gerzek, aklına soktuğumun dangalağı, yeşim abla demedi mi sana, “nereye para vermiyosunuz kızım, gitmeyin otobüsle o kadar yolu, gidin uçakla” demedi mi kadın. Dedi. Sen ne yaptın?! Otobüs yolculuğu eğlenceli olur, bu seferlik böyle olsun dedin de ne oldu! Geber şimdi burada! al…all… Ne dualar ediyorum, nasıl dualar ediyorum, en sonunda dayanamadım kaptanın yanına indim, “ne olur durun, 1 dk durun iyi değilim lütfen durabilir miyiiiiz?!” duruyoruz, otobüsten indiğim gibi kusmaya başlıyorum, rezil oldum, adam beni ilk defa kusarken gördü, hayatta öpmez daha beni diye düşüne düşüne bitiyor,  merte dönüyorum,

-allahını seversen binmeyelim, ne olursun, bindirme beni bu otobüse,
 ölücem ben dayanamam daha fazla ne olur binmeyelim

-yavrum nasıl binmeyelim ya, otobanın ortasındayız, ne yapıcaz binmeyip,
 kurdu kuşu yer kızım bizi burada, hadi gel uyursun biraz kendine gelirsin hadi gel

 -ne olursuuuuuuuuun! diye ağlaya zırlaya bindim otobüse, bir süre sonrada uyuya kalmışım, uyandığımda varmıştık şükür ki. Bir hastaneye falan gittik, bronşlarım dolmuş, oksijen verdiler, rahatladım azıcık, o andan sonrası da güzeldi işte, çoook güzeldi…


Bir kere alaçatı muhteşem bir yer, bir dahakine 2 günlük değil daha uzun gidip keyfini çıkarıcam mutlaka.

Dar parke sokaklar… Sokaklarda masalar….
Masaların üstünde mumlar, çiçekler….
Kimi tahta sandalyeleri kırmızıya, yeşile, maviye boyamış, aynı renklerde yastıklarla desteklemiş.
Küçük küçük butikler.. Her yerden sakin sakin müzikler geliyor
Neşeli…Romantik…  


Bir de biz sezon zamanı değil de sezon bittiği sıralar da gittiğimiz için daha bir sakindi, böyle neşeli, romantik, güzel bir 2 gün geçirip geri geldik, zaten son tatilimizdi, iyi ki gitmişiz.


Gelir gelmez de bir koşturmaya girdik ki sorma, daha önce de yazmıştım iş kuruyorum diye, işte onun koşturması başladı gelir gelmez, mertomla beraber, resmi daireler, evraklar, vergi levhası, faaliyet belgesi, ruhsatı derken bi 20 gün kadar onlara koşturduk.

Resmi dairelerde işlemler bitti, her şey hazır hale geldi, bu sefer tadilat başladı bir 15 gün kadar o sürdü, sonra tadilat bitti alışveriş başladı, yine bi iki hafta kadar da o sürdü o eksik, bu eksik diyerek, sonra temizlik, antrenör bulma, hep beraber eğitime girme, eğitim bitince oryantasyon’a girme derken 
2 ay gibi bir zaman da iş yeri için her şey hazırdı.

1 kasım da kapılarımızı açtık, ilk günlerde müşteri geldiğinde resmen sesimin titremesinden konuşamıyordum bile ama şimdi daha rahatım tabii. Allahtan beraber çalıştığım arkadaşlarımda
 o kadar sahiplenici ve yardımcılar ki, çok fazla tedirginlik yaşamıyorum.

