Ne kadar uzun olmuş yazmayalı. Selamlar olsun...
Bu yazı biraz uzun olabilir kusura kalmayın :), o kadar çok şey var ki yazacak...
Bugün itibari ile 28. haftada, koca bir göbek, kaburgaya girmiş bir kafa, leğen kemiğim civarlarında kıpırdanan parmaklar, acıyla karışık gıdıklanma hissi, üçlü sektirmeler şeklinde gelen tekmeler, şişmiş ayaklar, kalçamda nereye oturacağımı şaşırdığım bir siyatik ağrı ve yanan hatta ağzımdan alevler çıkartabileceğim bir mide ile burdayım. Bunlar pek problem değil bir şekilde idare ediyoruz da, hani o bıçakların altına yatıp da, korkudan öldüğüm halde herşeyi göze alıp yaptırdığım burnum var ya, işte o aynı miss piggy'e döndürdü beni. Her yerim şişsin ama niye burnum şişiyor? Ben bir gün hamile kalayım da o yaptıkları hokka gibin burnum miss piggy olsun mu dedim, bugünler için miydi bütün o çektiklerim, çok asabım bozuluyor he.
Bunların hesabını soracağım pirinç, ben bunları yazarken kendisi muhtemelen "bambaleyyoo..." tınıları eşliğinde göbek deliğimin oralarda samba yapıyor, nasıl oynamak nasıl oynamak ama galiba hamileliğin en keyifli, en güzel tarafı şu hareketler. İnsana herşeyi unutturuyor...
Bu sene pirinçsiz son ve pirinçle ilk tatilimize çıktık, uzun yol hamileler için biraz sıkıntılı bir durummuş, özellikle uzun süre oturmak ayaklarda aşırı şişmelere ve keskin bel ağrılarına sebep oluyor. Bu yüzden toplamda 11 saat sürecek olan istanbul-fethiye yolculuğumuzu ikiye böldük, hem bahane oldu, hem de çok yorucu olmadı. Malum kardeşim eskişehir'de evli, buradan direk 4 saatte eskişehir'e gittik, iki gün kaldık, hem hasret giderdik, hem dinlendik, iki günün sonunda da 6 saatte fethiye'ye vardık. Şahane bir tatildi, çok keyifliydi, eğer biraz daha sağlıklı hissedebilseydim daha güzel olacaktı tabii ama rahim boyutum göğüs kafesime dayandığından zaten nefes almakta oldukça güçlük çekiyordum, vücudumu ise göbeğimin ve kendi normal kilomun ağırlığından dolayı taşımakta zorlanıyordum, bu sebepten 42 derece sıcakta, çoğu zaman nefes alamayarak, denize girmesi problem değil de, o çakıllar ayağıma batarken bir de vuran dalgalarla boğuşarak çıkmaya çalışmak baya baya zorladı. Dışarıdan bakıldığında komik bir görüntü olsa da :) hiç hoş değil di gerçekten :).
Bir de nedenini anlamadığım bir panik atak başlamıştı zaten son altı aydır, metrobüse bile binemiyor, kapalı yerde asla kalamıyordum, herşeyden korkar halde, tuhaf tuhaf tahammül edemediğim ama engelleyemediğim bir durum. Tatil yerimiz tabii ki kapalı değildi fakat bu sefer de bilmediğim bir yere gitmek bir anda beni korkuttu, birşey olursa bebeğime nereye gideriz, ne yaparız, ölüdeniz'in dibinde iki dağ arasında bir yerdeyiz, ya burdan çıkamazsam gibi saçma sapan düşünceler üşüştükçe beynime çok zor bir kaç gün geçirdim. Bir de inat gibi, ilk otele yerleştiğimiz gece hani sivrisinek vızıldaması olur ya, yüzümde öyle birşey hissettim, normalde elini savurursun gider, ben tam elimi savururken aynı anda derin bir nefes almışım uyku sersemi, yüzümde ki ise sivri sinek değil kelebekmiş. Sen kaç burnuma! Hemde genzime kadar, tam gözümün hizasında bi yerde sıkıştı, çıkartamıyorum, nefes alamıyorum, ölmedi de mikrop, o içerde çırpınıyor, ben sabaha karşı saat 5, odada çırpınıyorum, herhalde bir on, on beş dakika savaşmışımdır, artık tansiyonum düştü o çırpındıkça, kılcal damarlarım zedelendi sanırım burnum kanamaya başladı, çöktüm yere, içimden geçen o kelebeğin oradan beynime gidip beni o gece orada öldüreceği idi ama oradan beyine yol yokmuş, zaten gidemezmiş heheeheh o anda bunu bilmediğim için tabii, ben burada ölücem diye ağlaya ağlaya merti uyandırdım, tatili bitirelim, evimize dönelim, boşver burayı, ben ölüp gidicem burada diyerek. Nasıl şanslıyım ki Mert gibi biriyle evlenmişim, senden kıymetli mi tamam çıkarız sabah yola, gel biraz uyuyalım falan diyerek beni sakinleştirdi, hani başka biri olsa, sen tutturdun diye tatile geldik, daha bu akşam vardık, nereye gidiyoruz, cart curt falan etse, ben garanti daha fazla panik olup daha kötüleşicektim, neyse ki sabaha biraz daha iyi uyandım, havuz, deniz falan derken zaman geçti de alıştım yavaş yavaş... Sonrası baya hızlı geçti zaten, fethiye'nin her yerini dolaştık, öyle sıcak öyle sıcaktı ki, sırf şu sıcaklar yüzünden ağustos ortası istanbul'dan kaçıp eylül'de dönme planları yapan ben, yağmurdan kaçarken doluya tutuldum çünkü tabii ki Akdeniz Marmara'dan daha nemliydi, ben alaçatı gibi hayal ettiğim için, o kısmı hesaplayamadığımdan inanılmaz bir nem ile baya başetmek zorunda kaldım. Gerçi tatil biterken de baya üzüldüm, öyle yada böyle çabucak geçiveriyor işte, dönüşte de aynı şekilde iki gün eskişehir yapıp öyle döndük istanbul'a, döner dönmez de kontrole gittik. Doktorum detaylı ultrason istemişti, pirincin tüm iç organlarının gelişimini görebilmek için, biraz araştırınca hem detaylı ultrason hem dört boyutlu ultrason'un yapıldığını öğrendim Sonomed'de, oraya gittik, hem de pirincin ilk defa yüzünü net olarak görebildik, ellerini, ellerini yüzüne koyuşunu, yatışını, o kadar inanılmaz birşey ki, onun içimde olduğuna zaten hala inanamıyorum. Bir hafta sonra tekrar bir detaylı ultrasonumuz var, bu sefer pirincin babasına mı yoksa bana mı benzediğini net olarak görebileceğiz,
Tatile gitmeden önce cep tipi bir dopler cihazı almıştık "Plusmed fetal dopler", tatile gittiğimiz zamanlar da pirincin hareketleri bu kadar kuvvetli değildi, yine hissediyordum ufak ufak ama böyle güm güm vurup da beni yerimden oynatmadığı için aklım hep ondaydı, ya bu kadar sıcak birşey yaparsa, ya çok yorulursam, zaten nefes almak da güçlük çekiyorum o da oksijensiz kalır mı, dayanamam ben 20 gün hiç bişey bilmeden diye düşünüp, doopler cihazını da yanımızda gezdirdik. Bebeğin hareketleri 20 ile 24. haftalar arasında artık rahatlıkla hissedilmeye başlanıyor ama ondan önce benim gibi pimpirikli anne adaylarının içini çok rahatlatan harika bir cihaz diyebilirim.
Gerçi bu kalp sesi dinleme cihazına artık ihtiyacım kalmadı, her gün, her sabah, her gece, oynaşıyoruz nasıl olsa, herhalde doğumdan sonra en çok bunları özleyeceğim, hala pek idrak edemesem de, hatta 2 ay sonra bir kızım olacağına inanamasam da, hissettiğim en muhteşem şey o patileri, popoyu, dönüşleri ve tıktıkları duymak. Hatta sırf bunun için Mert'e üzülüyorum, ne kadar heyecanlı olduğunu görüyorum, hareketlerini hissettiğimde hemen onu da çağırıyorum ve hissettiği an nasıl delirdiğini gördükçe, keşke o da benim gibi hissedip, yaşayabilse. Ama ne yapalım, bu da benim bonusum olsun, o kadar sıkıntıya acıcık daha fazla keyiflenebilirim herhalde hihihi.
Hazır daha fazla ağırlaşmadan ve halsizleşmeden, odamızı da aldık, seçtiğimiz odanın mobilyalarında biraz değişiklikler yaptık, önceden seçtiğimiz ve o çok pahalı olan odadan daha bile güzel oldu bu, ayrıca neredeyse yarı fiyatına geldi herşeyiyle beraber. Daha sonra emzirme koltuğu gibi olan bir berjerim zaten vardı, pirincin odasına perde için kumaş alırken berjerime de aynı kumaştan aldım, koltukla perde aynı desen de olacaklar, baaa-yıl-dım! Annem zaten çıldırmış gibi alışveriş yapıyor kızıma, elimizi cebimize attırmadılar anneanne, dede ikilisi, annemi ilk defa bu kadar heyecanlı ve eğlenirken görüyorum, sanki alışveriş yapmıyor da oyun oynuyor, deden ve anneannen gelirinin çoğunu sana ayırmış vaziyette ordan burdan ne bulurlarsa toplayıp toplayıp geliyorlar pirinçciğim, sende ileride bu satırları okursan eğer hemen git ve onlara kocaman bir öpücük ver olur mu, çünkü annen hala anne olacağını idrak edemediğinden olsa gerek, seni annenden daha heyecanla bekleyen koskocaman bir grup var burada. Hiç bir eksiğin kalmadı, hepsini hallettik, hatta fazla fazla bile var, bakalım nasıl sığdıracağız, bu hafta da odanın badanası yapıldı, şimdi tek eksiğimiz halı, abajur gibi ufak tefek aksesuarlar, bir de mobilyaları bekliyoruz, on güne kadar onlarda gelmiş olur sanırım, eh biz 8. aya girerken artık tamamen hazır olmuş seni bekliyor olacağız... O minicik çorapları elime aldıkça içim titriyor. Ne manyakça bir his. Şimdiden çocuk takip cihazlarına falan bakmaya başladım, okula başladığında vs. içimiz rahat olur diye düşünüyorum sonra kendi kendime oha diyorum. Yok artık zaman geçse iyi olacak, yoksa bu gidişle sen gelene kadar ben senin evleneceğin evi falan düzücem öyle gözüküyor, belki damadı bile içine yerleştirir seni öyle beklerim hehe.
Ve son olarak pirincin ismi artık belli, zaten aylar öncesinden belliydi de artık tam olarak kesinleşti, canımın içisi İnci'm... O minicik ayaklarına ölürüm! Seni bekliyoruz sabırsızlıkla, gelsen de öpmelere, koklamalara kıyamasak. Her ne kadar güdümlü terlik fırlatan anne potansiyelini içimde barındırsam da söz çok eğleneceğiz. Çünkü şu 7 aydır annene prensesler gibi davranan, bir dediğini iki etmeyen, sen karnıma koyduğu eline tekmeyi bastığın an sevincinden çığlıkla karışık kahkahalar atan, her akşam karnımı öpen, sana seslenen, seninle konuşan, sırf sen karnımdasın diye her akşam ağrıyan belime, sırtıma masajlar yapan bir baban var...Düşün bana prensesler gibi davranıyorsa, kim bilir seni nasıl sevicek... Beklemedeyiz bir -ki....aylavyu...
Cuma
Perşembe
Pirinç ile 13. Hafta
Bugün itibari ile tam olarak 13 haftayı doldurmuş bulunuyoruz. Çok zor bir 8 hafta geçirdim, bol mide bulantılı, koku aldığım her yere kusmalı, iç organlarımdan başlayıp ayak tabanlarımdan çıkan alevlerle, ağlama krizleri ve sinir harbiyle dolu, sinir bozucu ve gerçekten sıkıntılı geçti. Şu sıralar biraz hafifleyip rahatlasam da şimdi bunu yazarken bile devam eden bir mide bulantım var ki, sürekli birinin boğazımda tüy gezdiriyormuş hissi ve her mutfağa girişimde aldığım berbat kokular -ki mutfakta yemek pişmiyor, hiç birşey yapılmıyor, buna rağmen o kokuların nereden geldiğini bir türlü anlamıyorum, ama bu iki his gerçekten psikolojimi bozdu desem yeri.
Bu sabah süper kalktım diyorum oh gezerim, alışveriş yaparım, arkadaşlarımla buluşurum, plan üstüne plan derken, çubuk krakerlerime kavuşmak üzere mutfağa girmemle öğürerek geri kaçmam bir oluyor, tamamen psikolojik artık, mutfak tikim oldu. Bunun dışında, iki haftada bir kontrollere gidiyoruz sevgili Mert baba ile beraber. Mert beni hiç birşey de yalnız bırakmıyor, bir dediğimi iki etmiyor, evin için de o kadar yardımcı ki anlatamam, bunlar bizim mert efendiden hiç beklemediğimiz performanslar olduğu için her defasında şükrediyorum, harika bir baba olacak zannımca. E tabii iyi dinlenen, bol bol uyuyan, hiç bir ev işine elini sürmeyen, hiç üzülmeyen, prensesler gibi bebeğini bekleyen bir annenin pirinci olarak bizim ki de babasının bu yardımlarının hakkını veriyor ve her ultrason kontrolünde bir hareketler, bisiklet çevirmeler, yok taklalar içeride, zevkten ölüyoruz onu öyle gördükçe, her defasında da videoya çekiyoruz her hareketini. Böyle görüncede diyorum değer be pirinçciğim, kustur kusturabildiğin kadar, ayaklarına kurban.
Bu arada doktor kıza benziyor dedi, Mert hemen atladı ordan, yüzde kaç yani? yüzde kaç 30 mu, 40 mı, yüzde kaç kız? %80 kız dedi, benden bir zafer işareti, mert babanın suratında ise sanırım kulaklarını geçip şakaklarına uzanan bir sırıtma, biliyorum hiiç farketmiyor ama o en baştan erkek diye iddialaştığı için herkesle, hala %20lik bir umudu var, daha belli olmazmış, erkek de olabilirmiş, çok hareketliymiş..pırt zırt.. Gerçi doğru da söylüyor olabilir, yine de eminim bana farketmediği kadar ona da farketmiyor, öyle mutlu oluyoruz ki içerde ki o 5cm'lik insan yavrusunun hareketlerini gördükçe, her planımızın içinde var artık, seneye yaptığımız tatil planlarından, para biriktirme girişimlerimize eve birşey alırken ki hallerimize kadar herşey de dilimizin ucunda. Bir an önce tamamlansa da aramıza katılsa, bildiğin sabırsızlanıyoruz.
Son bir haftadır mide yanmalarım başladı, yani zaten kilolu olduğum için hamile kalmadan önce de vardı da bu derece değildi, gebelikte Talcid asla önerilmiyor, alüminyum içerdiğinden dolayı fetüs'e geçebiliyormuş, onun yerine Gaviscon kullanabilirsin dedi doktorum, Çikolata veya tatlı şeyler, kahve, baharatlı yiyecekler, iki saatten fazla aç kalmak, gazlı içecekler, bunlar bildiğin tetiği çekmek gibi, -ki bundan 2 ay önce günde 3 kupa türk kahvesi, mutlaka tatlı ve mutlaka kola tarzı şeyler yiyip içen benim hayatımı kurtarıyor çaktırmadan bu pirinç, hele ki günde 2,5 paket sigara içen birine bunu bıraktırabilmek mucize diyebilirim, benim bebeğimin sağlığını düşünerek bunlardan uzak durmaya çalışmam gerektiği durumunu geçtim, kendileri zaten kendisine zararlı olan hiç birşeyi, kendine zararlı olan miktarda almanıza müsade etmiyor, hamile kaldığımı öğrendiğim günden bir hafta kadar sonra kahve içememeye başladım mesela, canım istiyor fakat o kahve kokusu beni mahvediyordu, zorla, sırf kafein alışkanlığından kendime gelebilmek için 1 fincan içsem, belki 15 dakika sonra kendimi banyoda buluyordum, sigara desen aynı şekilde, içen kişilerden gelen kokuya bile dayanamıyorum, ara sıra bi tane tüttüresim geliyor, onda da burnumdan nefes almıyorum ki o dumanın kokusunu duymayayım, mümkün olduğunca da elimde oyalanıyorum ki maksimum 2 nefes çekip söndüreyim, yani diyeceğim odur ki, sen ne kadar istesen de içerde ki istemiyorsa ne yaparsan yap onun dediği oluyor, bu sebepten zorlamıyorum artık, dikkat etmeye çalışıyorum mümkün olduğunca. Yine de aman elleme, aman uzanma, aman yok sen kalkma, ay öyle, aman böyle, durumları hiç bana göre değil, inadına yapasım geliyor, sıkılıyorum.
Sevgili pirincim, inadın ve huysuzluğun annene benzemese bari. Yada benze, benze benze, o da bana benzesin azıcık dişli olursun. Ama en çok babana benze sen, söz dinleyen, sakin, sabırlı, mantıklı, güzel yürekli babana benzersin inşallah. Binlerce kez şükürler olsun ki Mert senin baban, inan çok şanslısın, sana kolay kolay kızmayacak, bazı zamanlar annenin hışmından koruyacak, herşeyini konuşabileceğin, her zaman güler yüzüyle,sabrıyla, sakinliğiyle, kocaman sevgisiyle arkanda olacak bir babaya sahip olacaksın ve seni en az baban ve benim kadar çok sevip koruyacak bir anneanne, dede, teyze, babaanne ve hala'ya da... Harika bir ailen olacak, seni şimdiden çok seven, ultrasonlara kadar gelip şimdiden tanışmak isteyen, sabırsızlıkla bekleyen kocaman bir aile var burda... Eh annene de bu harika tercihleri için arada teşekkür etmeyi unutmazsın kuzucuğum...Bir an önce gelsen de mıncıklaşsak, ıy çok sabırsızlanıyorummm...
Bu sabah süper kalktım diyorum oh gezerim, alışveriş yaparım, arkadaşlarımla buluşurum, plan üstüne plan derken, çubuk krakerlerime kavuşmak üzere mutfağa girmemle öğürerek geri kaçmam bir oluyor, tamamen psikolojik artık, mutfak tikim oldu. Bunun dışında, iki haftada bir kontrollere gidiyoruz sevgili Mert baba ile beraber. Mert beni hiç birşey de yalnız bırakmıyor, bir dediğimi iki etmiyor, evin için de o kadar yardımcı ki anlatamam, bunlar bizim mert efendiden hiç beklemediğimiz performanslar olduğu için her defasında şükrediyorum, harika bir baba olacak zannımca. E tabii iyi dinlenen, bol bol uyuyan, hiç bir ev işine elini sürmeyen, hiç üzülmeyen, prensesler gibi bebeğini bekleyen bir annenin pirinci olarak bizim ki de babasının bu yardımlarının hakkını veriyor ve her ultrason kontrolünde bir hareketler, bisiklet çevirmeler, yok taklalar içeride, zevkten ölüyoruz onu öyle gördükçe, her defasında da videoya çekiyoruz her hareketini. Böyle görüncede diyorum değer be pirinçciğim, kustur kusturabildiğin kadar, ayaklarına kurban.
Bu arada doktor kıza benziyor dedi, Mert hemen atladı ordan, yüzde kaç yani? yüzde kaç 30 mu, 40 mı, yüzde kaç kız? %80 kız dedi, benden bir zafer işareti, mert babanın suratında ise sanırım kulaklarını geçip şakaklarına uzanan bir sırıtma, biliyorum hiiç farketmiyor ama o en baştan erkek diye iddialaştığı için herkesle, hala %20lik bir umudu var, daha belli olmazmış, erkek de olabilirmiş, çok hareketliymiş..pırt zırt.. Gerçi doğru da söylüyor olabilir, yine de eminim bana farketmediği kadar ona da farketmiyor, öyle mutlu oluyoruz ki içerde ki o 5cm'lik insan yavrusunun hareketlerini gördükçe, her planımızın içinde var artık, seneye yaptığımız tatil planlarından, para biriktirme girişimlerimize eve birşey alırken ki hallerimize kadar herşey de dilimizin ucunda. Bir an önce tamamlansa da aramıza katılsa, bildiğin sabırsızlanıyoruz.
Son bir haftadır mide yanmalarım başladı, yani zaten kilolu olduğum için hamile kalmadan önce de vardı da bu derece değildi, gebelikte Talcid asla önerilmiyor, alüminyum içerdiğinden dolayı fetüs'e geçebiliyormuş, onun yerine Gaviscon kullanabilirsin dedi doktorum, Çikolata veya tatlı şeyler, kahve, baharatlı yiyecekler, iki saatten fazla aç kalmak, gazlı içecekler, bunlar bildiğin tetiği çekmek gibi, -ki bundan 2 ay önce günde 3 kupa türk kahvesi, mutlaka tatlı ve mutlaka kola tarzı şeyler yiyip içen benim hayatımı kurtarıyor çaktırmadan bu pirinç, hele ki günde 2,5 paket sigara içen birine bunu bıraktırabilmek mucize diyebilirim, benim bebeğimin sağlığını düşünerek bunlardan uzak durmaya çalışmam gerektiği durumunu geçtim, kendileri zaten kendisine zararlı olan hiç birşeyi, kendine zararlı olan miktarda almanıza müsade etmiyor, hamile kaldığımı öğrendiğim günden bir hafta kadar sonra kahve içememeye başladım mesela, canım istiyor fakat o kahve kokusu beni mahvediyordu, zorla, sırf kafein alışkanlığından kendime gelebilmek için 1 fincan içsem, belki 15 dakika sonra kendimi banyoda buluyordum, sigara desen aynı şekilde, içen kişilerden gelen kokuya bile dayanamıyorum, ara sıra bi tane tüttüresim geliyor, onda da burnumdan nefes almıyorum ki o dumanın kokusunu duymayayım, mümkün olduğunca da elimde oyalanıyorum ki maksimum 2 nefes çekip söndüreyim, yani diyeceğim odur ki, sen ne kadar istesen de içerde ki istemiyorsa ne yaparsan yap onun dediği oluyor, bu sebepten zorlamıyorum artık, dikkat etmeye çalışıyorum mümkün olduğunca. Yine de aman elleme, aman uzanma, aman yok sen kalkma, ay öyle, aman böyle, durumları hiç bana göre değil, inadına yapasım geliyor, sıkılıyorum.
Sevgili pirincim, inadın ve huysuzluğun annene benzemese bari. Yada benze, benze benze, o da bana benzesin azıcık dişli olursun. Ama en çok babana benze sen, söz dinleyen, sakin, sabırlı, mantıklı, güzel yürekli babana benzersin inşallah. Binlerce kez şükürler olsun ki Mert senin baban, inan çok şanslısın, sana kolay kolay kızmayacak, bazı zamanlar annenin hışmından koruyacak, herşeyini konuşabileceğin, her zaman güler yüzüyle,sabrıyla, sakinliğiyle, kocaman sevgisiyle arkanda olacak bir babaya sahip olacaksın ve seni en az baban ve benim kadar çok sevip koruyacak bir anneanne, dede, teyze, babaanne ve hala'ya da... Harika bir ailen olacak, seni şimdiden çok seven, ultrasonlara kadar gelip şimdiden tanışmak isteyen, sabırsızlıkla bekleyen kocaman bir aile var burda... Eh annene de bu harika tercihleri için arada teşekkür etmeyi unutmazsın kuzucuğum...Bir an önce gelsen de mıncıklaşsak, ıy çok sabırsızlanıyorummm...
Salı
5 Haftalık Gebesiniz. NÖY!
Selamlar...
Ne uzun zaman, ne uzun zaman... Habire bir sürü şey oluyor ama bir türlü oturup düzenli yazamadığımdan kaçırıyoruz. Evlendim evleneli bu yazma işleri bende iki ayda bir'e düştü. Kusura kalma. İnsanın aksiyonsuz geçen günü olmayınca, olanı biteni kavrayıp sindirip geçirene kadar yeni birşey daha pırtlayınca artık ipin ucu kaçıyor ama en azından bir süre düzenli yazıp şu süreci kaydetmek istiyorumm... 15 gün önce hamile olduğumu öğrendim, tamamen tesadüf, bana kalsa doktora falan gitmezdim de işte hep anneanneciğimin o tertemiz kalbinin işi bunlar.
Anneannem dedem öldükten sonra sürekli bir kafa sallama, baş dönmesi halinde, hastalığının adı vertigo, Allah kimseye vermesin çok beter birşey. Onu kontrole götürmem gerekiyordu 5 mayıs pazartesi günü, buluştuk, mert bizi hastaneye bıraktı, daha muayne saatine 2 saat olduğu için hastanenin bahçesine oturduk, dedik birşeyler yiyelim sohbet, muhabbet falan, bende 20 gündür adet olmuyordum, konu oradan açıldı. Ama kasıklarımda nasıl bir ağrı anlatamam, özellikle son 10 gündür, uykudan uyanıyorum ağrısından, vücudumu bir ateş basıyor, kendimi buzlu sulara atsam sönmeyecek böyle acaip bir haller içindeyim, normal de de adet gecikmelerine çok alışkınım, hani adet günüm tam 28 gün dolduğunda tekrarlanırsa şaşırıyorum o derece, bunları anlatıyodum, hani kasık ağrılarım, ateş basmaları normaldir, ha oldum ha olucam diye sohbet ediyorduk. Anneannem dedi, gel bi muayne ol, belki bir kist falan vardır bu kadar ağrı yapması normal değil, belki bi ilaç verir doktor rahatlarsın falan dedi, ilk başta ne yalan söyleyeyim yanaşmadım. Yok istemem, durup dururken şimdi bi hastalık çıkar başıma diye. Bu da nasıl bi kafaysa, bildiğin babama çekmişim, hastalık olsun da ben bilmiyim, başıma iş çıkmasın şimdi diye doktora görünmemek gerçekten dahice.Genetik... Neyse bi şekilde istersin istemezsin derken muayne için müsait zamanı sordum 20 dk sonra girebilirsiniz dediler, girdik. Central Hospital'da Erhan bey, sakin, samimi, iyi bir doktor, bir kaç sorudan sonra muayneye girdim. "Burada kese var, 5 haftalık gebelik var" demez mi. Hayatımda inan daha büyük bir korku hissetmedim, doktor söyleyince refleks olarak nasıl bir göz devirdiysem adama, "istenmeyen bir gebelik mi?" dedi. yok dedim, sadece beklemiyordum, hiç beklemiyordum... Birşeyi hayal ederek istemek ile iş gerçeğe binince hissedilenlerin alakası yokmuş. Evet mertle çok konuşuyorduk, hayal edince mutlu oluyorduk falan ama sanki öyle düşünen hisseden ben değilmişim, ben buna hazır değilim moduna girdim resmen, istemiyorum, ben bunu istemiyorum diye tirtir titredim doktorun karşısında. Doktor da eğer istiyorsan bundan sonra düzenli olarak kontrollerini yapmamız lazım ama istemediğin bir gebelik ise düşün vaktin var dedi. Aldırmayı hiç düşünemedim, kıyamam, ama yani anlamadığım bir psikoloji içine girdim, inanılmaz bir korku... Bana ilk duyduğunda ne hissettin deseler, en baskın hissettiğim şey korkuydu.. neyse biraz sakinleyince ilk merti aradım, inanmadı bana inek. şaka yapıyorum, ananemi hastaneye getirdik, onun ultrason görüntüsünü yolladım da kandırıyorum onu sandı. Zar zor ikna ettim adamı ya. İnsan vallahi hamileyim lan dermi. sonra da annemleri, kayınvalidemi falan aradım, delirmişler sevinçten, mert hemen atladı hastaneye geldi, bana bir sarılma, surat kıpkırmızı, sırıtık, ben ne hissediyorum hiç bilmiyorum, karman çormanım, herkes sevinçten sarılıyor öpüyor, karşılık bile veremiyorum, bir anda sadece 45 dk içinde hayatım öyle bir değişti ki, hemen sigara pakedi çöpe, onu yeme, bunu içme, uzanma, eğilme, yavaş hareket, bunu bol bol ye, bık bık. Ve şimdi ilk haftanın o psikolojisini atlatmış, tamamen annelik hormonları ile savaşan, bebeğinin ilk kalp atışını dinlemiş, her gün ağlama siftahımı neyle yapsam diye etrafa bakınıp, evin kendi kokusundan bile öğürüp duran, genel de iyi ve mutlu bir anne adayıyım. Vücudum sıcaktan yanıyor, deli gibi, geceleri dönüp duruyorum çünkü yattığım yer bir kaç dakika sonra bildiğin kaynar hal alıyor, yakında merti yataktan atabilirim, bolca dönmem gerekiyor soğuk nokta yakalamak için ama bana ayrılan alanda bu oldukça zor, midem bulanıyor özellikle kokulardan, hayatta en çok sevdiğim kahve sigara ikilisinden bildiğin tiksiniyorum, kokularına tahammülüm yok, sabahları genel de midem bulanıyor çok hafif onu da çubuk krakerle atlatıyorum. Gidişat iyi, herkes erkek diyor, ben ve bir kaç kişi de kız diyor bakalım bizim pirinç ne çıkıcak. Kalp atışını duyduğum an kafama tencere indi sanki, galiba hayatımda duyduğum en güzel ses, güpgüpgüpgüp.... Her gece yatmadan önce dinliyorum, benim içimden mi geldi o ses, biri mi var içimde gerçekten kalbi falan atan... Hayır ruh ve beyin olarak 16'da kaldığım için çok inanasım gelmiyor anne olacağıma... Ama çok mutluyum.. Pirinçle 7. haftayı bitiriyoruz bu hafta. Yani önümüzde ki pazartesiden itibaren tam anlamıyla 2 aylık hamile oliciiim. Yarın doktorumun benden istediği yaklaşık 17 tane liste haline bir test ordusu var, onları yaptırmaya gideceğim, haftaya da pirincimi göreceğiz. 3 hafta sonra kontrole geliceksin deyince erhan bey, üzüldüm, 3 hafta göremicekmiyim diye, çok merak ediyorum, bazen hiç bulantım vs. belirtim olmuyor, o zaman korkuyorum bişey mi oldu diye, sonra bi kahve kokusu geliyo burnuma, bir öğrüyorum, tamam diyorum anneciim, şaka, ordamısın diye baktım. :) biz de durumlar böyle, eğlene, ağlaya günler geçiyor, düzenli olarak yazmaya çalışıcam, öptüm kocaman. Seni de öptüm pirincim, annen ağzını burnunu yer.