Neyse kapıları açtık ama daha açılış partisi yapmamıştık, bu seferde onun koşturmacası başladı. şirket ayarla, dışarıya balon süslemeleri, afişler yaptır, dağıtılacak olan hediyeleri hazırla, ikramlarıydı, pastasıydı derken 19 kasım sabahı geldi çattı. Açılış var diye sabahın körü, koştur koştur kuaföre gittim, bi fön, az makyaj, bi oje tazelemesi, tamamım. Bir yandan telefon çalıyor sürekli, balonlar, pasta, yiyecekler, salon hazırlığı… 
                                                                                                                                                                      
Ofise vardığımda hazır her şey, fişek gibi iki antrenörüm, annem ve sevgilim her şeyi halletmişler, biraz olsun rahatlıyorum ama gerginim, pasta ve kurabiyeler geliyor, annemlerin hazırladıklarıyla pastaneden gelenler birleşince, herhalde tüm bağdat caddesi şubeye yığılsa koymaz, o derece bir görüntü çıkıyor ortaya, nasıl böyle düşünmeden, hesaplamadan iş yapıyorum bazen. Viledaya kafamı geçirip kendimi boğasım geliyor ara sıra =)

Kapı çalmaya başlıyor bir süre sonra, insanlar geliyor yavaş yavaş, bir seviniyorum ki ortalık canlanmaya başlayınca ama zaman geçtikçe iş çığırından çıkıyor, içerisi kalabalık, tanıdıklarımız, tanımadıklarımız, arkadaşlarımız, akrabalarımız derken bu sefer açılışı görüp merak eden müşterilerde gelmeye başlayınca nereye koşturacağımızı şaşırıyoruz, umduğumuzdan kalabalık ve hareketli geçti. Neyse ki pasta kesilmesinden sonra biraz sakinleştik… saat 17:00 gibi de tamamen durulduk, ortalığı biraz toparladıktan sonra uzanıyorum koltuğa, alıyorum bir papatya çayı, keyfini çıkarıyorum günün… 

Ne kadar güzeldi, teşekkür ediyorum ricamı kırmayarak gelen herkese… Ne kadar yorgun olursak olalım, her şeye değdi, böyle cümbüş bir açılış beklemiyordum açıkçası…




Ama tabii gün bitmiş değil, önce bir miniğin doğum günü, sonra kuzenimin düğünü, sonra da sevgilimle baş başa yapacağımız bir “oh bee bitti…” kutlaması var… neyse ki düğünü iptal ederek biraz dinlendim. Saat 19:00 civarı ofisten alınıyorum ve doğum gününün olduğu eve gidiyoruz, sevdiceğimin kuzeni olan minik ve arkadaşları ortalıkta çığlık çığlığa koşuşuyorlar, teyzeleri öpüyorum, sonra salona gidip anneanneyi öpüyorum,
 o arada anneanne beni orada ki diğer misafirlere tanıştırıyor,

        -Bu da benim gelin, mertin kız arkadaşı, inşallah artık bi kaç haftaya takarız yüzüğü.

Önce kendi etrafımda bir tur atıyorum ama saklanacak bir yer bulamayınca odadan kaçıyorum. Hırr nasıl utandım. =)

Biraz yemek, bir çay falan derken iyice dinlendim, kendime geldim ama ağırlık çöküyor iyice, acaba şu kutlama gecesini başka zaman mı yapsak diye düşünürken mert kalkalım diyor ve kalkıyoruz, önce üstünü değiştirmesi için eve uğruyoruz ve sonra çoktandır gidemediğimiz ve uzun zamandır da bi bahane bulsakta gitsek diye beklediğimiz nispet’e gidiyoruz, ilk defa baş başa bora öztoprak dinleyip, aşk meşk tazeleyip eğleneceğiz…

İlk yarı aynı umduğum gibi geçiyor, müthiş bir ses, harika müzikler, bir yandan söylüyor, bir yandan yerimizde oynuyor eğleniyoruz. İyi ki gelmişiz, insanın hakikaten ara sıra ihtiyacı oluyor.Bora Öztoprak söylüyor biz eşlik ediyoruz, önce bir votka söyledim, baktım ağzımın tadı bozuluyor, bari dedim bira söyliyim bi tane, bütün gece onunla oyalanırım ama alkol sevmiyorum fazla, o da keyfimi kaçırınca en iyisi dedim kola söyliyim, bir yanda kolam, bi yanımda sevgili, karşımda bora öztoprak ve şarkıları, gece nasıl keyifli… o yorgunluğa rağmen nasıl güzel… Seni seviyorum şarkısını bekliyorum sevgilime sımsıkı sarılıp dans etmek için ve sonunda çalıyor, kalkıyoruz, başlıyoruz dans etmeye, göz göze, birbirimize söyleye söyleye ve sahnede bora öztoprak bir anons yapıyor.
-Kimse heveslenmesin bu şarkı sadece duygu ve mert için bu gece.