Ne uzun zaman, ne uzun zaman... Habire bir sürü şey oluyor ama bir türlü oturup düzenli yazamadığımdan kaçırıyoruz. Evlendim evleneli bu yazma işleri bende iki ayda bir'e düştü. Kusura kalma. İnsanın aksiyonsuz geçen günü olmayınca, olanı biteni kavrayıp sindirip geçirene kadar yeni birşey daha pırtlayınca artık ipin ucu kaçıyor ama en azından bir süre düzenli yazıp şu süreci kaydetmek istiyorumm... 15 gün önce hamile olduğumu öğrendim, tamamen tesadüf, bana kalsa doktora falan gitmezdim de işte hep anneanneciğimin o tertemiz kalbinin işi bunlar.
Anneannem dedem öldükten sonra sürekli bir kafa sallama, baş dönmesi halinde, hastalığının adı vertigo, Allah kimseye vermesin çok beter birşey. Onu kontrole götürmem gerekiyordu 5 mayıs pazartesi günü, buluştuk, mert bizi hastaneye bıraktı, daha muayne saatine 2 saat olduğu için hastanenin bahçesine oturduk, dedik birşeyler yiyelim sohbet, muhabbet falan, bende 20 gündür adet olmuyordum, konu oradan açıldı. Ama kasıklarımda nasıl bir ağrı anlatamam, özellikle son 10 gündür, uykudan uyanıyorum ağrısından, vücudumu bir ateş basıyor, kendimi buzlu sulara atsam sönmeyecek böyle acaip bir haller içindeyim, normal de de adet gecikmelerine çok alışkınım, hani adet günüm tam 28 gün dolduğunda tekrarlanırsa şaşırıyorum o derece, bunları anlatıyodum, hani kasık ağrılarım, ateş basmaları normaldir, ha oldum ha olucam diye sohbet ediyorduk. Anneannem dedi, gel bi muayne ol, belki bir kist falan vardır bu kadar ağrı yapması normal değil, belki bi ilaç verir doktor rahatlarsın falan dedi, ilk başta ne yalan söyleyeyim yanaşmadım. Yok istemem, durup dururken şimdi bi hastalık çıkar başıma diye. Bu da nasıl bi kafaysa, bildiğin babama çekmişim, hastalık olsun da ben bilmiyim, başıma iş çıkmasın şimdi diye doktora görünmemek gerçekten dahice.Genetik... Neyse bi şekilde istersin istemezsin derken muayne için müsait zamanı sordum 20 dk sonra girebilirsiniz dediler, girdik. Central Hospital'da Erhan bey, sakin, samimi, iyi bir doktor, bir kaç sorudan sonra muayneye girdim. "Burada kese var, 5 haftalık gebelik var" demez mi. Hayatımda inan daha büyük bir korku hissetmedim, doktor söyleyince refleks olarak nasıl bir göz devirdiysem adama, "istenmeyen bir gebelik mi?" dedi. yok dedim, sadece beklemiyordum, hiç beklemiyordum... Birşeyi hayal ederek istemek ile iş gerçeğe binince hissedilenlerin alakası yokmuş. Evet mertle çok konuşuyorduk, hayal edince mutlu oluyorduk falan ama sanki öyle düşünen hisseden ben değilmişim, ben buna hazır değilim moduna girdim resmen, istemiyorum, ben bunu istemiyorum diye tirtir titredim doktorun karşısında. Doktor da eğer istiyorsan bundan sonra düzenli olarak kontrollerini yapmamız lazım ama istemediğin bir gebelik ise düşün vaktin var dedi. Aldırmayı hiç düşünemedim, kıyamam, ama yani anlamadığım bir psikoloji içine girdim, inanılmaz bir korku... Bana ilk duyduğunda ne hissettin deseler, en baskın hissettiğim şey korkuydu.. neyse biraz sakinleyince ilk merti aradım, inanmadı bana inek. şaka yapıyorum, ananemi hastaneye getirdik, onun ultrason görüntüsünü yolladım da kandırıyorum onu sandı. Zar zor ikna ettim adamı ya. İnsan vallahi hamileyim lan dermi. sonra da annemleri, kayınvalidemi falan aradım, delirmişler sevinçten, mert hemen atladı hastaneye geldi, bana bir sarılma, surat kıpkırmızı, sırıtık, ben ne hissediyorum hiç bilmiyorum, karman çormanım, herkes sevinçten sarılıyor öpüyor, karşılık bile veremiyorum, bir anda sadece 45 dk içinde hayatım öyle bir değişti ki, hemen sigara pakedi çöpe, onu yeme, bunu içme, uzanma, eğilme, yavaş hareket, bunu bol bol ye, bık bık. Ve şimdi ilk haftanın o psikolojisini atlatmış, tamamen annelik hormonları ile savaşan, bebeğinin ilk kalp atışını dinlemiş, her gün ağlama siftahımı neyle yapsam diye etrafa bakınıp, evin kendi kokusundan bile öğürüp duran, genel de iyi ve mutlu bir anne adayıyım. Vücudum sıcaktan yanıyor, deli gibi, geceleri dönüp duruyorum çünkü yattığım yer bir kaç dakika sonra bildiğin kaynar hal alıyor, yakında merti yataktan atabilirim, bolca dönmem gerekiyor soğuk nokta yakalamak için ama bana ayrılan alanda bu oldukça zor, midem bulanıyor özellikle kokulardan, hayatta en çok sevdiğim kahve sigara ikilisinden bildiğin tiksiniyorum, kokularına tahammülüm yok, sabahları genel de midem bulanıyor çok hafif onu da çubuk krakerle atlatıyorum. Gidişat iyi, herkes erkek diyor, ben ve bir kaç kişi de kız diyor bakalım bizim pirinç ne çıkıcak. Kalp atışını duyduğum an kafama tencere indi sanki, galiba hayatımda duyduğum en güzel ses, güpgüpgüpgüp.... Her gece yatmadan önce dinliyorum, benim içimden mi geldi o ses, biri mi var içimde gerçekten kalbi falan atan... Hayır ruh ve beyin olarak 16'da kaldığım için çok inanasım gelmiyor anne olacağıma... Ama çok mutluyum.. Pirinçle 7. haftayı bitiriyoruz bu hafta. Yani önümüzde ki pazartesiden itibaren tam anlamıyla 2 aylık hamile oliciiim. Yarın doktorumun benden istediği yaklaşık 17 tane liste haline bir test ordusu var, onları yaptırmaya gideceğim, haftaya da pirincimi göreceğiz. 3 hafta sonra kontrole geliceksin deyince erhan bey, üzüldüm, 3 hafta göremicekmiyim diye, çok merak ediyorum, bazen hiç bulantım vs. belirtim olmuyor, o zaman korkuyorum bişey mi oldu diye, sonra bi kahve kokusu geliyo burnuma, bir öğrüyorum, tamam diyorum anneciim, şaka, ordamısın diye baktım. :) biz de durumlar böyle, eğlene, ağlaya günler geçiyor, düzenli olarak yazmaya çalışıcam, öptüm kocaman. Seni de öptüm pirincim, annen ağzını burnunu yer.
Perşembe
Nerden Başlasam?
Galiba ben evimle ilgilenmek ve insanların hikayelerini dinleyip onların hissettiklerinden beslenerek yazı yazmak için yaratılmışım. Seneler önce -ki kafadan bir on senesi vardır. Balçiçek Pamir'e mail atmıştım, "köşe yazarı olmak istiyorum, gazeteci olmak istiyorum, ne önerirsiniz bana?" diye. Sağolsun, hiç beklemiyordum ama cevap yazmıştı, o anda yaşadığım mutluluğu anlatamam, "yazılarına devam et, kendini geliştir, eğitimine bu yönde devam et sonra da eğer istersen yine yazılarınla bana mail atabilirsin" demişti. Eğitim konusunda kendimi yönlendiremediğim, yaka silkilen bir öğrenci olduğumdan liseyi bile yirmili yaşlarımda bitirebildiğim için hiç yazamadım tekrar ona. Açıköğretim'e girdim Halkla ilişkiler ve reklam bölümüne ama dedim ya iyi bir öğrenci olamadım hiç, hele ders çalışmayı falan hiç bilmem. Üstüne gitmedim pek, sınavları falan geçtim ama o sıra iş kurdum, nişanlanıyorum, evleniyorum derken ikinci sınıfa geçmeden onu da yarıda bıraktım, pişman mıyım? bilmiyorum gerçekten. Çünkü en çok gazetecilik veya edebiyat okumak istedim, gerçi ilerde ki hedeflerim arasında ilk olarak bunlardan birini okumak var, dilerim olur. Neyse burada yazıp dururken ne işe yarıyorum tam bilmiyorum ama ne kadar çok plan var kafamda, birşey olsa da harekete geçsem diye bekleye bekleye turşuya döneceğim burada biliyorum. Şu sıralar da hamile miyim? sorusu ile boğuşuyorum, bir taraftan çok isterken bir taraftan korkuyorum, sırf bu sebepten tutup bi kan testine bile gidemedim, halbuki 2 aydır hastalanmıyorum, midem dehşet derecede yanıyor, sürekli bir uykusuz halde gezmelerdeyim arada karnıma tuhaf ağrılar girip duruyor falan. Arkadaşlarım tutturdu bi ultrasona gir, bi kan testi yaptır diye ama hiç gidesim gelmiyor, bir uyuşukluk, bir uyuşukluk, eski hayat dolu hallerimi özledim. Hatta bir kaç hafta önce ki o deli gibi temizlik ve yemek yapıp evin düzenini oturtmuş halimi bile özledim. Hiçbir şey yapasım gelmiyor. Allahtan sevgilim bu konularda sorun çıkaran biri değil, bugün akşam altıya kadar uyumuşum. Resmen on iki saat uyumuşum, kalktığımda adam gitmişti, bi tost yaptım, malum bu aralar bu yolsuzluk olayları falan gündem baya karışık, haberleri okudum, o arada haberler başladı onları izledim, neler oluyor diye baktım, ettim. O arada yine uyuya kalmışım. Gece on bir buçuk gibiydi uyandım, rüyam da da, normalde gerçekten hiç sevmem, canım da çekmez ama rüyamda balık pişirdiğimizi gördüm mertoyla, hatta salata malzemesi almak için arıcakmışım onu, öyle uyandım. Nasıl canım çekti ama, aradım dedim balık alabilir misin? Hiç umudum yoktu, üstüne bir de fırçalar diye bekledim, ne balığı saat yarımda diye ama tamam canım ben bakarım şimdi bi yerlerden dedi, yarım saat sonrada elinde pişirilmiş mis gibi balıklarda geldi. Nasıl sevindim, nasıl nefessiz yedim anlatamam, hiç bu kadar keyifli yemek yediğimi hatırlamıyorum. Kaldığım yerden, bir yerlerden başlamam lazım, gidip herhangi bir yerde çalışmak istemiyorum açıkçası, şöyle evden yapabileceğim bir işe kavuşsam yemin ederim başka birşey istemiyorum ya! Hele ki bir de yazı yazabileceğim bir işse dünyalar benim olacak resmen. Dünyada ki bütün kurslara katılmak istiyorum nerdeyse, herşeyi yapabilmek, ucundan köşesinden bilgi sahibi olmak istiyorum ama işte herşeyin oluru dönüp dolaşıp maddiyata bağlanıyor. Bir çocuk, bir üniversite okumak, kurslara giderek çeşitli hobi dallarında amatörce de olsa bulunmak vesaire... Bunların hepsinin mutlu ve kafa rahatlığı ile yapılması gerçekten sadece paranın olmasına dayanıyor. Bu durumda benim en azından kendimizi toparlayıp şu borçları kapatana kadar bir süre çalışmam gerekiyor. İşte bu sebepten bir şekilde, bir yerlerden başlamam lazım... Nerden başlasam...Ne yapsam bir türlü gaza gelemiyorum! Bir bilen varsa söylesin, insan tamamen dağıttığı bir hayatı nasıl toparlar?! :(
Pazartesi
Küçük Anne...
Lise son sınıfa giden bir genç kız Sezen…
Topallayan, iki ileri, bir geri gidip duran bir ilişkinin pençesinde.
Uzunca boylu, balık etli, kalın dudaklı, boncuk boncuk, safça bakan gözleriyle karşımda oturuyor. Hareketleri, konuşma tarzı orta yaşlarda bir kadın gibi, parmaklarıyla oynayarak hikayesini anlatışı, arada susuşu, yutkunuşu, anlattığı şeylere, “peki bu daha ilerde olsaydı, sizin kararınızla olur muydu? Sen onunla evlenme raddesine gelecek kadar büyük bir aşk ve ilişki yaşar mıydın” sorularıma verdiği, bilemiyorum ki cevaplarıyla beraber gözlerini kaçırışı ise çocuksu…
Topallayan, iki ileri, bir geri gidip duran bir ilişkinin pençesinde.
Uzunca boylu, balık etli, kalın dudaklı, boncuk boncuk, safça bakan gözleriyle karşımda oturuyor. Hareketleri, konuşma tarzı orta yaşlarda bir kadın gibi, parmaklarıyla oynayarak hikayesini anlatışı, arada susuşu, yutkunuşu, anlattığı şeylere, “peki bu daha ilerde olsaydı, sizin kararınızla olur muydu? Sen onunla evlenme raddesine gelecek kadar büyük bir aşk ve ilişki yaşar mıydın” sorularıma verdiği, bilemiyorum ki cevaplarıyla beraber gözlerini kaçırışı ise çocuksu…
Yaşı 18… Karar veremiyorum karşımdakinin daha
genç kızlığa birkaç sene önce adım atmış bir genç mi yoksa orta yaşlarda bir
kadın mı olduğuna… Tek bildiğim anlattıklarıyla yüreğimde bir yerleri
çimdiklediği… Yargılamıyorum asla, her şey insanlar için bu hayatta, kızmıyorum
da, hayat da tercihte onun… Ama yaşadıklarının, yaşaması gereken yaş olmadığını
hissediyorum, onun da bunu hissettiğini gördükçe üzülüyorum sadece. Başka türlü
olmalıydı belki ama kader deyip geçmek zorunda kalıyor insan bazen, elden bir
şey gelmeyince. Muhteşem bir gelecek vardı önünde bundan en fazla bir sene
önce, müzikaller, sanat okulları, şan dersleri, oyunculuk eğitimleriyle çok
yoğun ve eğlenceli geçen, geçecek olan dolu dolu bir hayat, aşkın en güzel
yaşandığı yaşlar. Deli gibi bir heyecan, kararsızlık, ayrılıp barışmalar,
öpüşmeler, hafif üstü kapalı dokunuşlarla karşı cinsi keşfetmek, aşk dediğin
şeyin öğrenilmesi falan derken aslında hayat onun için yeni yeni başlıyordu fakat bu kader diye adlandırdığımız olay giriyor devreye... Hangimiz biliyoruz ki zaten yarın ne yaşayacağımızı. Sezen de öyle, o bir sigara yakıyor, ben kahvelerimizi koyuyorum önümüze, oturuyorum karşısına, o da sandalyenin üzerinde bağdaş kurup başlıyor anlatmaya.
Çok sevdim ben Hakan’ı abla, ara ara ayrılıp barışırdık, eski bir
sevgilisi vardı, aramıza girerdi zırt pırt, aramalar, gelmeler, gitmeler, çok
rahatsız olurdum ama sevmem öyle kavga gürültü pek, içime de kapanığım biraz, anlatmam, o yüzden çok fazla sesimi
çıkarmaz sadece aramaz, sormazdım, surat falan yapardım işte. Belki sevgim o
kadar büyüktü ki ciddiye almazdım karşımda ki kadını, belki kaybetmek
istemediğimden sevdiğim adamı bilemiyorum üstelemedim çok, çünkü birkaç kere
vazgeçmeyi denedim ama olmadı, biz böyle altı, yedi ay kadar görüştük.
Ben onun çalıştığı yere gider beklerdim işinin bitmesini, bazen kolları sıvar
yardıma girişirdim, işi çabuk bitsin de vakit geçirelim beraber diye, patronları falan da tanırdı beni, severlerdi, hep benim
tarafımı tutarlar, aramızı yapmaya çalışırlardı genelde. Geçen sene yılbaşı
kutlanacağı akşam sözleştik biz, beraber kutlayacaktık, arkadaşlarımız da
olacaktı, o akşam ben arıyorum arıyorum açmıyor telefonu, mesaj atıyorum,
okundu gözüküyor ama cevap vermiyor, çok moralim bozuldu. Kendimi İstinye de
bir cafeye attım, aslında çok heyecanlıydım, hazırlanmışım, süslenmişim,
yılbaşını hem sevdiğim adam hem arkadaşlarımla kutlayacağım diye ama ne
arkadaşlarım telefona çıkıyor, ne hakan. Meğerse o kız gelmiş Hakan’ın yanına,
konuşmak istemiş, konuşurlarken de öyle telefonunu almış benimkinin,
karıştırırken falan da benim aradığımı gördükçe sessize almış telefonu,
mesajlarımı okumuş silmiş, sonra Hakan, kızla konuşmaları bitince aramış beni, bozuğum tabii
ben çok, çünkü o sıra hani çıkıyoruz ama lise çıkmalarından biliyorsun, bir şey
yok ortada, gitse gider. İstemiyorum gitmesini, basiretim bağlanıyor herhalde bilmem. Bozuk atıyorum da, olduğum
yeri söyledim yine de, geldi, anlattı, konuştuk, seviyormuş beni, o kıza onu istemediğini,
artık hayatından çıkmasını istediğini söylemiş, beni sevdiğini söylemiş. Hoşuma
gitti, mutlu oldum bi görsen. Ama çaktırmadım tabii, sessizce dinledim öyle.
Neyse birkaç gün sonra bunun arkadaşının mı, patronunun mu bilemiyorum, bir
tekne varmış arada kaldıkları, oraya çağırdı beni, gittim, ben bilmem öyle sevişmeleri falan, bir şeyler
olmaya başladı aramızda, hani öpüşmekten, üstün körü sevişmekten öte bir şeyler
olmaya başladı. Gerçekten anlamadım ne olduğunu, kendiliğinden gelişti her şey,
birlikte olduk biz o gün. Ertesi gün hapı almamı falan önerdi bana ama o kadar
şaşkınız ki, tamam diyorum da, nereden nasıl alırım pek bilmiyorum. Bir de
hafta sonu eczaneler kapalı, neyse ben ancak bir gün sonra alabildim o hapı, o ay da
hastalandım, hiçbir şey de hissetmiyorum zaten, böyle böyle yaklaşık bir beş
buçuk ay geçti, o aylar içinde de çok kötü grip oldum, antibiyotik tedavileri
gördüm, hoplaya zıplaya, taklalar ata ata dans ve müzikal gösterilerine
hazırlandım, okul da bir gün dördüncü katta merdivenlerden düştüm, aylarca
voleybol antremanlarına gittim. Zaten toplu bir kızım, öyle aşırı bir kilo almadım, her zaman ki gibi alıyorum sandım, ne göbeğim şişti, ne başka bir
şey ama yaklaşık altı ay sonra adetten kesildim, stresten, hava değişiminden
falan sandığım için de hiç aklıma bile gelmedi, sadece sürekli uyuyorum, eve
gelir gelmez yatıyorum sabaha zor kalkıyorum ama onu da bu yoğunluğa ve yorgunluğa
bağlıyordum genelde. Bir de biz Hakan’la yaptığımız şeyden o kadar pişmandık
ki, bir daha hiç yaşamadık onu, zaten yaşayacak ortam da olmadı pek, neyse bir
akşam internette gezinirken böyle köşelerde reklamlar olur ya, orada bir
gebelik testi reklamı vardı, bende nerdeyse bir aydır hastalanamıyordum, bir
tane aldım test yaptım, sırf makarasına, fakat birden bir çıktı ki sonuç,
bakakaldım öyle, hamileydim, o sıra babam biliyorsun hapiste, annem şehir
dışına yerleşmiş, ben burada babamın ikinci eşiyle veya teyzemle kalıyorum ara
ara, ne yapacağımı bilemedim, kimseye bir şey söyleyemedim, sigortam babamın
üzerine olduğu için aileme haber verirler diye, biliyorsun o sıralar bu aileye
mesaj atma olayları vardı, aile hekiminden falan mesajlar gönderiyorlardı,
korktum hepsinden, gidemedim ne doktora, ne kontrole, ne başka bir yere ama
aklıma da gelmiyor, biz o olaydan sonra hiç birlikte olmamışız, hamileysem eğer
çoktan geçmiştir zamanı falan, detaylı olarak hiç düşünemedim, Hakan’a söylemem lazım diyorum,
her gün söyleyemeye karar veriyorum, telefonda konuşunca ya da buluşunca bir
anda vazgeçiyorum korkudan, ondan da korkuyorum niyeyse. Neyse annem geldi iki
yada üç hafta sonra, o hafta da ben kendimi o kadar kötü hissediyorum ki, yine
bir sürekli uyuma hali, bi gece yatmadan önce dedim ki tamam artık bunu
kesinlikle Hakan’a söylemem lazım, bir çaresine bakmazsak sonu daha kötü
olacak, yarın kesin söylücem, sonu ne olursa olsun dedim, uyuya kalmışım. İşte
tam o gece çok kötü sancılandım, diyorum kesin çocuğu düşürüyorum, içten içe de
sevinmedim değil, zaten çok korkuyordum ne olacağından, şimdi diyorum düşük
yapıyorsam bir yalan uydurur çıkarım evden hastaneye giderim, halledilir
gelirim ama sancı durmak bilmiyor. Bağırmaya başladım artık, annem de içerden “Doğum
mu yapıyorsun kız o ne biçim çığlık öyle” diyor, böbrek taşı düşürüyorum dedim
ona da, o sırada öyle bir kanamam başladı ki durduramıyorum, felaket, gizlice
tuvalete koştum, bir sürü ped koydum donuma, Hakan’ı aradım, dedim “hemen beni
gel al, ben hamile olduğumu öğrendim birkaç gün önce, sana nasıl söyleyeceğimi
düşünüyordum ama sanırım düşük yapıyorum hemen gel.” Dedim. Bu geldi hemen evin önüne motoruyla, bende
anneme “Hakan gelmiş bir hava alalım, bir de eczaneye uğrar ağrı kesici alırım,
iyi gelir belki merak etme sen” diyerek çıktım evden ama anneme onu söylerken
tırnaklarım etime geçmiş resmen kendimi iyi göstericem diye, biz çıktık, o halde motora bindim, önce ortak bir arkadaşımız olan Melis’in evine getirdi beni Hakan, orada beklemeye
başladım, üst üste de ağrı kesici alıyorum sürekli belki biraz olsun ağrımı
geçirir diye ama banamısın demiyor, gittikçe artıyor, artık çığlıklar atmaya
başlayınca Hakan gitti bir arkadaşından arabasını aldı geldi, arabaya atladık hastaneye gitmek için yola çıktık, Hakan beni
gördükçe daha da panik oluyor, ben ona sakin ol dedikçe iyice kötü olmaya
başladı, arkadaşlarım zaten bende panikler, o hengameyle kaza yaptık, oradan sonrasını
hatırlamıyorum, o arada bayılmışım, beni arabadan indirip hemen taksiye
bindirmişler, hastaneye geldiğimiz sırada sedyeye bindirilirken kendime gelmeye
başladım, daha sedyeyle kapıdan içeri girdiğimde de, doğuma alıyoruz acil
dediler ve bir koşturma başladı, meğerse bebek geliyormuş, hani evde falan bir
tuvalete girsem doğuruverecekmişim. Ben ne yapacağımı, nasıl söyleyeceğimi
düşünürken onun zamanı gelmiş bile. Cahillik işte nerden bileyim. Doğuma
girdim, iki saat sonra da anne olarak, kucağımda bir bebekle çıkıverdim. Hakan’da
kapının önünde baba oluyorum diye bağırmış, şok geçiriyordu herhalde. Bir de o
sıra on sekizime daha girmediğim için korkumdan hastaneye on sekiz yaşına yeni
girmiş olan arkadaşım Melis’in kimliğiyle girmiştim, e çocuk doğunca hastane
doğum kayıtlarını yapmak üzere bebeğin babası ve annesinin kimliklerini
isteyince, ne yapacağımı şaşırdım, durumu anlatmaktan başka çaremiz yoktu.
Hakan iş yerinde patronu olan Hikmet abiyi aradı, Hikmet abi de yanında bir
miktar para ve eşiyle kalktı geldi. Hastaneye durumu açıkladılar, benim doğum
masraflarımı ödediler, hastane de tabii ki on yedi yaşında olduğum için hem
sosyal hizmetlere hem de polise haber verdi. O sırada bir de annem arıyor
sürekli, açamıyorum telefonu, kaldığım o da biraz sakinleyince açtım,
arkadaşımda olduğumu, ağrı kesiciden dolayı uyduğumu, yarın sabah erkenden
geleceğimi, iyi olduğumu söyleyip kapattım telefonu, o geceyi orada geçirip ne yapacağımızı
kararlaştırdıktan sonra uyuya kalmışım, sabah patronumun eşi gitmiş bizim eve,
annemi almış karşısına, dili döndüğünce sakinleştirerek anlatmış olanı biteni,
annem sinir krizi geçirmiş, bayılmış, bağırmış çağırmış yine bayılmış, sonra
kendine geldiğinde beni aradı, “benim senin gibi kızım yok sakın gelme bu eve”
dedi. Zaten o ara polisler geldi, hastaneden çıktık karakola gittik, ifade
vermek zorundaymışım, kendi isteğimle olduğuna dair. Bir kere de okulda
yaşadığım bir kavga yüzünden gitmek zorunda kalmıştım o karakola, orada ki
polis babamı da tanıyor, beni görünce yine mi sen dedi, olanı biteni öğrenince,
sanki yumuşadı biraz, ya da acıdı bana, babamdan ötürü de panikledi galiba,
öyle hissettim suratından, önce annemi aradılar velayetim onda olduğu için. “Haberiniz var mı, kabulleniyor musunuz, siz sahiplenmezseniz
sosyal hizmetlere vermek zorunda kalacağız anne ile bebeğini “ demişler. Annem
o sinirle kabul etmiyorum verin demiş. Bu sefer babamı aradılar, hapisten de
yeni çıkmıştı, en korktuğum babamın haberi olmasıydı, “babam öldürür beni”
dedim polislere, beni, bebeğimi ve Hakan’ı ayrı bir odaya aldılar, babam bir hışım gelmiş tabii, konuşmuş, biraz sakinleştirmişler, çok kan kaybettiğimi, beş on dakika daha geç
gecikseymişim ölmüş olabileceğimi anlatıp yumuşatmışlar, sonra biri geldi odaya
bebeği benden alıp babama götürdü, bebeğimi kucağına aldığı an ağlamaya başladığını
gördüm babamın. Belki de hayat boyu canımı en yakacak olan sahnelerden biriydi,
hiç unutmayacağım… Sonra beni ve Hakan’ı götürdüler odaya, babam bana sarıldı,
ağladı, öptü. Çok çok tuhaftı, ne yaşadığımın, ne olduğunun inan farkında
değildim, sanki rüya görüyorum da dışarıdan izliyor gibiydim olanı biteni,
bebeğimin bu kadar sağlıklı doğması bile imkansızdı, o kadar ilaçlar,
hoplamalar, zıplamalar, sigaralar, düşmeler. Onun bu dünyaya gelmesi
gerekiyormuş, o da beni seçmiş gibi sanki. Yoksa yaşaması gerçekten mucize…
İşte böyle, şimdi ev bakıyoruz, bir aya
kadar evlenmiş oluruz sanırım, gerçi yağmur dört aylık oldu bile ama ne
yapalım, ev kurmak, işleri oturtmaya çalışmak, ne yapacağımıza karar verip o
şoktan sıyrılmak uzun zaman aldı. İlk yirmi, yirmi beş gün kadar babam ve eşi baktı bize, o
aralar, dayım, teyzem, babam annemi ikna etmeye, yumuşatmaya çalışmışlar,
Yağmur bir aylıktan biraz daha azdı annemin yanına gittim ilk defa, zaten Yağmuru
kucağına aldığı an bitti her şey, şimdi benden daha çok deli oluyor, hatta
bırakmıyor bile bana, yavaş yavaş düzelecek hepsi biliyorum da, onları hiç
böyle yıkmak istemezdim, elimde olsaydı yapmazdım da, resmen benim dışımda
gelişti bütün olaylar. Tabii benim de kabahatim var, hem hiçbir şey bilmiyordum
bu durumlarla alakalı hem de hiç dikkat etmedim kendime, o yoğunluk ve
koşturmacada, okulum, eğitimlerim falan derken, yine çok yiyorum kilo almaya
başladım zannettim mesela, gerçi hiçbir belirtim de olmadı, ne bir mide
bulantısı, ne göğüs sancısı vesaire… hiç. Belki böyle olması gerekti ne
bileyim, artık neyi düşüneceğimi de pek bilemiyorum, Yağmura baktıkça iyi ki
olmuş diyorum, kendime baktıkça, eğitim hayatımı bitirdiğimi, artık kendimden
daha çok onun için yaşamam gerektiğini görüp düşündükçe sıkışmış gibi
hissediyorum… Belki de yaşımla ilgilidir, ilerde nasıl hisseder, nasıl
düşünürüm bilemiyorum da, kader işte abla ya ne diyeyim. Olan oldu, ben bundan sonra sadece yağmur için herşeyin en iyisi, en güzeli olsun isterim, hem beraber büyüyüp, arkadaş gibi olucaz onunla daha güzel değil mi? diye gülümsüyor yüzüme... Ve sonlandırıyor... Öyle işte...
Benden de bir o kadar, öyle işte… Sessizce dinledim, her
anlattığını beynime kazımaya çalışarak, bazı yerlerinde dersler çıkarıp, bazı yerlerinde
saatlerce düşündükten sonra sadece onun gözünden yazdım bu yazıyı… Annesinin
yüreğinden ise başka bir zaman yazacağım. Ama hala günümüz Türkiye’sin de
elalem ne der diye düşünüp kahrolduğu halde, evlatlarına bu kadar sahip
çıkanları gördükçe, umudumu kaybetme raddesine gelmiş olsam da, yine bir umut
doğuyor içimde.
Bunları gördükçe, dinledikçe, azıcık kendimize pay çıkarttıkça aşabiliriz belki o bizim
hakkımızda verilen her kararı etkileme gücüne sahip ama bir türlü kim olduğunu
bilmediğimiz “elalem”i.
Kimse kimseyi
yargılayabilecek hadde ve hakka sahip değil şu hayatta, çünkü her şey ama her şey
insanlar için. “Bugün yargıladığını, yarın yaşarsın”a inanırım hep. O yüzden
herkes başkalarının hayatlarını ve yaşama tarzını eleştirirken bence bir değil
bin kere daha düşünmek zorunda, en azından kendi geleceği için.