Bi an şaşırıyorum,sonra dönüp teşekkür ediyorum, devam ediyoruz dans etmeye.
Tekrar bir anons geliyor, “Aslında bu gece önemli bir duyurum var, bu şarkıda kimileri aşkını itiraf etti, kimileri hasretini, kimileri de evlenme teklif etti…” diyor benim keyfim kaçıyor, çünkü ne zaman oraya gitsek ve ne zaman bizim şarkımız çalsa biri birine evlenme teklif ediyor ve şarkımda o an ki romantik halimizde birden bire son buluyor. Yine biri birine evlenme teklif edicek, başlıyorum mızmızlanmaya, ne güzel de sarılmış, gözgöze şarkıyı söylüyorduk. Uyuz oluyorum uyuuuuzzz.

-Bu sefer olmasın ya! Bu sefer olmasın bari! Bu bizim şarkımız ama of be.
-Aşkım boşver ne olucak gel biz dans edelim.
-Yahu ne edicem elalemin evlenme teklifinde dans aman otur.
-Ya aşkım gel dans edelim boşver. Dediği için sevgilim yeniden ayağa kalkıyorum ki

Bora öztoprak devam ediyor. 
“Gerçi ben bu evlilik konusunda mert kardeşimin fikrini almak istiyorum.”  Yemin ederim beynim o saniyeden itibaren kendini olup biteni algılama durumuna kapattı. Resmen yavaş çekimde izliyorum olanı biteni, mikrofon sahneden yavaaaaş yaaavaaş havada süzülerek mert’e geçiyor, ben olduğum gibi sandalyeye çöküyorum hemde öyle normal oturma değil, sanki diz kapaklarımın arkasından biri ip çekti, küt diye oturuyorum sandalyeye, öyle boş boş metre bakıyorum,
 mert elinde mikrofon önce bir süre bana bakıyor, duruyor, sonra birden.

-Benimle yaşlanmaya var mısın?
-ne?

-Benimle evlenir misin?

Sahne: Duymuyoruuuuz!

-Benimle evlenir misin?

Sahne: Duymuyoruuuuuz!
Seyirciler: oooooaaaaaaaauuuuuuuuuu!! Şakşakşakşakşakaşak!

Ben:hıhıhıhıhıhı,evetevetevetevet, allahım yardım et.

Neler geveliyorum, neler düşünüyorum belli değil. Nasıl çişim geldi, olmaz olmaz olacağı tuttu, ölücem, o her “benimle evlenir misin” diye soruşunda bir bayılıcam ki öyle böyle değil.

Tekrar sahne: Duyamıyoruuuuuuz!

-Benimle evlenir misiiiin?

Sahne: Kıza uzatsana olum mikrofonu cevap versin.

Mikrofon bana uzanıyor ama küçük çaplı bir kalp krizi geçiriyorum tahmini, sesim çıkmıyor, kendi kendime kafamı sallayıp geveliyorum, saçımın diplerinde, yeni çıkmaya hazırlanan, 
minik kıl hücreleri bile titriyor o derece kendimden geçtim.

-eveiit….
Nasıl kısık, nasıl ciyak çıkıyor sesim, bayıldım bayılıcam.

Sahne: Duymuyoruuuz!

-Eveiiiiit.

Sahne: Duymuyoruuuuuz!

-Eveet!

Sahne: Şahit miyiz nispeeeeeet!!
Nispet ahalisi: Şahidiiiiiiiiiiiiiiiiiz!

Sahne: Şahit miyiz nispeeeeeet!!
Nispet ahalisi: Şahidiiiiiiiiiiiiiiiiiz!

Sahne: Şahit miyiz nispeeeeeet!!
Nispet ahalisi: Şahidiiiiiiiiiiiiiiiiiz!
OoUuUUuuuuuuuaaa! şakşakşakşakşakşak! 