Ve Sezen…
Güzeller güzeli sezen…Yaşı 18 Sezen’in… Yaşı küçük ama omuzlarında ki yük çok
büyük. O da aldırmamaya çalışıyor elalem’e, yaşarım ben kızımla, elimden geleni
yaparım ona bakmak için diyor, illa evlenmeme gerek yok, zaten bana bu konuda
herhangi bir zorlama yapan da yok, sadece ben çok seviyorum Hakan’ı, evet
ikimizin de yaşları çok küçük ama geçiririz bugünleri, arkadaş gibi büyürüz
kızımızla beraber diye düşünüyor. Haklı da ama bizim toplumumuz da böyle
düşünenler olarak maalesef azınlıktayız, keşke bu küçük kadınlarımız için,
hatta tüm kadınlarımız ve şu saçma sapan elalem için gerçekten birşeyler yapabilsek!
Çünkü toplum olarak Homofobik’iz, kadınfobik’iz! Ne kadar riyakârız Allahım, ne
kadar kompleksliyiz, ulaşamadığımız ciğer, mundar olunca, içimizden geldiği ve
yüreğimizin istediği gibi yaşayamayınca, yaşamaya çalışanları gördüğümüzde hele
bir de arkasında kapı gibi ailesi varsa, destekse, koruyorsa, kimseye yem
etmiyorsa, iyice hırslanıp taşlayarak, eleştirerek, yargılayarak derin bir
“Ohhh!” çekeriz. Ama bunun harici daha nice bekar ve küçük kadınlar, küçük
kasabalarda, şehirlerde, bağnaz mahallelerde aynı kaderi yaşıyor.
Bazıları dışlanıyor, bazıları ise daha da fenası öldürülüyor!
Rahatsın diyorlar
bana…fazla genişsin… Nasıl bakabiliyormuşum bu tarz durumlara bu kadar
olağanmış gibi. Hele bir çocuğum olsun o zaman görürmüşüm… Eşimle de en alevli
tartışmalarımızdan biridir benim bu konularda ki düşüncelerim, ister kız çocuğu
ister erkek çocuğu olsun, onlar zaten bir birey olarak geliyorlar bu dünyaya,
ne yaşayacaklarına karar vermek değil, kararlarına yön vermek olmalı anne
babanın görevi, uyarmak, tehlikeyi göstermek, olurunu olmazını anlatmak ve
onları kendi yaşamak istedikleri hayatla başbaşa bırakmak, tabii ki her zaman
arkasında durarak ve koruyarak. Çok kolay değil yazmak, uygulamak hele bir o
kadar zordur tahmin edebiliyorum fakat özgürlüğün,
kendine güvenin, kendi kararlarıyla baş edebilmenin, verilen kararlar ve atılan
adımların bedellerini ödeyerek en güzele ulaşılmasına olanak sağlamak bir insana
verilebilecek en güzel hayat tarzı gibi geliyor bana.
Bugüne kadar ne kadar pişman
olduğum şey yapmış olsam da hep bu şekilde yaşamaya çalıştım, umurumda değildi
karşı komşunun bana bakıp da “cık cık cık” yapması. Yanlışlarım da çoktur, iyi
ki yapmışım dediklerimde, yanlışlarımdan da bir sürü ders çıkarttım, iyi
kilerimden de, bu yüzden Sezen hikayesini anlatmayı bitirdiğinde aklımdan geçen
tek şey bundan sonrasının onun için çok güzel olması idi. Dilerim eğitim
hayatına kaldığı yerden devam etsin, dilerim tüm hayal ettiklerini kızıyla
beraber gerçekleştirsin, o dünya güzeli, yüzünden gülücüğü eksik olmayan, menekşe
grisi gözleriyle etrafa tertemiz bakan o muhteşem varlığı öyle bir büyütsün ki,
hiçbir şeyi gizlemek zorunda kalmadan, hiçbir şeyden korkmak zorunda
hissetmeden, annesinin hep arkasında olduğunu bilerek sağlam, karakterli ve
güçlü bir kadın olsun yağmur da… Ve dilerim çok ama çok mutlu bir aile
olsunlar. Öyle çok sevsinler ki birbirlerini, yağmur gurur duysun anne ve
babasının birbirine olan sevgisinden. Daha burada kelimelerimin yetmeyeceği
kadar güzel bir hayat diliyorum hepsi için.
Bu dünyada eğer bir mucize
varsa, o da dünyaya bir bebek getirebilenlerdir. O bebekler kadar saf, onlar kadar temiz,
o bebekler kadar güzel bir yaşamları olsun ömürleri boyunca, tüm “elalem ne der”
diye düşünüp korkan, sırf bu yüzden utanç içinde yaşamalarına, öyle
hissetmelerine sebep olunan, eleştirilen, aşağılanan tüm kadınlarımızın!
O “elalem”e gelince, genel
de tanıdığım ve ne diyeceğinden korkulan elalem’ler hep Allah’ın adını anarak
yatan, Allah’ın adını anarak kalkanlar nedense. Halbuki yaptıkları dedikodular,
insan yargılamalar, “gıybet”ler nasıl da günah… Herkesi kastetmiyorum tabii ki, gerçekten Allah inancı ve Allah korkusu olup, buna göre yaşayan, tertemiz kalpli dünya iyisi arkadaşlarımda var benim ama bu aralar denk geldiklerim, ibadetlerini eksik etmemeye çalışıp, ağzından Allah'ın adını düşürmeyip yine de kalbinden geçene, ağzından çıkana, kırdığı kalbe, başkasının günahına girmeye çekinmeyenler genel de… Kendileri yaşamadığı ya da
yaşayamadığı için karşıdan bakarak, hep işin kolayına kaçıp insanı yeren ve yargılayanlar... Onlar içinde
tek dileğim “Allah ıslah etsin” den geçiyor. Umarım bir gün daha hoşgörülü,
daha sevgi dolu, daha fazla empati yapabilen ve etrafla, etrafın hayatıyla
uğraşmak yerine dönüp kendimize bakan ve kendini sorgulayan,
Sezen ve Sezen gibileri rahat bırakarak, herkesin mutlu mesut yaşamasına sebep
olabilen insanlar olabiliriz. Öptüm.
Salı
Bildiğin yazamıyorum!
Saat sabahın 08:14'ü! tabii ki bu saatlerde uyanmıyorum, hiç uyumadım, kafamda bir sürü şey dönüyor, yataktan çıkıp yazmak için 4 kere hamle yaptım bir türlü kalkamadım üşengeçliğimden, uyumak ve en azından öğlen uyanmak mı, yoksa uyumamak mı ve öğle vakti bastıran uykuyla akşama kadar uyumak mı arasında kaldım resmen, hala her an bırakıp yatabilirim gibi geliyor ama bu notları buraya almazsam hepsi aklımdan silinecek, çünkü tüm ses kayıtlarım telefonumla beraber gitti. O kadar çok şey yazmak istiyorum ki, bir de sabırsızım, hepsini aynı anda yazmak istiyorum çünkü artık sığmıyorlar bana, o yazmak istediklerim yüzünden yeni kayıt alamıyorum hafızama! hepsi birbirine karışacak diye. ve hala şu word belgesini açıp yazmaya karar verdiğimde, havadan sudan öylesine şeylerden bahsediyorum nedense! bu da işte benim parmaklarımı ve beynimi serbest bırakmamla alakalı. istiyorum ki akıp gitsin parmaklarım, ne istiyosa onu yazsınlar ama diğerleri kalıyor. galiba diğerlerini gerçekten sırasına oturtup, kurgulamam gerekiyor, öyle düşündüğümden kasılıp yazamıyorum.
Mesela çok enteresan, kavgalar ve bir sürü olayla dolu bir tanışma hikayesi var, şimdi ikiz çocukları var anlatacağım çiftin.okuyunca bayılacaksınız.
Sonraa, beni en çok etkileyen, hala düşündükçe ve uzaktan takip ettikçe, bir süre önce biraz müdahale de bile bulunmak zorunda kaldığım, 17 yaşında bir genç kızın kazayla hamile kalışının hikayesi var ki, gerçekten insan inanamıyor...hayat diyip geçiyorsun. yargılayıp,büyük konuştuğum ne varsa başıma geldi,herşey insanlar için diyerek karşı tarafa destek oluyorsun ama yüreğini çimdikliyor birşeyler...
Bir taksiye bindim, taksici bu ara sıra denk geldiğimiz, çok konuşan taksici amcalardan sağolsun. ilk başta normal konuşmalarla başladık, sonra bana nasıl taksici olmak zorunda kaldığını, neler yaşadığını bi anlattı ki, bildiğin telefonu ses kaydına aldım, gözlerimi belerttim, tek kelime etmeden dinlemeye başladım. onu nasıl yazmadan durabiliyorum anlamıyorum.
Bir iş yeri devretme hikayem var ki, bildiğin yedi sekiz sene hapis yatmaktan babam ve kocam sayesinde kıl payı kurtuldum, zaten iş çevirmeyi hiç beceremem, hele detaylı işlerse, hiiiç... ve her zaman ki gibi elime yüzüme bulaştı. Hep böyle direklerden dönmüşümdür zaten, allah baba sonumu hayretsin ne diyeyim, onu da yazacağım bir ara.
Eh mayıs ayından temmuz ayına kadar süren ve maalesef sonrasında durulmak zorunda kalan, arkamızda 6 gencin ölümünü, yüzlerce kişinin yaralanmasını bıraktığımız bir gezi parkı protestosu var -ki bugün ölemem, merti bugün son kez görmüş olamam ne olur allahım diye yalvararak, gerçekten son günüm olduğunu düşündüğüm çok nadir ve inanılmaz günler yaşadım.
bir hikaye yazmaya başlamıştım yıllar önce, sonra işe başlayınca vakitsizlikten tamamen rafa kalktı, ona başlamak istiyorum... ve daha bir sürü şey. Şimdi bunları yazana kadar birinden birine bile başlayabilirdim ama yazının bir zamanı var... zamanı gelince o bana kendini yazdıracak biliyorum da acele ediyorum işte, neyse notlarımı aldığıma göre yatayım artık. Gerçi her gün bunlardan birini bugün yazayım diye uyanıp akşama kadar saçma sapan bloglarda gezinip, saatlerce kitap okuyup, yemek yapıp yatıyorum ama gece gündüz yazı yazma planlarıyla yatıp kalkıp hala iki satır yazamadım ya ona yanıyorum. Neyse biraz zaman geçsin bakalım ne zaman hangisi yaz beni diye beni yerimden fırlatıcak. Kahve yapayım en iyisi uykum kaçtı...
Mesela çok enteresan, kavgalar ve bir sürü olayla dolu bir tanışma hikayesi var, şimdi ikiz çocukları var anlatacağım çiftin.okuyunca bayılacaksınız.
Sonraa, beni en çok etkileyen, hala düşündükçe ve uzaktan takip ettikçe, bir süre önce biraz müdahale de bile bulunmak zorunda kaldığım, 17 yaşında bir genç kızın kazayla hamile kalışının hikayesi var ki, gerçekten insan inanamıyor...hayat diyip geçiyorsun. yargılayıp,büyük konuştuğum ne varsa başıma geldi,herşey insanlar için diyerek karşı tarafa destek oluyorsun ama yüreğini çimdikliyor birşeyler...
Bir taksiye bindim, taksici bu ara sıra denk geldiğimiz, çok konuşan taksici amcalardan sağolsun. ilk başta normal konuşmalarla başladık, sonra bana nasıl taksici olmak zorunda kaldığını, neler yaşadığını bi anlattı ki, bildiğin telefonu ses kaydına aldım, gözlerimi belerttim, tek kelime etmeden dinlemeye başladım. onu nasıl yazmadan durabiliyorum anlamıyorum.
Bir iş yeri devretme hikayem var ki, bildiğin yedi sekiz sene hapis yatmaktan babam ve kocam sayesinde kıl payı kurtuldum, zaten iş çevirmeyi hiç beceremem, hele detaylı işlerse, hiiiç... ve her zaman ki gibi elime yüzüme bulaştı. Hep böyle direklerden dönmüşümdür zaten, allah baba sonumu hayretsin ne diyeyim, onu da yazacağım bir ara.
Eh mayıs ayından temmuz ayına kadar süren ve maalesef sonrasında durulmak zorunda kalan, arkamızda 6 gencin ölümünü, yüzlerce kişinin yaralanmasını bıraktığımız bir gezi parkı protestosu var -ki bugün ölemem, merti bugün son kez görmüş olamam ne olur allahım diye yalvararak, gerçekten son günüm olduğunu düşündüğüm çok nadir ve inanılmaz günler yaşadım.
bir hikaye yazmaya başlamıştım yıllar önce, sonra işe başlayınca vakitsizlikten tamamen rafa kalktı, ona başlamak istiyorum... ve daha bir sürü şey. Şimdi bunları yazana kadar birinden birine bile başlayabilirdim ama yazının bir zamanı var... zamanı gelince o bana kendini yazdıracak biliyorum da acele ediyorum işte, neyse notlarımı aldığıma göre yatayım artık. Gerçi her gün bunlardan birini bugün yazayım diye uyanıp akşama kadar saçma sapan bloglarda gezinip, saatlerce kitap okuyup, yemek yapıp yatıyorum ama gece gündüz yazı yazma planlarıyla yatıp kalkıp hala iki satır yazamadım ya ona yanıyorum. Neyse biraz zaman geçsin bakalım ne zaman hangisi yaz beni diye beni yerimden fırlatıcak. Kahve yapayım en iyisi uykum kaçtı...
Pazartesi
Valla Evlenmişiz!
Mertomm ne de şaşkındık 1 sene 3 ay önce bu gün bu saatlerde,
Sen beni üzerimde ki gelinlikle sabahın dördünde fındıklının o yokuşunda evin anahtarını almak için kovalayıp, son anda yetişen gruptan dayağını yedikten sonra, evimizin kapısından girip o düğün hengamesini ardımızdan bıraktığımız için mutlu, bir o kadar yorgun şekilde birbirimizin suratina ne de şaşkın bakmıştık.
Şimdi bir koca yıl, üç ay geçirmişiz aynı yastıkta, 455 gün, 15 ay kocca koca... Ben bir iş yeri eskittim sen bir araba bu arada. Peşimizden evlenenler, nişanlananlar geldi. Çocuk haberleri ile mutlu olduk bizden önce evlenenlerin, belki imrenmişizdir bile onlara. Hem şu anda bu düşünceden korkup, hem de ne kadar güzel olabileceğini düşündük beraber, sonra bi vazgeçtik, bi sırıttık, bi aman yok yok diye düşüncelerimizden kaçtık, bi göz göze geldik yine sırıttık… neyse ki şimdilik hala şu baş başa çift olmanın tadını çıkarmaktayız…
Sen beni üzerimde ki gelinlikle sabahın dördünde fındıklının o yokuşunda evin anahtarını almak için kovalayıp, son anda yetişen gruptan dayağını yedikten sonra, evimizin kapısından girip o düğün hengamesini ardımızdan bıraktığımız için mutlu, bir o kadar yorgun şekilde birbirimizin suratina ne de şaşkın bakmıştık.