Bir alkış kıyamet, mert aldığı yüzüğü çıkartıyor, parmağıma takıyor, bakıyorum öyle, bi ona, bi yüzüğe, bi ona, bi yüzüğe, o sırada arkadan birileri saçımı, sırtımı okşuyor, masalardan “helal olsun kardeşim sanaaaa” “helal olsun beaaa”  naraları, tebrikler, içki tokuşturmaları geliyor, bir 10 saniye sonra kafamı kaldırıyorum ki, mert’in annesi, annesinin arkadaşları, herkes orada, onlarla gözgöze geliyorum, başlıyorum ağlamaya, onlar da ağlıyormuş zaten, önce o şoktan sıyrılıp kalkıp sevdiğime sarılıyorum sımsıkı, kalıyoruz bir süre öyle, sonra yeşim ve deniz ablaya sarılıyorum, bir on dakika sonra yavaş yavaş sakinleşiyor ortam, yerimize oturuyoruz, kafamı omzuna koyuyorum, kalıyorum öyle bir süre. Herhalde ben burada uyuyakaldım falan, tuhaf bir rüya gördüm böyle gümbürtü vardı baya, insanlar, alkışlar, ben ortada kalmışım o anda uyandım... Resmen öyle bir rüya görmüşüm gibi hissediyorum, öyle inanılmaz bir 15 dk geçirdim ki aklım almıyor olanı biteni, onca gümbürtü, alkış, kıyamet… nasıl bir andı, ne oldu, kime oldu, resmen hiç bir şey hatırlamadığımı fark ediyorum, şok dedikleri bu olsa gerek…

Hayatımın en güzel 2 senesini geçtim, en muhteşem gecesini yaşattı aşık olduğum adam bana o gece… oradan çıkıp eve geçtiğimizde daha anca geliyordu her şey gözümün önüne, konuşup konuşup güldük bütün gece.

-ilk benimle yaşlanmaya var mısın? Çok mu komik oldu ya.

-ıııı…yooo… yok ya… kıskıskıskıskıs

-Salak oldum yemin ederim, öyle bakakaldım sana, bi kafa sallama bi evetevetevetevet diye geveleme geldi. Hiç es vermeden hıhıhıhıevetevetevet dediğimi hatırlıyorum sadece.

-Benim için delilikti hani bir daha yap desen yapamam o kadar insanın içinde. Ama bilemedim işte bu gece baş başa kalınca mı yapsam, orada mı yapsam, sonunda sabırsızlandım hemen vermek istedim yüzüğü napıyım.

-İyi ki öyle yaptın, ben sevmem, tantana istemem diyodum ama çok güzel oldu, çok çok güzel oldu, inanılmazdı.

-Vallaaa?

-Evet çok güzeldi, her şey harikaydı. Ben seninle mi yaşlancam şimdi?

-hı hı…

-hani böyle memelerim dizlerime değincede seveceksin beni öyle mi?

-hı hııı…

-ııııııııııı yalannnn..

-seni çok seviyorum, çok seviyorummm!!

-bende seni çok seviyorum…çok…


Ve şimdi bugüne gelirsek, gündemimiz, isteme, nişan nerede, nasıl, ne zaman olacak, kimler gelecek, nasıl yapılacak..Korkuyor muyum? Korku değilde, bir gerginlik yapıştı üzerime, bir yandan ailelerimizi hiç kırmadan onlarında isteği doğrultusunda hareket etmek istiyoruz, e bazen düşünceler uymuyor, bu sefer susuyoruz peki tamam onlar halletsinler diyerek, bir taraftan içimize sinmiyor, diğer taraftan incinmesinler düşüncesi… Neyse geçicek biliyorum.  Güzel günler bunlar. Biz biraz gerginiz, belki biraz sabırsız, belki gerek duymuyoruz bunca şeye ama tabii aileler girince işin içine, adetidir, püsürüdür de uygulanmaya başlıyor haliyle… Yoksa bana kalsa ben o gece, o teklifle, o yüzükle, o ciğerime sokarcasına sarılmayla zaten evlendim sevdiğim adamla.

Yeni bir yol başındayız şimdi, işte, aşkta, hayatta…
Bundan 2 sene önce, tertemiz bir sayfayı sevgilimihayatıma dahil ettiğim gün açmıştım, bundan sonra yazacağım her kelimede içimden onun adını da anmayı dileyerek…her anımda olsun, yazımda, kışımda, hayalimde, kalemimde…herşeyimde olsun istedim…Öyle de oldu…çoook kötü zamanlarımız oldu, ne badireler atlattık diyemem, sıkıntılı zamanlarımızda oldu elbet ama birbirimizi hep bir şekilde idare etmeyi bildik biz, çok yaralamadan, incitmeden atlatmaya çalıştık ne geldiyse önümüze…şimdi ise güzel şeyler oluyor, heyecanlandıran, korkutan, nasıl olacak diye düşündüren ama her durumda gülümseten şeyler…İki insanın birbirini oldukları gibi, yürekten sevmesi ve bir o kadar da güvenmesi kadar güzel bir şey yok sanırım bu hayatta...Para pul, varlık, gelen, giden,vs...Olduğu gibi, tertemiz yaşanan bir aşktan ve güvenden daha kıymetli olamıyor hiç bir zaman....

Buraya kadar bu yazıyı okudunuz mu? 
Eğer okuyup hâlâ ucunu bucağını kaybetmediyseniz, vallahi çok iyi bir okursunuz. Kısa cümleler kuramıyorum ben.Yazım işaretlerinden en çok virgülü seviyorum. Bir de tırnak işaretini...

İnsanın kendi kararlarını vererek yaşayabilmesi güzel şey. Belki de bu yüzden bunca zamana kadar yaşadığım, güzel bir hayattı. Pişman değilim. Düştüm kalktım, kavga ettim, sevdim, kaçtım, başardım, kaybettim... 
Ama çok eğlendim... Üstelik hepsi benim tercihimdi.

Hı birde üç noktayı seviyorum…

Ve şimdi aşk’a dair, yada bize dair ne yazsam az artık, yetersiz, 
“çok” diyorum her şeye, çok seviyorum…çok aşığım…çok çok… 
ama çok bilse ne kadar az kaldığını üzülürdü eminim…
Farklı bir şey işte, belki de bu yüzden yazmıyordum aylardır, yetmiyor söylediklerim, ne kendime, ne anlatmak istediklerime…O yüzden bu yazıyı burada sonlandırıyorum…


Mert'ime...
                                                                                                                                                                             Ve şimdi neysem biraz sen...                                                                         
Sevince hakikaten, farkında olmadan biraz da o oluyormuş her insan… 
Seni tanıdığım güne, bizi onca fırsat ve ortak alan varken tam zamanında bir araya getiren kadere, hepsine şükürler olsun binlerce kez. Bir gün bile pişman olmadım seni bu denli çok sevdiğime, aksine aynı o şarkıda ki gibi, “Her günün akşamında…” daha bir çok sevdim… çok çok sevdim… 
Sevildim de biliyorum, günün iki öğünü bıkmadan usanmadan sorsam da sana, yine de biliyorum işte... 


Gülmekle ağlamak arasında incecik bir çizgi var adını andığım zaman hissettiklerimde… Gülüşün, kirpiklerin…Elimi tutuşun… Dudağının o köşesinde ki minik ben... Sarılışın, alnımdan öpüşün…
Dünyalara değişmeyeceğim adam… 
Sevdiğim adam…
İyi ki varsın…İyi ki seninim… 
İyi ki biziz, başka türlü, çok eksik, çok yarım olurmuş... 
Bazı şeyler değişmiyor işte, hızla değişen sokaklara, saçlara, insanlara rağmen, bir insanın yüreğiyse sevdiğin değişmiyor... 




Teşekkür ederim böyle baktığın için...
Teşekkürler aklımda kaldığın için...
Karanlıktan korkmuyorum eskisi gibi,
Senin yanın en aydınlık, beyaz benim için...






















Nasıl da paylaşıyor insan isterse,
Nasıl da birmiş meğer hasretler,
Nasıl da mecburmuşuz sabretmeye,
Sevmeye...Öğrenmeye...