Şimdi bir koca yıl, üç ay geçirmişiz aynı yastıkta, 455 gün, 15 ay kocca koca... Ben bir iş yeri eskittim sen bir araba bu arada. Peşimizden evlenenler, nişanlananlar geldi. Çocuk haberleri ile mutlu olduk bizden önce evlenenlerin, belki imrenmişizdir bile onlara. Hem şu anda bu düşünceden korkup, hem de ne kadar güzel olabileceğini düşündük beraber, sonra bi vazgeçtik, bi sırıttık, bi aman yok yok diye düşüncelerimizden kaçtık, bi göz göze geldik yine sırıttık… neyse ki şimdilik hala şu baş başa çift olmanın tadını çıkarmaktayız…
Sayısız film izledik sıkıcıydı çoğu geçtiğimiz senenin filmlerinin. Sayısız şişe boşaldı, binlerce bardak çay içildi, yüzlerce kez “oyyy” dediğimiz sofralar kuruldu yuvamızda.. Hoş sohbetlerle, kıyasıya ps yarışmalarıyla, dedikodularıyla, bi dolu dostu ağırladık, hatta daha bir çoğunu ağırlayamadık henüz. Ben yavaş yavaş öğrendim, yemek yapmayı, temizliği, sen söylendin, ben kızdım, kızdıkça hırslandım, hırslandıkça bir sürü şey öğrendim, evin düzenini oturtunca gururlandım kendimle. Yapabildikçe de şaşırdım, sonra annemden binlerce kez özür diledim, ailemi özledim ilk defa evlendikten sonra, hatta daha bir sevdim hepsini, herkesi ayrı ayrı.
O kadar çok şey öğrendim, o kadar çok şey anladım ve bugüne kadar söylendiğinde saçma gelen o kadar çok şeye hak verir oldum ki, ağzımdan çıkan tüm o büyük kelimelerin havada uçuştuğunu gördüm... Yaşamadan bilinmiyor bazı şeyler, tecrübelerin yol göstermesi yeterli olmuyormuş işin içine girmeden. Allah bilir hiç birşey öğrenmemişimdir daha aslında... Korkuyorum ama biliyorum ki sana da, bu yuvaya da değer. Tecrübedir der geçeriz. Geçiririz, ne olursa...
Gerçi güldük de çok, arada kızdık hayata, kendimize, birbirimize, üzüldük,
sinirlendik, yorulduk, biraktik. Sonra hep barıştık…hep sarıldık…başımıza
gelen sıkıntılarda aslında birbirimize ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu ve el
ele verince nasıl da üstesinden geldiğimizi görünce gururlandık…
Ağlancak halimize kahkahalarla “ah kafamıza…” diyerek gülüp durduk çoğu zaman,en güzel anlardı belki, üzülmekle karışık o "bu halimiz ne yine, bi burnumuz çıkmaz mı b.ktan" düşüncesi ile gelen sinir bozulmaları ve bunu en güzel şekilde gülerek karşılamalar.
İşin özü paylaştık şu bir seneyi, hem de her anını, sonuna kadar. Çok iyi yapmışız be Mertim. İyi ki evlenmişiz, iyi ki nasıl olması gerekiyorsa öyle olmuş herşey. Tek bir saniyesini bile değişmem, keşke şunu da şöyle yapsaydık diyemem, başımıza her geleni hakettik belki bilirim ama çok da eğlendik, iyi ki iki ayağımız bir pabuca girecek kadar hızlı karar vermişiz, beş kuruşumuz yokken, bir anda, kimselere söylemeden ev tutup ortalığı ayaklandırmışız, iyi ki herşey alelacele olmuş…Ne güzel olmuş….
İnsan sevgiliyken tam olarak
tanıyamıyormuş birbirini… Aynı evin içine girince çok başka oluyormuş herşey,
zor, sorumluluk dolu, alışması zaman alan, çok zorlu bir süreç geçti… Belki de
en zoru geçti… Ben tanıdığım bu adamı eskisinden daha bir çok sevdim, uyurken
sarılmak istediğinde bir anda bütün vücudumu üstüme attığı için nefes alışım
kesildiğinde sinirlensem de, yorgan çekişmesi yaparken deliye dönsem de, etrafa
çoraplarını adeta izini bırakır gibi bıraktığında söylene söylene toparlasam
da, eve gelişini, merdivenden sırıtarak çıkışına aşık oldum, sıkıştığımız
zamanlar da çözümler bulmaya çalışırken hararetle “öyle de yaparız, böyle de
olur, hallederiz be aşkım!” diyerek bir anda sarılmalarımızı çok çok sevdim… Evimize
ufacıkta olsa bir çerçeve, herhangi değişik bir şey aldığımızda onu nereye
koyarsak daha güzel olur diye karar veremeyip bütün evi dolaştığımızda ki
heyecana bayıldım. Sabah kahvaltılarına, evi döndürmeye çalışmalarımıza, iyi
bir takım olmamıza ve bize tekrar aşık oldum.
Yaptığın tüm fedakarlıklar için,
ara sıra kızsam da beni bugüne kadar ciddi boyutlarda hiç üzmediğin, mutlu
olmam için elinden gelenin fazlasını yaptığın için, beni bu kadar çok sevdiğin
için çok teşekkür ederim…
1 sene 3 ay geçmiş, çok değil
bir evlilik için belki ama o kadar sıkıntılı ve zor zamanlar geçirince,
girdiğimiz bu savaştan galip çıkmış gibi hissediyorum, herşey daha da güzel
olacak, tamamen “oh be!” diyeceğimiz zamanlar çok yakın biliyorum ama
yarattığın mucizeleri, bir evin tüm sorumluluğunu alıp, bana, eve, her yere
bölünmeye ve kimseyi kırmamaya çalışmanı görmezden gelemediğim için yazıyorum
bu yazıyı…
Seni çok sevdim ben, iyi ki sevmişim. Aldığım tüm ani kararlar hep
pişmanlıkla son bulsa da, sanırım yaptığım tek doğru bu oldu. Yaşadığım 4 senenin hiçbir anını, dünyalara
değişmem ama şu son bir seneyi unutmam mümkün değil… Dilerim en kötüsü bu olsun.
Teşekkür ederim kirpik herşey için, seni çok seviyorum.
Teşekkür ederim kirpik herşey için, seni çok seviyorum.
Cumartesi
Ev Hanımı Oldum Ben!
İş yerini devrettiğimden beri evin içinde dönüp duruyorum
genelde,bi o odayı değiştiriyorum, bi öbürünü, bi taraflarla habire oynuyorum, birşeyler
sipariş edip edip dekor yapıyorum kafamca. En son spor odası yaptığım odayı,çalışma
ve yazı yazma odasına döndürdüm, şimdi de oradan yazıyorum burası haaarika!
Kocamıniçi sabah 11’de gittiği işten, saat 03:00 sularında yorgunluktan
gebermiş olarak geldi ve yazı yazmak için kendime sipariş ettiğim çalışma
masasını monte etmeye başladı, insan bu adamı sevmezde ne yapar! Bir de adet
olmak üzereyim sanırım, hayatımda ilk defa erken geliyor bu sefer, ya da başka bir
şey var bilemiyorum ama bugün gün boyunca telefonlarımla taciz ederek, dalaşıp
durdum kendilerine… çok çekilmez
oluyorum bazı zamanlar kabul ama çok seviyorum be! Ondan başka beni çekecek
kimse yok ki, makarasına uğraşıyorum işte.
Sonra yalvarıyorum “merto dalaşamayacak mıyım ben seninle? Kavga edelim diye
uğraşıyorum. İnsan bi sinir krizi falan geçirir!” “hayır kavga etmicem seninle
çünkü ben iyi bir kocayım!” ölsünler senin yanaklarına…
1 seneden fazladır yazmıyorum, neler neler oldu püff… nasıl
bugünü yakalayabilirim ki, evlendim, kardeşim evlendi, sinom nişanlandı, iş
yerimi devrettim, kafe yandı, kayınpeder tarafımla bir miktar tuhaf ve komedi
gerginlikler yaşadım, yaşıyorum. Bir de birkaç gün sonra kurban bayramı, yine
nasılsınız napıyorsunuz derken ben yine saf saf konuşucam, sonra o konuşmalarım
kim bilir nasıl geri dönüp gelicek bana , valla geriliyorum düşündükçe. Neyse Yeşim
annem, ben, mert, kardeşimin düğünü için Eskişehir yollarına düştük, dönüşte de
ne zaman nereye gideceğimizin belli olmadığı kısa süreli bir tatile çıktık,
harikaydı. 1.evlilik yıldönümümüz hiç hayal ettiğim gibi olmadı ve biz hiç bir
şey yapmadık, tribimden,laf sokmalarımdan ben öldüm yeminle 1 hafta, anlayacağın
iyisiyle kötüsüyle yaşıyorum, uzun bir süredir ortalıkta yoktum. Şimdilerde f
klavye kursuna başladım 1 ay kadar sürecek, sonrasında da annemin torpiliyle bir
notere işe gireceğim. Olmayacak böyle bildiğin ev hanımı oldum, tüm gün çamaşır
yıkıyorum, asıyorum, mutfağı topluyorum, salonla ve odalarla uğraşıyorum,
akşama doğru kızlar arıyor ortak bir yerde buluşuyoruz, sohbet muhabbet, gece
eve geliyorum yada kafeye geçiyorum. Sonra mertle eve dönüyoruz. Ertesi gün
yine aynı terane…
Aslında çok mutluyum hayatımdan, hele evime aşığım,
bayılıyorum orasıyla burasıyla oynayayım, yeni bir şeyler alıp sil baştan
yeniden düzenleyeyim falan deli eğleniyorum ama bir de maddi olarak daha rahat
olsak ya da borçlarımız olmasa hiç çalışmak istemiyorum, gerçi acilen halledilmesi gereken ve yoluna koymam
gereken o kadar çok, o kadar çok iş var ki, bir türlü yapasım gelmiyor,
bilemiyorum sebebini. Nedense hep popomuza bir şey girince hallediyoruz o acilen
yapılması gereken işleri. Bakalım bu sefer ne olacak… Şimdilik durumlar bu. İyiyiz yani… mutluyuz, sağlıklıyız şükür… ne
diyeyim… Hı bir de insanın anneciğini anlaması muhtemelen hep ondan ayrıldığı
zamanlara denk geliyormuş onu anladım ve çok pişmanım. Bir sonra ki yazım
anneme olacak sanırım, kaç gündür, ağlaya zırlaya aklıma geldikçe notlar
alıyorum, bu kadar çok seviyormuşum, niye ömrüm billah hep muhalefet olup,
sürekli hırlaşmışım kadınla anlamıyorum… Ergenlik sancılarıma denk gelmiş
herhal… Neyse yazdıkça yazasım geliyor, o konudan o konuya atlıyorum, görüşürüz…
Pazartesi
Karman çorman...
Zor işler valla, böyle bir gerginlik, bir korku, bir heyecan, karman çorman... isteme ve tanışma işini hallettik bir de nişanı atlatırsak oturup rahat rahat yazıcam... işe git, işten çık bilmem kimin yok kınasına git, yok düğününe git, yok oraya koştur, azıcık kendimize zaman ayıralım, şöyle bir yayılalım, dinlenelim, başbaşa kalalım desek vakit yok... aaa kaçsaymışım keşke içim şişti, bir de sevmiyorum ki böyle adetiydi püsürüydü işleri. Bana kalsa basıcam nikahı oturucam aşağı, gelen, giden, arayan, soran olursa "bende geçenlerde evlendim falan işte canım napalım iş güç ev koşturuyoruz" diye muhabbet arasında haber vericem, o kadar fenalıklar bastı. Bir de iş ile ilgili halledilmesi gerekenler var, kampanya, reklam olayları, aktiviteleri, diyetisyeni, yılbaşı eğlencesi, e ay sonu geliyor, aralık ne lanet aymışsın, elde avuçta hiç bişey yok, dünya kadar ödemem var, sonra aklıma takılanlar, düşünmeden edemediklerim ve sırf bu yüzden nefes aldırmayan olaylar var ki beynim bir tarafımdan çıktı çıkacak. Ne elbise giyicem, nerde nişan yapıcaz, tanışma fasılları, isteme gümbürtüsü, bir kıyamet, ne olduğunu bile anlamıyorum, her seferinde bir an bi yerde uyuya kaldım da rüya gördüm gibi hissediyorum falan filan fistan işte... Neyse işte böyle, arada haberdar ediyim, sonra rahat rahat hissederek, zaman bulur bulmaz detaylarıyla yazıcam, bakma çok söyleniyorum da, aslında dışardan bakınca çok eğlenceliydi, sadece ben biraz fazla geriliyorum herhalde. Kafamın dibi yara oldu lan kaçıp varayım ben bu adama en iyisi.
Çarşamba
Kabul bazen fazla kıskancım. banane.
Geçen aylarda sevgilimle kendime masaj seansı almıştım, dedik bu hafta gidelim, önce aradım rezervasyon yaptırdım, sonra birden aklıma geldi telefon ettim, "merhabalar ben demin rezervasyon yaptırdım ama bir kaç sorum olacaktı, masaj da kadına kadın, erkeğe erkek mi masaj yapıyor acaba?" "hayır efendim masörlerimizin hepsi bayan" hay koyim! "hıı anladım peki masaj seansları tek kişilik mi yoksa çift olarak girebiliyor muyuz?" "tek kişi alıyoruz efendim" "haaaa" diye bi ses çıkıvermiş benden, anlayamadım nerden geldiğini neyse, sinir bastııı, sıcak bastıı, aklına ne geliyosa bastı bana, düşünemiyorum yani, ben... beeen... ben sevgilimi yoğursun diye kendi elimlee elin karısına emanet edicem, beeeen... gerçi sevgilide baya bi heveslenmişti ama önce mesaj attım, "aşkım sen masaj yaptıramıyorsun, bizi beklersin çıkana kadar" diye, hemen aradı "neden hayatııım?" çünküü, hani kendimede bok sürdüremem, nasıl desem diye çırpınıyorum, "çünküüü ıııı, masaja tek kişi alıyolarmış!" "e olsun aşkım nolucak", "nasıl nolucak be, masajıda kadınlar yapıyomuş!!" "e hayatım yani ne olmuş.." "ya bana bak masaj odası tek kişilik olsa, ben oraya üstümde bi havluyla anadan doğma giricek olsam, masajı yapanda erkek olsa sen bana yaptırır mısın?" "tabii ki hayır saçmalama ama aynı şey....." "tamam konu kapanmıştır bende sana yaptıramam hiç kusura bakma" "tamam hayatım peki tamam" "oldu o zaman öptümm" "bende..." hah hah hah sırf verdiğim onca paraya acıdım he, neyse üç kuruş için o gerginliği çekemem, rahatlamaya gidicem ajda pekkan gibi gerim gerim geri dönücem, olmaz arkadaş ıçarım öyle işe.
Pazar
♥♥...En Güzel Hikayem...♥♥
Çok şey oldu yazmayalı.Çok şey de olmadı.Çok sustum.Çok konuştum susarken.Ve şimdi toparlamak lazım bu
mevsimi.
Aslında eve gelip kahvemle yalnız kalana kadar geçen süre içinde olan
her şey “hayat”tı.
Zorlu, zevkli, neşeli, düşünceli, görevli... Hepimizin
içinde olduğu hayat işte!
Yaşarken ağır gelen yanlarını kahkahaların taşıdığı, yaşayıp gittiğimiz ama herşeye rağmen güzel olan bir hayat... Şimdi bunca güzelliğe, bende hepiniz için güzel bir dilekle başlamalıyım...
Yaşarken ağır gelen yanlarını kahkahaların taşıdığı, yaşayıp gittiğimiz ama herşeye rağmen güzel olan bir hayat... Şimdi bunca güzelliğe, bende hepiniz için güzel bir dilekle başlamalıyım...
Aşk dolu olsun ömrümüz emi... İyi ki yaşıyorum, iyi ki sevmişim,
Sözcükleri
severim ben…
Sözcükler
beni sever mi ?
Bilemem…
Cümlelerle ise aram sözcükler kadar iyi
değildir, belki de bu yüzden hep deviririm cümleleri “Devrik cümle
kullanıyorsun” diyenlere inat… Zaten yazar sıfatı oldum olası yakışmaz bana, yazan desek
belki yakışacak ama yazar yakışmıyor işte… Yazmak ile yazmamak
arasındaki o ince çizgi… Delilik ile akıllılık arasındaki ince çizgi gibi… Bir
kere başladın mı bırakamayacağını bile bile
başlamak…
Alışmış kişi, insan türleri arasında en tehlikeli olanıdır…Bir kere
kalem ve kâğıt arasında sıcak bir ilişki kurulduysa ben yazmıyorum diyerek
kenara çekilmek çok zordur…Gözlerimi ne zaman kapatsam, kelimeler uçuşuyor havada…Ne zaman çevreme baksam, kağıda dökülmeli bütün bu yaşananlar diyorum…Duymazlığa geliyorum, hiç oralı olmuyorum ama yine de sonuç değişmiyor…Bir kere yazma eylemi işlemişse kanına insanın, ne yapsan
da kurtulamıyorsun işte... garip...
Neyse kısa
kısa özet halinde geçeceğim bazı yerleri ki bundan sonra ki yazılara bugünden
itibaren devam edebileyim. En son 1 temmuz da yazmışım, ne çok şey oldu… bugün
5 aralık Pazar, tam bir Pazar mikropluğu yaptım, dün gece yorgunluktan saat
23.00 gibi uyuyakalmışım, sabaha karşı 5 gibi bi kalktım, su içtim, biraz
dolandım, 15 dk sonra tekrar yattım, kalktığımda saat 13:30 du, oooh ne güzel
uyumuşum, sonra bir o tarafa dön, biraz bu tarafa dön, oooh canıma değsin daha
da yatıcam diye diye saat oldu 15:30, kalktım kendime güzeeel bir kahvaltı
hazırladım yayıldım koltuğa, kahvaltım bitti kahve yaptım yine yayıldım derken
saat 19:00 gibi sevgili aradı, çocuklar geldi yemeğe gidiyoruz hadi hazırlan
diye, öyle mayışığım, öyle gidesim yok ki, geçirdim eşofmanı, aldım bi sigara,
bi telefonumu çıktım, azıcık makara muhabbet falan 2-3 saat oturdum geri
döndüm, zaten aklım buradaydı, canım nasıl yazmak istiyordu anlatamam… Çoook
yoğun bir sene geçirdik, hepsini yazmam lazımmm...
Şimdi malum bizim gezmelerimiz tozmalarımız bitmez havalar güzelleşince, gerçi soğuk, sıcak farketmiyor ama malum güneş azıcık yüzünü gösterince başlıyoruz her hafta plana programa, bu senede fırsat siteleriyle başladık, bakıyoruz nerede gitmediğimiz yer var, ağva, polonezköy, şarköy, kilyos, alaçatı, antalya, derken gez gez doyamadık fakat muhteşem bir yaz geçirdik mayıstan ekim’e kadar, gerçi yaz 3 ay sürüyordu da o kadar keyife, zaman kavramını kaybedip yazı biraz uzatmışız, hem kabahat bizde mi canım, havalar soğumak bilmedi bir türlü, bak hala sadece serin, hani bi tatil daha yapılır ama annem kesin bacaklarımı caaart diye ayırır artık...=) neyse devam...=)
Şimdi malum bizim gezmelerimiz tozmalarımız bitmez havalar güzelleşince, gerçi soğuk, sıcak farketmiyor ama malum güneş azıcık yüzünü gösterince başlıyoruz her hafta plana programa, bu senede fırsat siteleriyle başladık, bakıyoruz nerede gitmediğimiz yer var, ağva, polonezköy, şarköy, kilyos, alaçatı, antalya, derken gez gez doyamadık fakat muhteşem bir yaz geçirdik mayıstan ekim’e kadar, gerçi yaz 3 ay sürüyordu da o kadar keyife, zaman kavramını kaybedip yazı biraz uzatmışız, hem kabahat bizde mi canım, havalar soğumak bilmedi bir türlü, bak hala sadece serin, hani bi tatil daha yapılır ama annem kesin bacaklarımı caaart diye ayırır artık...=) neyse devam...=)
Neler mi
oldu o arada, aklımda kalanlardan başlarsak, Kilyos’ta jet skiden bir miktar ters düşünce neslimin burnu kırıldı,
ağva da ben elime çakmak çaktım, nasıl bir acı, bildiğin çakmağın altını üstünü kavrayamadım
ve elime çakıverdim, alaçatı da gidiş ve dönüş yolunda küçük çaplı birer panik
atak geçirdim, antalya’da koskoca tatil köyünün içinde kayboldum, oturdum
gecenin bi körü hamağın içine, hüngür hüngür ağladım, ne telefonum yanımda, ne
birini bulabiliyorum, her taraf bacaklarını ikiye ayırmak için yer kolladığım
rus kızlarıyla dolu, sevgilim ortada yok. Beni uzaktan hamakta görünce “hayatıııım?”
diye bağırışını duyduğum an nasıl böğüre böğüre koşup sarıldım. hay rezilim. Kaybolduuuum…
seni bulamadıııım… böğğeee…Güle güle
sarıldı tabii ne yapsın.neyse bi daha öldürsen gitmem oraya, kıskançlığımdan çatır çatır çatladım, başka yerde tatil yapılmıyor sanki, onlarda ki bacaksa bizde ki ne çok merak ediyorum, ne biçim tatildi yaaarab, şükür ki bitti.
En güzeli
alaçatıydı, aslında ne alaçatı, ne de yeniden bir tatil hiç aklımızda yoktu ama bu iki günlük kaçma olayının birkaç
gece öncesinde oturup oyun oynadık, kaybeden kazanana bir sürpriz yapıcak diye de
iddiaya girdik, eh tabii ki ben kaybettim ve nasıl bir sürpriz yapsam,
naapsamm, ne yapsam diye düşünürken, internette geziniyordum ki gözüme alaçatı ilişti,
önce otel arayıp belirttiğim tarihte yer olup olmadığını sordum, var dediler, o an rezervasyonu yaptırdım, sonra uçak ve otobüs fiyatlarıyla, tarihlerine baktım,
hepsi müsait, hemen sevgiliyi aradım.
-Sana bir
sürprizim var
-Neymiiiş
-Hani ben
kaybettim ya oyunda hani bi sürpriz yapmam gerekiyordu
-evet
-tamam
yapıyorum şimdi
-tamam yapp
hadi söyle
-haftaya
alaçatı marine palace’a gidiyoruz 2 günlüğüne, yerimizi ayırttım, sende iş
programını ona göre ayarla,
-neeee..
-alaçatıya
gidiyoruz
-nasıl
gidiyoruz, daha yeni antalyadan geldik, nasıl gidicez.
-aaa basbaya
işte, yeri ayırttım, her şey hazır, sen kendini ayarla yeter.
Kısa bir
sessizlik… bir gülme sesi…
-halla
halllaaa… deli misin aşkım sen?
-yahu
sürpriz işte, sözüm vardı tuttum, tamam mı gidiyor muyuz?
-tekrar
gülme sesi…tamam gidiyoruz.
-yiiihheeey
(iç sesim:
yeşim abla ve annem kesin bizi 85 parça yemek setine dönüştürücek, öyle böyle
parçalamıcaklar, yandık ama hadi bakalım…)
Allahtan
bizi seviyorlar, sorumluluklarımızı bir kenara
atıp kendimizi gezmeye, tozmaya verdiğimiz o zamanlarda seslerini çıkarmayan,
her defasında bizi kocaman bir kucak ve güleryüzle karşılayan ailelerimize
çoook büyük bir teşekkür borcum var, hatta öperim bile! =)
Atladık
otobüse, birkaç saat geçmişti ki bana bir şeyler olmaya başladı, nefes
alamıyorum, gözümü açıyorum, kapıyorum, bi tarafa dönüyorum, bir bu tarafa yok…
nefes alamıyorum, midem bulanıyor, “istesem de inemem, istesemde inemem” diye
beynimde bir ses çınlıyor, saat sabahın 4’ü, otobandayız, otobüsün içi dahil
her yer kapkaranlık, fenalaşıyorum, sevgili uyuyor.
-mert. Meeert. Meeeeeert!
-hı ne ne ne oldu!
-bana bir şeyler oluyor, nefes alamıyorum,
çok kötüyüm.
-Aşkım gel, gel bak, gel kafanı koy şuraya,
gel kapa gözünü uyu, bi kaç saat sonra varıcaz, bişeyin kalmaz hadi uyu.
Deniyorum ama
yok, uyuyamıyorum, resmen oksijenim bitiyor. Kesin ölücem allahım burada, yada
daha kötüsü ölmeyip beyin kanaması falan geçiricem! Beni izmire eğitime gidiyor
sanan babamda eğer iyileşirsem, iyileşince kesin öldürücek, hani her türlü ölücem
.! içimden ne küfürler yağdırıyorum kendime, salak salak gerzek, aklına
soktuğumun dangalağı, yeşim abla demedi mi sana, “nereye para vermiyosunuz
kızım, gitmeyin otobüsle o kadar yolu, gidin uçakla” demedi mi kadın. Dedi. Sen
ne yaptın?! Otobüs yolculuğu eğlenceli olur, bu seferlik böyle olsun dedin de
ne oldu! Geber şimdi burada! al…all… Ne dualar ediyorum, nasıl dualar ediyorum,
en sonunda dayanamadım kaptanın yanına indim, “ne olur durun, 1 dk durun iyi değilim lütfen durabilir miyiiiiz?!”
duruyoruz, otobüsten indiğim gibi kusmaya başlıyorum, rezil oldum, adam beni
ilk defa kusarken gördü, hayatta öpmez daha beni diye düşüne düşüne bitiyor, merte dönüyorum,
-allahını seversen binmeyelim, ne olursun, bindirme
beni bu otobüse,
ölücem ben dayanamam daha fazla ne olur binmeyelim
-yavrum nasıl binmeyelim ya, otobanın
ortasındayız, ne yapıcaz binmeyip,
kurdu kuşu yer kızım bizi burada, hadi gel
uyursun biraz kendine gelirsin hadi gel
-ne
olursuuuuuuuuun! diye
ağlaya zırlaya bindim otobüse, bir süre sonrada uyuya kalmışım, uyandığımda
varmıştık şükür ki. Bir hastaneye falan gittik, bronşlarım dolmuş, oksijen
verdiler, rahatladım azıcık, o andan sonrası da güzeldi işte, çoook güzeldi…
Bir kere
alaçatı muhteşem bir yer, bir dahakine 2 günlük değil daha uzun gidip keyfini
çıkarıcam mutlaka.
Dar parke
sokaklar… Sokaklarda masalar….
Masaların
üstünde mumlar, çiçekler….
Kimi tahta
sandalyeleri kırmızıya, yeşile, maviye boyamış, aynı renklerde yastıklarla
desteklemiş.
Küçük küçük
butikler.. Her yerden sakin sakin müzikler geliyor
Neşeli…Romantik…
Bir de biz
sezon zamanı değil de sezon bittiği sıralar da gittiğimiz için daha bir
sakindi, böyle neşeli, romantik, güzel bir 2 gün geçirip geri geldik, zaten son
tatilimizdi, iyi ki gitmişiz.
Gelir gelmez de bir koşturmaya girdik ki sorma, daha önce de yazmıştım iş kuruyorum diye, işte onun koşturması başladı gelir gelmez, mertomla beraber, resmi daireler, evraklar, vergi levhası, faaliyet belgesi, ruhsatı derken bi 20 gün kadar onlara koşturduk.
Resmi
dairelerde işlemler bitti, her şey hazır hale geldi, bu sefer tadilat başladı
bir 15 gün kadar o sürdü, sonra tadilat bitti alışveriş başladı, yine bi iki
hafta kadar da o sürdü o eksik, bu eksik diyerek, sonra temizlik, antrenör
bulma, hep beraber eğitime girme, eğitim bitince oryantasyon’a girme derken
2
ay gibi bir zaman da iş yeri için her şey hazırdı.
1 kasım da
kapılarımızı açtık, ilk günlerde müşteri geldiğinde resmen sesimin
titremesinden konuşamıyordum bile ama şimdi daha rahatım tabii. Allahtan
beraber çalıştığım arkadaşlarımda
o kadar sahiplenici ve yardımcılar ki, çok
fazla tedirginlik yaşamıyorum.
Neyse kapıları açtık ama daha açılış partisi yapmamıştık,
bu seferde onun koşturmacası başladı. şirket ayarla, dışarıya balon
süslemeleri, afişler yaptır, dağıtılacak olan hediyeleri hazırla, ikramlarıydı,
pastasıydı derken 19 kasım sabahı geldi çattı. Açılış var diye sabahın körü, koştur koştur kuaföre gittim, bi fön, az
makyaj, bi oje tazelemesi, tamamım. Bir yandan telefon çalıyor sürekli,
balonlar, pasta, yiyecekler, salon hazırlığı…
Ofise vardığımda hazır her şey, fişek gibi iki antrenörüm, annem ve sevgilim her şeyi halletmişler, biraz olsun rahatlıyorum ama gerginim, pasta ve kurabiyeler geliyor, annemlerin hazırladıklarıyla pastaneden gelenler birleşince, herhalde tüm bağdat caddesi şubeye yığılsa koymaz, o derece bir görüntü çıkıyor ortaya, nasıl böyle düşünmeden, hesaplamadan iş yapıyorum bazen. Viledaya kafamı geçirip kendimi boğasım geliyor ara sıra =)
Kapı çalmaya
başlıyor bir süre sonra, insanlar geliyor yavaş yavaş, bir seviniyorum ki
ortalık canlanmaya başlayınca ama zaman geçtikçe iş çığırından çıkıyor, içerisi
kalabalık, tanıdıklarımız, tanımadıklarımız, arkadaşlarımız, akrabalarımız derken bu sefer
açılışı görüp merak eden müşterilerde gelmeye başlayınca nereye koşturacağımızı
şaşırıyoruz, umduğumuzdan kalabalık ve hareketli geçti. Neyse ki pasta kesilmesinden
sonra biraz sakinleştik… saat 17:00
gibi de tamamen durulduk, ortalığı
biraz toparladıktan sonra uzanıyorum koltuğa, alıyorum bir papatya çayı,
keyfini çıkarıyorum günün…
Ne kadar güzeldi, teşekkür ediyorum ricamı
kırmayarak gelen herkese… Ne kadar yorgun olursak olalım, her şeye değdi, böyle
cümbüş bir açılış beklemiyordum açıkçası…
Ama tabii gün bitmiş değil, önce bir miniğin doğum günü, sonra kuzenimin düğünü, sonra da sevgilimle baş başa yapacağımız bir “oh bee bitti…” kutlaması var… neyse ki düğünü iptal ederek biraz dinlendim. Saat 19:00 civarı ofisten alınıyorum ve doğum gününün olduğu eve gidiyoruz, sevdiceğimin kuzeni olan minik ve arkadaşları ortalıkta çığlık çığlığa koşuşuyorlar, teyzeleri öpüyorum, sonra salona gidip anneanneyi öpüyorum,
o arada anneanne beni orada ki diğer misafirlere tanıştırıyor,
-Bu da benim gelin, mertin kız arkadaşı, inşallah artık bi kaç haftaya takarız yüzüğü.
Önce
kendi etrafımda bir tur atıyorum ama saklanacak bir yer bulamayınca odadan
kaçıyorum. Hırr nasıl utandım. =)
Biraz
yemek, bir çay falan derken iyice dinlendim, kendime geldim ama ağırlık çöküyor
iyice, acaba şu kutlama gecesini başka zaman mı yapsak diye düşünürken mert
kalkalım diyor ve kalkıyoruz, önce üstünü değiştirmesi için eve uğruyoruz ve
sonra çoktandır gidemediğimiz ve uzun zamandır da bi bahane bulsakta gitsek
diye beklediğimiz nispet’e gidiyoruz, ilk defa baş başa bora öztoprak dinleyip,
aşk meşk tazeleyip eğleneceğiz…
İlk yarı
aynı umduğum gibi geçiyor, müthiş bir ses, harika müzikler, bir yandan
söylüyor, bir yandan yerimizde oynuyor eğleniyoruz. İyi ki gelmişiz, insanın
hakikaten ara sıra ihtiyacı oluyor.Bora Öztoprak söylüyor biz eşlik ediyoruz, önce bir
votka söyledim, baktım ağzımın tadı bozuluyor, bari dedim bira söyliyim bi
tane, bütün gece onunla oyalanırım ama alkol sevmiyorum fazla, o da keyfimi
kaçırınca en iyisi dedim kola söyliyim, bir yanda kolam, bi yanımda sevgili,
karşımda bora öztoprak ve şarkıları, gece nasıl keyifli… o yorgunluğa rağmen
nasıl güzel… Seni seviyorum şarkısını bekliyorum sevgilime sımsıkı sarılıp dans
etmek için ve sonunda çalıyor, kalkıyoruz, başlıyoruz dans etmeye, göz göze,
birbirimize söyleye söyleye ve sahnede bora öztoprak bir anons yapıyor.
-Kimse
heveslenmesin bu şarkı sadece duygu ve mert için bu gece.
Bi an
şaşırıyorum,sonra dönüp teşekkür ediyorum, devam ediyoruz dans etmeye.
Tekrar bir
anons geliyor, “Aslında bu gece önemli bir duyurum var, bu şarkıda kimileri
aşkını itiraf etti, kimileri hasretini, kimileri de evlenme teklif etti…” diyor
benim keyfim kaçıyor, çünkü ne zaman oraya gitsek ve ne zaman bizim şarkımız
çalsa biri birine evlenme teklif ediyor ve şarkımda o an ki romantik halimizde
birden bire son buluyor. Yine biri birine evlenme teklif edicek, başlıyorum
mızmızlanmaya, ne güzel de sarılmış, gözgöze şarkıyı söylüyorduk. Uyuz oluyorum
uyuuuuzzz.
-Bu
sefer olmasın ya! Bu sefer olmasın bari! Bu bizim şarkımız ama of be.
-Aşkım
boşver ne olucak gel biz dans edelim.
-Yahu
ne edicem elalemin evlenme teklifinde dans aman otur.
-Ya
aşkım gel dans edelim boşver. Dediği için sevgilim yeniden ayağa kalkıyorum ki
Bora
öztoprak devam ediyor.
“Gerçi ben bu evlilik konusunda mert kardeşimin fikrini
almak istiyorum.” Yemin ederim beynim o saniyeden itibaren kendini olup
biteni algılama durumuna kapattı. Resmen yavaş çekimde izliyorum olanı
biteni, mikrofon sahneden yavaaaaş yaaavaaş havada süzülerek mert’e geçiyor,
ben olduğum gibi sandalyeye çöküyorum hemde öyle normal oturma değil, sanki diz
kapaklarımın arkasından biri ip çekti, küt diye oturuyorum sandalyeye, öyle
boş boş metre bakıyorum,
mert elinde mikrofon önce bir süre bana bakıyor,
duruyor, sonra birden.
-Benimle yaşlanmaya
var mısın?
-ne?
-Benimle evlenir
misin?
Sahne: Duymuyoruuuuz!
-Benimle evlenir
misin?
Sahne:
Duymuyoruuuuuz!
Seyirciler:
oooooaaaaaaaauuuuuuuuuu!! Şakşakşakşakşakaşak!
Ben:hıhıhıhıhıhı,evetevetevetevet,
allahım yardım et.
Neler geveliyorum,
neler düşünüyorum belli değil. Nasıl çişim geldi, olmaz olmaz olacağı tuttu,
ölücem, o her “benimle evlenir misin” diye soruşunda bir bayılıcam ki öyle böyle
değil.
Tekrar sahne:
Duyamıyoruuuuuuz!
-Benimle evlenir
misiiiin?
Sahne: Kıza uzatsana
olum mikrofonu cevap versin.
Mikrofon bana
uzanıyor ama küçük çaplı bir kalp krizi geçiriyorum tahmini, sesim çıkmıyor,
kendi kendime kafamı sallayıp geveliyorum, saçımın diplerinde, yeni çıkmaya
hazırlanan,
minik kıl hücreleri bile titriyor o derece kendimden geçtim.
-eveiit….
Nasıl kısık, nasıl
ciyak çıkıyor sesim, bayıldım bayılıcam.
Sahne: Duymuyoruuuz!
-Eveiiiiit.
Sahne: Duymuyoruuuuuz!
-Eveet!
Sahne: Şahit miyiz
nispeeeeeet!!
Nispet ahalisi:
Şahidiiiiiiiiiiiiiiiiiz!
Sahne: Şahit miyiz
nispeeeeeet!!
Nispet ahalisi:
Şahidiiiiiiiiiiiiiiiiiz!
Sahne: Şahit miyiz
nispeeeeeet!!
Nispet ahalisi:
Şahidiiiiiiiiiiiiiiiiiz!
OoUuUUuuuuuuuaaa!
şakşakşakşakşakşak!
Bir alkış
kıyamet, mert aldığı yüzüğü çıkartıyor, parmağıma takıyor, bakıyorum öyle, bi ona, bi yüzüğe, bi ona, bi yüzüğe, o sırada arkadan birileri saçımı, sırtımı
okşuyor, masalardan “helal olsun kardeşim sanaaaa” “helal olsun beaaa” naraları, tebrikler, içki tokuşturmaları
geliyor, bir 10 saniye sonra kafamı kaldırıyorum ki, mert’in annesi, annesinin
arkadaşları, herkes orada, onlarla gözgöze geliyorum, başlıyorum ağlamaya,
onlar da ağlıyormuş zaten, önce o şoktan sıyrılıp kalkıp sevdiğime sarılıyorum
sımsıkı, kalıyoruz bir süre öyle, sonra yeşim ve deniz ablaya sarılıyorum, bir
on dakika sonra yavaş yavaş sakinleşiyor ortam, yerimize oturuyoruz, kafamı omzuna
koyuyorum, kalıyorum öyle bir süre. Herhalde ben burada uyuyakaldım falan, tuhaf bir
rüya gördüm böyle gümbürtü vardı baya, insanlar, alkışlar, ben ortada kalmışım o anda uyandım... Resmen öyle bir rüya görmüşüm gibi hissediyorum, öyle inanılmaz bir 15 dk geçirdim ki aklım
almıyor olanı biteni, onca gümbürtü, alkış, kıyamet… nasıl bir andı, ne oldu,
kime oldu, resmen hiç bir şey hatırlamadığımı fark ediyorum, şok dedikleri bu
olsa gerek…
Hayatımın en
güzel 2 senesini geçtim, en muhteşem gecesini yaşattı aşık olduğum adam bana o
gece… oradan çıkıp eve geçtiğimizde daha anca geliyordu her şey gözümün
önüne, konuşup konuşup güldük bütün gece.
-ilk benimle yaşlanmaya var mısın? Çok mu
komik oldu ya.
-ıııı…yooo… yok ya… kıskıskıskıskıs
-Salak oldum yemin ederim, öyle bakakaldım
sana, bi kafa sallama bi evetevetevetevet diye geveleme geldi. Hiç es vermeden
hıhıhıhıevetevetevet dediğimi hatırlıyorum sadece.
-Benim için delilikti hani bir daha yap desen
yapamam o kadar insanın içinde. Ama bilemedim işte bu gece baş başa kalınca mı
yapsam, orada mı yapsam, sonunda sabırsızlandım hemen vermek istedim yüzüğü
napıyım.
-İyi ki öyle yaptın, ben sevmem, tantana
istemem diyodum ama çok güzel oldu, çok çok güzel oldu, inanılmazdı.
-Vallaaa?
-Evet çok güzeldi, her şey harikaydı. Ben
seninle mi yaşlancam şimdi?
-hı hı…
-hani böyle memelerim dizlerime değincede
seveceksin beni öyle mi?
-hı hııı…
-ııııııııııı yalannnn..
-seni çok seviyorum, çok seviyorummm!!
Ve
şimdi bugüne gelirsek, gündemimiz, isteme, nişan nerede, nasıl, ne zaman
olacak, kimler gelecek, nasıl yapılacak..Korkuyor
muyum? Korku değilde, bir gerginlik yapıştı üzerime, bir yandan ailelerimizi
hiç kırmadan onlarında isteği doğrultusunda hareket etmek istiyoruz, e bazen
düşünceler uymuyor, bu sefer susuyoruz peki tamam onlar halletsinler diyerek,
bir taraftan içimize sinmiyor, diğer taraftan incinmesinler düşüncesi… Neyse
geçicek biliyorum. Güzel günler bunlar. Biz
biraz gerginiz, belki biraz sabırsız, belki gerek duymuyoruz bunca şeye ama
tabii aileler girince işin içine, adetidir, püsürüdür de uygulanmaya başlıyor
haliyle… Yoksa bana kalsa ben o gece, o teklifle, o yüzükle, o ciğerime
sokarcasına sarılmayla zaten evlendim sevdiğim adamla.
Yeni bir yol başındayız şimdi, işte, aşkta, hayatta…
Bundan 2 sene
önce, tertemiz bir sayfayı sevgilimihayatıma dahil
ettiğim gün açmıştım, bundan sonra yazacağım her kelimede içimden onun adını da
anmayı dileyerek…her anımda olsun, yazımda, kışımda, hayalimde, kalemimde…herşeyimde olsun istedim…Öyle de oldu…çoook kötü zamanlarımız
oldu, ne badireler atlattık diyemem, sıkıntılı zamanlarımızda oldu elbet ama
birbirimizi hep bir şekilde idare etmeyi bildik biz, çok yaralamadan, incitmeden atlatmaya çalıştık ne geldiyse önümüze…şimdi ise güzel şeyler oluyor, heyecanlandıran, korkutan, nasıl olacak
diye düşündüren ama her durumda gülümseten şeyler…İki insanın birbirini oldukları gibi, yürekten sevmesi ve bir o kadar da güvenmesi kadar güzel bir şey yok sanırım bu hayatta...Para pul, varlık, gelen, giden,vs...Olduğu gibi, tertemiz yaşanan bir aşktan ve güvenden daha kıymetli olamıyor hiç bir zaman....
Buraya
kadar bu yazıyı okudunuz mu?
Eğer okuyup hâlâ ucunu bucağını kaybetmediyseniz,
vallahi çok iyi bir okursunuz. Kısa cümleler kuramıyorum ben.Yazım işaretlerinden
en çok virgülü seviyorum. Bir de tırnak işaretini...
İnsanın kendi
kararlarını vererek yaşayabilmesi güzel şey. Belki de bu yüzden bunca zamana
kadar yaşadığım, güzel bir
hayattı. Pişman değilim. Düştüm kalktım, kavga ettim, sevdim, kaçtım, başardım,
kaybettim...
Ama çok eğlendim... Üstelik hepsi benim tercihimdi.
Hı
birde üç noktayı seviyorum…
Ve şimdi aşk’a dair, yada bize dair ne yazsam az artık,
yetersiz,
“çok” diyorum her şeye, çok seviyorum…çok aşığım…çok çok…
ama çok bilse ne kadar az kaldığını üzülürdü eminim…
Farklı bir şey işte, belki de bu yüzden yazmıyordum aylardır, yetmiyor söylediklerim, ne kendime, ne anlatmak istediklerime…O yüzden bu yazıyı burada sonlandırıyorum…
ama çok bilse ne kadar az kaldığını üzülürdü eminim…
Farklı bir şey işte, belki de bu yüzden yazmıyordum aylardır, yetmiyor söylediklerim, ne kendime, ne anlatmak istediklerime…O yüzden bu yazıyı burada sonlandırıyorum…
Mert'ime...
Ve şimdi neysem biraz sen...
Sevince hakikaten, farkında olmadan biraz da o oluyormuş her insan…
Seni tanıdığım güne, bizi onca fırsat ve ortak alan varken tam zamanında bir araya getiren kadere, hepsine şükürler olsun binlerce kez. Bir gün bile pişman olmadım seni bu denli çok sevdiğime, aksine aynı o şarkıda ki gibi, “Her günün akşamında…” daha bir çok sevdim… çok çok sevdim…
Sevildim de biliyorum, günün iki öğünü bıkmadan usanmadan sorsam da sana, yine de biliyorum işte...
Gülmekle ağlamak arasında incecik bir çizgi var adını andığım zaman hissettiklerimde… Gülüşün, kirpiklerin…Elimi tutuşun… Dudağının o köşesinde ki minik ben... Sarılışın, alnımdan öpüşün…
Dünyalara değişmeyeceğim adam…
Seni tanıdığım güne, bizi onca fırsat ve ortak alan varken tam zamanında bir araya getiren kadere, hepsine şükürler olsun binlerce kez. Bir gün bile pişman olmadım seni bu denli çok sevdiğime, aksine aynı o şarkıda ki gibi, “Her günün akşamında…” daha bir çok sevdim… çok çok sevdim…
Sevildim de biliyorum, günün iki öğünü bıkmadan usanmadan sorsam da sana, yine de biliyorum işte...
Gülmekle ağlamak arasında incecik bir çizgi var adını andığım zaman hissettiklerimde… Gülüşün, kirpiklerin…Elimi tutuşun… Dudağının o köşesinde ki minik ben... Sarılışın, alnımdan öpüşün…
Dünyalara değişmeyeceğim adam…
Sevdiğim adam…
İyi ki varsın…İyi ki seninim…
İyi ki biziz, başka türlü, çok eksik, çok yarım olurmuş...
Bazı şeyler değişmiyor işte, hızla değişen sokaklara, saçlara, insanlara rağmen, bir insanın yüreğiyse sevdiğin değişmiyor...
Teşekkür ederim böyle baktığın için...
Teşekkürler aklımda kaldığın için...
Karanlıktan korkmuyorum eskisi gibi,
Senin yanın en aydınlık, beyaz benim için...
İyi ki varsın…İyi ki seninim…
İyi ki biziz, başka türlü, çok eksik, çok yarım olurmuş...
Bazı şeyler değişmiyor işte, hızla değişen sokaklara, saçlara, insanlara rağmen, bir insanın yüreğiyse sevdiğin değişmiyor...
Teşekkür ederim böyle baktığın için...
Teşekkürler aklımda kaldığın için...
Karanlıktan korkmuyorum eskisi gibi,
Senin yanın en aydınlık, beyaz benim için...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Nasıl da paylaşıyor insan isterse,
Nasıl da birmiş meğer hasretler,
Nasıl da mecburmuşuz sabretmeye,
Sevmeye...Öğrenmeye...
Nasıl da birmiş meğer hasretler,
Nasıl da mecburmuşuz sabretmeye,
Sevmeye...Öğrenmeye...










